9 Ocak 2017 Sayı 116
Türk ve Moğol hukuku

NOT: Hukuk İlmi Tarihi, Mahmud Es’ad b. Emîn Seydîşehrî, Daru’l-Funün Hukuk Fakültesi Müderrislerinden, Isparta Mebusu, İstanbul – Matbaa-i Amire, 1332.

Bu metin yukarıda belirtilen aslı Osmanlıca olan eserden çevrilerek günümüz Türkçesine uyarlanmıştır. Bu çalışma Dr. Hasan Özket’in editörlüğünde Abdulkadir Altınhan tarafından çevrilmiştir.

Günümüz dünyasının siyasi ve iktisadı çalkantılarının anlaşılıp barışa evrilmesi için bu çalışmanın bilinçli bir şekilde incelenmesine inanmaktayız. Katkı sağlaması dileğiyle tartışmaya açılmıştır.

 

Türk ve Moğol hukuku

İçindekiler:


1. Uluğ Yasa.

2. Şahitler.

3. Cengiz İmparatorluğu.

4. Aile Teşkilatı.

5. Nikâh.

6. Yakınlık.

7. Evlat edinme.

8. Veraset.

9. Ceza hukuku.

10. Congari ve Turgut Kabileleri birliği kanunu.

11. Kalmuklar kanunu.

12. Nikâh ve nafaka hükümleri.

13. Ceza hükümleri ve Çeşitleri.

14. Ödüllerin çeşitleri.

15. Cezayı gerektiren filler.

16. Öldürme ve yaralamalar.

17. Hırsızlık.

18. Diğer fiillerin cezaları.

19.Çin ve Moğol kuralları.

20. II. Çin ve Moğol kanunu.

21. Moğol hukukunun Tibet’te uygulanması.

22. Rusya idaresinde Moğolların hukuki durumları.

23. Tonguzlar ile Kırgızların hukuki durumlar

 

1. Uluğ Yasa:Tarihte Türkler ile Moğolların icra ettikleri rol diğer hiçbir kavimde görülmüş değildir. Çobanlık hayatına alışmış, ziraat ve sanattan mahrum olduğu halde tarihin her hangi bir devrinde dünyanın en büyük askeri hükümeti şekline girip fetihler sayesinde –sınırları doğuda Çin denizine batıda karpat dağları olmak üzere- bir imparatorluk teşkil eden göçebe bir kavim, başka bir yerde aranacak olursa boş şeyle meşgul olunmuş olunur.

            Moğol kabilesinin bir alt kolunun reisi olan Cengiz han bütün Moğol ve Türk kabilelerini idaresi altında birleştirdi ve mezcetti[1]. Çin’i fethettikten sonra 1205’te bütün askeri, idari, hukuki ve ceza düzenlemelerini içeren ‘Uluğ Yasa’ adıyla tanınan bir kanunlar topluluğunu yayınladı.

            İki asırdan az bir müddet sonra Moğol imparatorluğu yıkıldı. Onu oluşturan çeşitli kabileler birbirlerinden ayrıldılar. Az çok bağımsız bir şekilde yaşadılar. Kendilerine özel kanunlar da yaptılar. Lakin bu kanunların tümü bir kaynaktan alınırdı ki o da“Uluğ yasa” dır.

Bu yasaların aslı bugün mevcut olmadığı gibi Cengiz Han’ın yaptırdığı “Çince tercümesi” de kaybolmuştur. Bununla beraber başlıca hükümleri batı, İran tarihçilerinin ve Avrupalı misyonerlerin şahadetleriyle bugün bilinmektedir[2].

            2. Şahitler:  Milâdî 13. asrın ilk senelerinde Avrupalıların Latin kısmı Moğollar ile münasebete girişmişler ve Latin devletleri tarafından onların nezdinde Jean du Plan de Carpin ile Guillaume de Rubroucq ve onlardan sonra Marco Polo isminde Fransız ve İtalyan misyonerleri elçilikle gönderilmişti.

            İşte bu kişiler Cengiz’in payitahtı olup küçük bir kasabadan ibaret bulunan Karakuruma, büyük Han’ın sarayına, ordularının çadırlarına dahil olmuşlar ve gördükleri durumlara dair şâyân-ı vusuk rivayetleri terk etmişler. Geniş bozkırlar üzerine dağılmış olan şu göçebe kavimleri, onların kuvvetli askerî teşkilatını, yetişmesi mümkün olmayan süvarilerini tavsif eylemişlerdir.

            Diğer taraftan miladi 14. asırda yazmış olan Arap tarihçilerinden Makrîzî, onun çağdaşı olan İbn-i Battuta, İran tarihçilerinden Hoca Reşiduddin ve sonradan 17. asırda ki Arap tarihçisi “Ebulgazî” Moğollar ile Türklerin bazı adetlerini gözlemlemişler ve açıkça, Cengiz Han’a isnat ederek birtakım hükümler açıklamışlardır. Bu hükümlerden bazıları ordunun teşkilatına, askeri hizmetlerinin düzenine, muharebe tarzına aittir. Diğer bazıları da medeni hukuka ait olup burada onlardan söz edilecektir.

3. Cengiz İmparatorluğu:Yukarıda yazılan en eski şahitlerin ulaştıkları devrede Moğollar büyük bir imparatorluk teşkil ediyorlardı. Kabilelerinden biri diğerlerine rüçhan kazanıyor ve Cengiz ismindeki reis bütün milletin reisi oluyordu. İktidarı mutlak olup bütün tebaası üzerinde hayat ve memat hakkına sahipti. Her sene zâdegan ile kavmin büyük bir kısmı onun emirlerini telakki etmek icap eden müzakeratta bulunmak üzere Karakuruma gelip Cengiz’in etrafında toplanırlardı[3].

            Moğol topluluğunun teşekkülü asalet (Aristokrasi) usulüne dayanıyordu. Kabileler içinde nüfuzu eski ailelere ait bulunurdu. Avam insanlar ne kadar hurda olsalar da bağlı bulundukları zümreye pek sıkı bir şekilde tabi idiler. Onu terk ederek diğer bir zümreye katılamaz veya memleket dışına kaçamazlardı. Tümünün üstünde büyük han mutlak iktidar sahibiydi.

Bütün şu göçebe halk yorulmak bilmez bir muharip olmakla beraber at ve hayvan yetiştirmekle ve avcılıkla meşgul olurlar, bozkırlar hayatının kendine özgü gereklerinde bulunan eski teamüllerini de korumaktan geri durmazlardı. Arazi mülkiyeti onlarca meçhul değilse de ziraat (mevcut olduğu yerlerde) parça ve belli bir vakitte idi. Evleri ve diğer binaları mevcut değildi. Mera olarak kullanılmasından kesinlikle vazgeçilirse arazinin hemen hiç kıymeti yoktu.  Mera dahi kabile içinde ve aileler arasında ortaktı.

4. Aile teşkilatı:Bu ailelerin şekli aynısıyla diğer çoban kavimlerde rastlanılan şekle benzerdir. İhtiyarlardan biri reis olup, onun ardında hür adamlar yani aslen Moğol olan bütün şahıslar ve bir de köleler yani savaşlarda esir edilip getirilen şahıslar vardı. Köleler hakkında kötü muamele edilmezdi. Lakin firar ederse idam olunurdu. Hatta firarını kolaylaştıran veya yakalanmasından kaçınmış olan kimseler dahi idam olunurdu. Aile teşkilatı büsbütün pederanedir.

5. Nikâh:Nikâh satın alma ile akdolunurdu. Para kızın babasına veya akrabasına ödenirdi. Kız talibinden bir mehir alıp onu da kendi malı gibi istediği gibi kullanırdı.

İptidai nikâh şekli kaçırma olduğu anlaşılıyor. Son teamüller onun eserlerini korumuştur. Şöyle ki talipli kızın babası tarafından büyük bir ziyafet verilir, kız kaçarak akrabasından birinin evinde gizlenir. Talep eden dostlarıyla birlikte onu araştırır ve takip ederek bulup götürür.

Yakınlık ancak doğru çizgi üzere olan akrabalar arasında ve bir de birader ve hemşireler arasında nikâha engel olur. Hatta onlar arasında bile evlilik nadir değildir. Babanın ölümünde bütün haremi oğluna geçip babasının karılarını infaka ve onları kendine zevce yapmağa mecburdur. Yine bir birader ölen büyük biraderinin terk ettikleriyle, yine ölen amcasının terk ettikleriyle evlenmeye mecburdur.

Nikâhın diğer bir engeli de kadının sosyal statüsünden kaynaklanır. Kadın kendinden belli bir nispet geri sınıftan bir erkekle evlenemez. Lakin eşit derecede olurlarsa kızın akrabası ona talip olan erkeğe vermekten de kaçınamazlar.

Çok eşlilik için kocanın şahsi servetinden başka sınır yoktur. Lakin eşlerin hepsi ayni seviyede olmayıp en kıdemlisi veya en taçlı diğerlerine öncelenir.

6. Yakınlık:Moğollar arasında yakınlık yedinci dereceye, yani altıncı ceddin furuuna kadar gider. Bu doğal yakınlıktan başka suni bir takım yakınlıklar daha vardı. Kısaca iki kişi akitle ve yeminle yekdiğerine karşı taahhüt ederek kardeş olabilirlerdi. Şöyle ki (aynısıyla Slavlar nezdinde olduğu gibi) her biri kendi kolundan birer damar açar, kanlarını süt veya kımız ile karıştırırlar ve iki taraf hazırlanmış bu karışımı birbirlerine şahit olarak içerlerdi. Yine (hâlâ bugün Çin’de cari olduğu üzere) iki ailenin biri kız, diğeri erkek olmak üzere vefat etmiş iki çocuğu olursa onlar arasında farazi bir nikâh akdiyle kendi aralarında bir sıhriyet meydana getirirlerdi.

7. Evlatlık edinme:Evlatlık edinme çokça görülen şeydi. Oğul arzusunda bulunan ihtiyar adam bu sayede emeline nail olurdu. Bu usul babasının terekesinde hissesi olmayıp kılıç, ok ve atından ibaret servetiyle memleketten uzaklaşmak isteyen bir aile oğlunun da işine yarardı; nerede baba ve anne olacak kimseler bulursa onlara “Bana bir isim veriniz.” diye müracaat ederdi. Bu durum nadir değildir; çünkü baba oğullarından yalnız birini kendine varis seçip diğerlerini mahrum bırakmaya yahut her birinin hissesini dilediği gibi tayin etmeye yetkiliydi.

            8. Veraset: Eğer ölen baba hayatında terekenin taksimi hakkında arzusunu beyan etmemiş ise veraset oğullara ait olup kızlar mahrum olurdu. İlk karısından olan çocuk ikinci eşinden doğanları, bunlar da cariyeden olanları hacb (/mirasın tamamından veya bir kısmından men) ederdi.

            Arazi ile baba ocağı oğullarının en küçüğüne intikal ederdi. Diğerleri özellikle sürülerden ibaret olan taşınır malları paylaşırlardı. İçlerinden kuvvetli olan atları, zayıf olan da koyunları alırdı.

            Bir kirve muharibi iaşe etmekte bulunan zadegan ailelerinde bu kirve dahi terekeye dahil olup diğer mallar gibi varisler arasında dağıtılırdı.

            9. Ceza Hukuku: Moğolların ceza hukukunda yalnız üç türlü suç vardı ki: öldürme, evli bir kadının ırzına saldırı, bir de hırsızlıktır.  Bu üç durumun cezası da idamdır. Lakin bu cezanın icrası için zanlının şahitli suçunun anında derdest edilmesi veya cinayeti itiraf etmesi lazımdı.

            İstisna olarak çalınan malı bir koyun gibi kıymetçe ehemmiyetsiz bir şey ise, ve bir de şahitli suç olarak derdest edilmiş değil ise idam cezası yediden üç yüze kadar değnek vurulmasına dönüştürülürdü.

            Bununla birlikte hırsız çalınan malı iade ve bedelinin dokuz katını de ödeyerek cezadan kurtulabilirdi. Öldürmeye gelince ancak mağlup kavimlere mensup yabancılar hakkında işlenen öldürmede bedel ile kurtulması mevcut olduğu bilinmektedir. Bir müslümanı katleden kırk altın, bir Çinliyi katleden bir merkep diyet vererek kurtulabilirdi.

            Dövme ve yaralamalar için bir mali ceza tarifesi vardı. Bunun büyük kısmı hanın hazinesine ve bakiyesi zarara uğrayan tarafa verilirdi.

            Devlet aleyhinde işlenen suçlara örnek olarak itaatsizlik, isyan, ihanet fiillerinin idam cezasını gerektirdiği gösterilebilir. Casuslar ile sihirbazlar hakkında dahi böyle ceza verilirdi.

            Geçen ifadelerden açıklanıp anlaşılacağı üzere Cengiz Han’ın şeriatı eski “kan davası” hakkını kaldırarak yerine hükümet başkanı adına ve onun emriyle icra edilen “hakiki cezayı” ikame etmiştir. Mali ceza bedeni cezanın fidyesinden ibarettir. Zamanımıza kadar ulaşmış olan az miktar fıkralardan istinbat olunabildiğine göre taraflar arasında sulh akdi söz konusu değildir. Bununla birlikte özel intikam kaidesinin Moğol adetlerinde son zamana kadar dahil bulunduğu aşağıda görülecektir; bu durum onun hiçbir vakit fiiliyatta tamamen zail olmadığını düşünmeye sevk etmektedir.

            10. Congari ve Turgut Kabileleri topluluğu kanunu: Cengiz Han’ın fethettiği büyük memleket vefatından sonra oğulları arasında paylaşıldı. XV. asırda Moğol kabileleri bağımsızlıklarını elde ettiler. Bu suretle ‘Uluğ yasa’da kullanımdan düştü.

            O zamanlar ‘Congari’nın üç kabilesi Turgut kabilesiyle birleşerek ‘dört oba’ adıyla bir topluluk (konfederasyon) teşkil edilir. Bunun üzerine ‘Ce cin’ adıyla bir kanun düzenlendi. Bu kanun zamanımıza kadar ulaşmamış ise de XVIII. asırda hala bilinmekteydi; hatta Doğa bilimcisi “Pallas” Moğolistan seyahati sırasında onu görmüş ve 1776 senesinde yayımladığı “Moğol ahalisine dair tarihi bilgiler mecmuasında” bazı fıkralarını nakletmiştir[4].  

Cengiz Han’ın kanununda dahi mevcut olması ihtimali bulunan aşağıdaki hükümler onlardandır:

Zinadan bir bedel mukabilinde sulh caizdir; erkek kadının kocasına dört yaşında bir at, kadın dahi üç yaşında bir at verir.

Erkek evlat buluğdan sonra babasının iktidarından çıkar; ondan ayrılabilir ve sürülerden bir kısmını götürür; o durumda hanın doğrudan doğruya tebası olur.

Diğer bazı hükümler kadına özel bir himaye temin etmektedir; aleyhinde işlenen suçları diğerlerinden fazla cezayı gerektirmektedir; yurtta (evde) girişin sağında, ocağın ardında bulunan özel yerinde bulundukça daima saygın tutulmak icap eder. Kocası veya akrabasından biri bir mahkumiyete duçar olursa cezanın affını veya hafifletilmesini reisten talep etmesi için kanun onu cesaretlendirmektedir.

Bu ifadeler maalesef hep parça parça fıkralardan ibarettir.

11. Kalmuklar kanunu:17. yy.da yazılmış mükemmel bir kanun buluruz. MS 1640 tarihinde kabilenin yirmi dört reisi tarafından temsil edilen “Oyratlar Topluluğu” 125 maddelik bir kanun kabul etmiş ve ardından buna çeşitli tarihlerde ve özellikle Kalmukların “Galdan” adındaki hanı tarafından 1689’da tamamlayıcı hükümler ilave olunmuştur[5]. İşbu kanun aşağıda tahlili yapılacaktır.

12. Nikah ve Nafaka Hükümleri:Bir kız ile evlenmek için ilk iş olarak onu babasıyla veyahut babası yerine geçen akrabasıyla kararlaştırılan bir para karşılığında onlardan satın almak lazım gelir. Bu para kıza talip olanın servetine göre ve beş sınıfı içeren bir tarifeye uygun tayin olunur; zenginler için otuz deveye, elli deveye, dört yüz deveye kadar çıkar; fakirler için on deveye, on at ve on beş koyuna kadar iner.

Kıza talip olan talip olduğu kızı satın aldıktan sonra onu teçhiz etmek lazım gelir. Çeyizi paranın 1/10’kadarı olup fakirler için bir at ile bir libas ve birkaç çamaşır ve ev eşyasından ibarettir.

Bir kızı evlendiren kimse belirtilen zamanda onun teslimini taahhüt ve bekar olduğunu yemin ile tasdik eder.

Bu muamelata nişanlamak (namzetlik) denir. Asıl nikah nişanlının teslimiyle olur. O zaman kızın babası bir düğün ziyafet vermeye mecburdur. Bu ziyafet için kesilmesi gereken hayvanların sayısı kanun ile belirtilmiştir.  

Kızlar üç yaşında nişanlanabilirler, lakin on dört yaşından önce evlendirilemezler. Bu kurala aykırı davrananlar hakkında nikah yok sayılır ve kız diğer birine verilebilir; bu surette yeni koca onun için para vermeye ve çeyiz tedarik etmeye mecbur olmaz.

Nişanlı kız yirmi yaşına ulaşıncaya kadar isteyen erkek gelip onu almazsa diğer biriyle evlendirilebilir; bu surette kızı isteyen erkek verdiği şeyleri tamamen kaybeder. Şu kadar ki bu muameleden hükümet reisine bilgi vermek lazım gelir; yoksa baba aldığı şeylerin kaffesini iadeye ve dokuz kere dokuz baş hayvan nakdi ceza vermesine mecbur olur.

Eğer nişanlı nikahtan evvel vefat ederse baba aldıklarının yarısını iade eder. Baba kızını nişanladıktan sonra teslimden imtina ederse veya geri alma girişiminde bulunursa bir mali cezaya mahkum olur ki bunun miktarı takdire tabidir. Şayet kız bakire çıkmazsa koca bir tazminat almaya yetkilidir.

Kırkar hanelik her zümrede yıllık en az dört nikah vuku bulmak gerekmektedir. Başkanlar bu kanun hükmünün yürürlüğüne dikkat etmeye mecburdurlar ve eğer delikanlılar zevcenin parasını ödemeye gücü yetmeyecek derecede servet sahibi değilseler cemaat onlara yardım etmeye mecbur olur.

Baliğ olan çocuklar babalarıyla birlikte ikamete mecbur değillerdir; eğer arzu ederlerse ayrılabilirler ve aile cemaatinden meşru paylarını alıp beraber götürürler. Bununla beraber taksimden sonra baba fakirleşirse taksim edilen hayvanların beşte birini oğullarından geri isteyebilir.  Bir oğul evlat edinen kimse onu infaka mecburdur.

13. Ceza Hükümleri ve Çeşitleri:1640 tarihli kanun (nikâha ve aile teşkilatına ait olan geçmiş hükümler istisna edildiği halde) bir ceza kanunundan ibarettir. Şu kadar ki (Cengiz hanın kanunu gibi)  bir fütuhat ordusu için yapılmış olmayıp belki komşularıyla sulh halinde kendi memleketinde yaşayan bir kavim için yapılmıştır.

‘Uluğ Yasa’ da pek yaygın olan idam cezası burada yalnız bir durumda tatbik edilmiştir ki bir muharebe de reisini tehlikede görüp de savunacak yerde firar eden asker hakkındadır.

Mutat ceza mali cezadır ki bir miktar deve, at, öküz ve koyundan ibaret olup bin koyuna kadar çıkabilir ve suçun durumuna göre daha azalabilir. Tarifede esas alınan bir büyük hayvanlardan dokuz baş olup suçun çeşidine göre dokuza ve hatta on beşe kadar çıkabilen bir sayıyla çarpılır[6]. Önemi az olan suçlar için malı ceza beş veya üç ve hatta yalnız bir ata indirilebilir.

Suçlu bazen mali cezanın dışında mükemmel bir takım silah yahut berzere veya belli sayıda oklar gibi bazı silahlar vermesine de mecbur olur. Bazı kere örneğin ihmalden dolayı sorumluluk halinde mülkünün beşte birini veya yarısını vermeye mecbur tutulurdu.

Geri istemelerde mali ceza hesabına dahil olmaz.

Kamçı veya değnek cezası dahi meçhul değildir. Lakin yalnız güzel adetlerin ihlali veya gelin tarafından kayınvalidesinin dövülmesi durumunda uygulanır.

Kocasını döven kadın burnunu, kulaklarının kesilmesine, gözlerinin çıkarılmasına mahkûm olabilir ve hatta statüsü cariyeliğe indirilir. 

            Eğer cezalanan mali cezayı ödemeye gücü yetmezse alacaklıya teslim edilir. Alacaklı alacağını tamamen alana kadar onu istihdam eder.

14. Ödüllerin çeşitleri:Kanun ödülleri de tayin etmiştir. Bir savaşta başkanının hayatını kurtaran asker asalete ve her türlü vergiden muafiyete nail olur. Bozkırda bir yangını söndüren, bir insanı sudan veya ateşten kurtaran, bir köleyi, bir hayvanı, bir sürüyü kurtaran kimse dokuz baş hayvana kadar mükâfat alır. Hastasını şifaya kavuşturan doktor bir at almayı hak eder. Bir acil zorunluluk durumunda bir at ödünç veren kimse dahi bir ödül hak eder. Bir çalınan malı araştırıp bulan kimse alınacak mali cezanın dokuzunu ödül olarak almayı hak eder.

15. Cezayı gerektiren fiiller Öldürmeler ve suçlar:Anılan kurallarda dikkate alınan cinayetler ve günahlar pek çoktur.

Bu cümleden olarak taammüden öldürme en şiddetli cezayı gerektirir ki bin koyun veya 81baş (9*9) büyük hayvandır. Meşrua savunma durumunda öldürme mazurdur.

Hata ile öldürme durumunda hafif sarhoşluk cezaya sebep olup mali ceza dokuza kadar iner. Eğer ölüm keyfiyeti av arızasından kaynaklanmışsa fail servetinin yarısını vermeye mecbur olur.

Yalnız yaralama için yaranın derinliğine göre mali ceza verilir. Başparmak, orta parmak ve diğer parmaklar için farklı bedeller vardır. Değnek veya taş darbesi dokuz, kamçı veya yumruk darbeleri beş baş hayvanla ödenir.

İki kişi mübareze ederken bir 3. şahıs mübarezeye müdahale ederse katle ortak sayılır. Oyun ve sportif hareketler esnasında yanlışlıkla yapılan darbeler ve yaralamalar mali cezayı gerektirir.

Bir kimse bir arazide tecavüz eseri olarak vefat etmiş bulunursa cenazenin bulunduğu nahiye halkının tümüne bir öldürme diyeti yüklenir.

Korunmasına dikkat edilmeyen bir mecnun veya bir köpek tarafından sebebiyet verilen zararlar dikkatsizlik etmiş olan akrabaya veya köpeğin sahibine yüklenir. Lakin hayvanların diğer hayvanlar hakkında sebep oldukları zararlar için mali ceza yoktur.

            17. Hırsızlık: Katleden sonra kanun koyucunun en fazla dikkatini çeken şey hırsızlıktır, bunun da özellikle hayvan hırsızlığıdır. Burada mali ceza pek ziyadedir. Çalınan bir deve için 15*9, bir at için 10*9, bir kısrak için 8*9 hayvandır. Önemi az olan şeylerin çalınmasında mali ceza bir koyuna hatta bir keçiye kadar iner.

             Malı çalınan mali cezanın yalnız iki kat tazminat alır. Geri kalanı hükümet başkanına ait bulunur. Eğer hırsız kendi rızasıyla ödemezse hâkime celp edilir ve bu şekilde mali ceza ikiye katlanır.

            Her türlü sulhun hükümet başkanına ilam edilmesi lazım gelir. Eğer malı çalınan gizli olarak sulh olursa yalınız zayi ettiği malı geri ister. Zayi ettiğinden fazla bir şey talep ederse yine böyledir.

            Çalınan mal bir kimsenin elinde bulunup da izler onun evine kadar götürürse o kimse hırsız sayılır. Eğer izler yalınız bir çadırgahın girişine kadar ulaştırırsa oranın başkanı araştırma yaptırmak ve hırsızı bilmediğine yemin etmekle mükelleftir. Yoksa bütün çadırgah sorumlu olur. Komşular hırsızı ihbara mecburdurlar. Yardımla veya gizlemeyle ortak olanlar şiddetli bir mali cezaya duçar olurlar.

            Şüpheyi kendi çadırgahından başa bir çadırgaha çevirmeye calışan hırsız bundan dayı dokuz baş hayvan verir.

            Hırsızlık bir çete tarafından işlenip de içlerinden biri diğerlerini ihbar ederse o kimse muaf olur. Tekrarı durumunda mali ceza en üst sınırına kadar çıkarılır.

            Hayvandan başka bir taşınır malın hırsızlığı için ceza elinin beş parmağının kesilmesidir. Lakin hırsız her parmağı için on baş hayvan fidye verebilir.

            Çalınan malı takip eden kimse bir şüpheli fiil işleyen nezdinde araştırma yaptırmak yetkisine sahiptir. Eğer şüpheli fail engel çıkarırsa zümre başkanı ona yemin ettirmekle olayı aydınlatamazsa fail mahkûm olur.

            Diğeri tarafından takip edilen avı öldürmek, diğer birinin yaraladığı avı yakalamak, başkasının şahinini tutmak veya atılan okları toplamak hırsızlığa benzetilir. En az bir attan ibaret mali ceza ile cezalandırılır.

            Hırsızlıktan hüküm giyen kimsenin sonradan masumiyeti ortaya çıkarsa ödediği mali ceza kendine iki katı olarak iade edilir.

            18. Diğer fiillerin cezaları: Şunlar da anılan kanunun özel hükümlerindendir.

            Bozkırların otlarına ateş veren kimse on şiddetli mali cezaya mahkûm olur. Bir çadırgahta çok vakit ikamet ettikten sonra onu terk eden kimse kazandığının yarısını ödemeye mecburdur.

Büyücülük ve sihirbazlık sanatı yasaktır. Büyücü ile onu kullanandan her biri mali ceza olarak muhbire bir at verir.

            Zinanın cezası hâkimlerin yararına olarak dokuz baş hayvandır. Beşini erkek ve dördünü kadın öder.

            Bir boşanmış bir kadınla evlenen kimse ona ödediği paranın aynısını ilk eşine ödemeye mecburdur. Ayni miktarda ödenecek para kadının az veya çok güzel olmasına göre kanuna dokuz, beş veya dört baş hayvan olmak üzere tayin edilmiştir.

            Mahkemeye davet edilen kimse mahkeme görülmeden önce vefat ederse terekesinden hâkime bir mükemmel silah takımı ve dokuz baş hayvan verilmesi gerekir. Hırsızlık takibatı meselesinden dolayı ise mali ceza üç misli olur.

            Yolunu şaşırmış olan hayvanlar diğer bir kimsenin sürüsüne katılırsa bu sürünün sahibi keyfiyeti ilan etmeye ve hayvanları kaydederek üç gün beklemek zorundadır. İlandan üç gün sonra onları dilediği gibi kullanabilir.

            Bir fakirden bir kâse sütü esirgeyen kimse mali ceza olarak bir koyun verir. Başkasından zorla bir kâse kımız alıp içen kimse bir at verir.

            Borcunu ödeyemeyen borçlu ancak üç defa ihbardan sonra takip edilebilir. Ondan sonra bir at mali cezaya mahkûm edilir. Alacaklı borçlu hakkında zor kullanamaz, kullanırsa haklarını zayi eder. Eğer gece borçlusuna saldırırsa dokuz baş hayvan ödemeye mecbur olur.

            Bir erkek veya bir kadın hakkında çeşitli şekillerde icra edilebilen kazflar/namus iftiraları için cezalar tayin ve tarifeleri düzenlenmiştir. Lakin burada tafsilatına girişmek faydasızdır.

            UYARI: 1640 tarihli kanunun başlıca hükümler bunlardır. Zaten bu devirde Kalmuklar Tibet’ten getirilen Buda mezhebinin etkisine tabi olmuşlardı. Birkaç sene sonrada Rusya’ya ilhak edildiler. Diğer Moğol kavimleriyle kanunları hakkında da aşağıda açıklama yağılacak.

            19. Çin Moğol kuralları: Moğolistan, Congari ve Türkistan 17. asrın sonunda Çin’e katıldılar. 1691 tarihinde onları himaye eden hükümet tarafından onlar için bir kural düzenlendi[7]. Ondan sonra en yenisi 1789 tarihli olmak üzere bir takım fermanlarla onun eksiklikleri tamamlanmaya çalışıldı. Bu kanun 223 maddeden ibaret ve on iki fasla ayrılmıştır. Moğol hükümdarlarının vaziyetini, Pekin sarayıyla münasebet ve vazifelerini, bütün Moğolların askeri hizmetlerle mükellefiyeti, Çin’e verilecek yıllık verginin toplanma şeklini tayin eder. Savaş durumu ve sınırların korunmasına ait özellikleri düzenler. Kanunun geri kalanı nikâh ve aileden, ceza hukukuna ve muhakeme usulünden söz eder. 1640 tarihli Kalmuk kanununda mevcut hükümler bu Çin Moğol kanununda da mevcuttur.

            Moğollar hangi idare usulü altında bulunursa bulunsunlar eski milli teamülleri devam etmektedir. Bu anlatımdan olmak üzere koca tarafından ödenen para (kalim) ve çeyiz, genel olarak dokuz ve dokuzun katlarıyla tayin edilen mali ceza tarifesi gibi.

            Çin kanun koyucusu dokuz baş hayvandan ne anlaşılması gerektiğini bile açıklıyor ki iki at, iki öküz, iki inek, üçer yaşında iki genç öküz ve bir yaşında bir buzağıdır.

            Mali cezadan hükümet başkanına, hakime, çavuşlara, muhbire ait payları tam bir izah ile tayin ediyor. Bununla beraber birçok suçlara karşılık yeniden cezalar tayin ederek yenilenme gösteriyor. Özellikle mali cezaya Çin kanunundaki idam, kürek, hapis ve bedeni cezalarını ilave ediyor.

            Eğer mali ceza ödenemezse en yüksek sınırı yüz olmak üzere onu bir miktar kamçıya dönüştürüyor. İdama mahkûm olan kimse dokuz kere dokuz at fidye vererek hayatını kurtarabilir.

            20. II. Çin Moğol kanunu: 1734 tarihinden 1789 yılına kadar yayınlanan yeni fermanlar eklenmesiyle beraber yukarıda yazılan Çin Moğol kanunu pek eksik bir şey olmuştur. Bu sebepten Çin hükümeti 789 maddelik ikinci bir kanun düzenletmiştir ki 1811’de tamamlayarak 1818’de yayınlamıştır[8]. Bu kanun on kısımdan oluşmuş olup bunlardan beşi Moğolistan’ın idari teşkilatını, askeri teşkilatını, Çin hükümetinin ‘Buda’ rahipleriyle münasebetine, Tibet’in idaresine ve Rusya ile ticari münasebetlere ait ve sözünü ettiğimiz konuların dışındadır. Üçüncü kısım 191 maddelik ceza kanunudur. Bu kanun da Moğol hukukuna Çin hukukunu karıştırmıştır. Dokuz baş hayvan mali cezası daima cezaların tek kıyas edilen noktası sayılmıştır. Bu teklik durumun gereğine göre herhangi bir sayı ile ile çarpılır veya bölünebilir. Buna azami sınır yüz olmak üzere bir miktar değnek darbesi de ilave edilebilir.

            Lakin vahim durumlarda verilen ceza Çin cezası olmak üzere idam yahut sürgün (hakikatte kürek ile kalebentlik) dür. Cezalar hiç olmazsa hata olarak ve kasıt olmadan işlenen yerlerde malî bir fidye ödemeyle satın alınabiliyor. Dikkat çeken durum suçlunun sınıfı ne kadar yüksek ise fidyesi o kadar yüksek olur. Kanun ona daha fazla suçlu nazarıyla bakıyor ve yerini şiddet sebebi sayıyor. Prensler ve sinyorlar idam cezasına tabi olmadıklarından kanun bir çeşit karşılıklı adalet sağlamak üzere onları daha şiddetli bir mali cezaya çarptırıyor.

            Bu kanunda cinayetlerle günahların farklı çeşitleri sayılmış ve tam bir açıklıkla tarif edilmiştir ki şunlardır: Kasıtlı veya kasıtsız öldürme, yaralamalar ve darplar, hırsızlık, mezara taarruz, zina ve hür bir adamı köle sıfatıyla satmadır.

            Hırsızlık vaki olduğunda şikâyetçi şüphe altında bulunan her şahsın evinde arama yapabilirler. Fakat şahitler huzurunda hareket etmesi şarttır. Diğer taraftan hırsız şahitli suç halinde derdest edilmiş olmaz. Aleyhinde şahit bulunmaz, kendisi de itiraf etmezse gerek kendi yeminiyle ve gerek askerlerinden olduğu başkanın yeminiyle teberrî edebilir.

            21. Moğol hukukunun Tibet’te uygulanması:Moğol hukuku Tibet’te dahi Çin kanunuyla değiştirilmiş olduğu yeniçağa kadar çok zamanlar uygulanmıştı.

            Tibet hakkında Çince yazılıp Fransızca tercüme edilen bir eserde[9] açıklandığına göre adî öldürme akçe veya hayvan olmak üzere bir malî ceza ile satın alınabilirdi. Bu mali ceza maktulün ailesiyle hükümet arasında taksim edilirdi. Haydutlar ve kasıtlı öldürmeler işkenceye tabi tutulduktan sonra idamla cezalandırılırdı. Hırsız hakkında ‘müsle’  uygulanır ve çalınan malı iki misli olarak iadeye mecbur tutulurdu.

            Şahitli suç durumunda derdest edilen zanlı ancak cinayetini itiraf ettiği surette idama mahkûm edilebilirdi. Bir kimse suçun itiraftan kaçınır da bir beyine ortaya çıkarsa daha şiddetli bir cezaya mahkûm olurdu.

İşte bu cezalar Tatar adetlerine benzerdir. Zaten Tibet ile Moğolistan arasında daima sıkı münasebetler cereyan etmiştir. Hatta ‘Buda’ mezhebi Moğollar arasında yayıldığı  vakit Tibet’ten gelmişti.

            22. Rusya idaresinde Moğolların hukuki durumları: Aslı Moğol olan kavimlerin tümü Çin’e katılmış değildir. Onlardan çoğu 17. asırda Rus himayesine girmişlerdir. Memleketleri bugün Rusya’nın Sibirya ve Türkistan kıtalarından hatta Rusya’nın güneyinden sayılmıştır.

            Rusya Moğolları dahi (Çin Moğolları gibi) göçebe hayatına uygun teamüllerini uzun zamanlar muhafaza etmişlerse de son olarak aralarına Rus nüfuzu girmiştir. Daha 1823 tarihinde bu nüfuz oldukça kuvvetliydi. Hatta Rusya hükümeti bütün Sibirya ve Ural eyaletleri ahalisi için yeni bir düstur düzenlemeyi tasavvur etmişse de neticede çıkmadı. Lakin bir başlangıç araştırması yapılmıştı. Bunun tutanakları istişare olunan ahalinin manevî ve içtimai durumları hakkında pek kıymetli malumat vermektedir[10].

            Bu vesileyle duyulan Moğol vücûhunun beyanatından anlaşıldığına göre Sibirya’da yerleşen Moğollar hem şifahi ananeleriyle hem de Rusya hükümetinin emri üzerine (mesela Bouriates için) 18. asırdan beri yazılan eserlerle daima eski teamüllerini muhafaza etmişlerdir.

            1823 tarihinde yazılan son eser (1640) tarihli Kalmuk kanunun mesleğini hatta teferruat ve tabirleriyle tamamen iktibas etmiştir. Aralarındaki en büyük fark şudur ki Boryatlar mali ceza tarifesini hayvan başları ile kabul ettikten sonra iş bu mali cezanın Rus akçesi olan ruble ve kapikle kıymetini de göstermişlerdir.

            Hala bugün nikâh kadını bir ‘kalîm’ vasıtasıyla satın alma şeklinde uygulanır. Bu kalîm kadının baba tarafından bütün akrabasına eşitlenir. Mukavele kıza evlenmeyi teklif edenle talipli kızın görüşleri alınmaksızın iki aile arasında icra olunurdu. Kadın tarafından getirilen çeyiz gittikçe daha önemli olmuştur çoğunluk kalemden daha ziyadedir. Eski teamül Cengiz hanın kanunu gibi “lehvira” usulünü de kabul ederdi.

23. Tonguzlar ile Kırgızların hukuki durumu: İcra edildiği yukarıda yazılan 1823 tarihli araştırmada Sibirya’nın önemli iki kavmi daha dikkate değer olmuştur. Moğolların eskiden cizye vericileri olan Tonguzlar ile Kırgızlardır. Kırgızların aslı Türk olup daha Cengiz han devrinden önce İslam dinini kabul etmişlerdir. Bununla beraber hâlâ bugün Moğolların eski teamülü ile idare olunmaktadırlar. Şu kadar ki bu teamüller bir taraftan İslam dininin etkisiyle diğer taraftan (özel savaşlar veya baranta adıyla bilinen gazalara karşı büyük bir şiddetle mücadele eden) Rusya hükümetinin ısrarıyla bir dereceye kadar değiştirilmiştir.

Kan diyeti (kun) bugün bütün kabile tarafından ödenen veya alınan bir mali cezadan başka bir şey değildir.

Kalmık miktarı ondan yüz başa kadar hayvan sayısıyla tayin olunmuştur.

Kaide olarak Kırgız kadını ancak kendi kabilesinden biri ile evlenebilir. Baba çizgisindeki akraba arasında İslam şeriatının tayin ettiği sınırlar çerçevesinde yasaklar vardır.

Birkaç seneden beri Kırgızlar çoban ve göçebe hayatından ziraat ve yerleşik hayata geçmektedirler. Durumun gereği olarak eski teamülün az bir zaman sonra ortadan kalkacağı anlaşılmaktadır.

Uyarı:Yukarıda görüldüğü üzere tarihini özetleyerek açıkladığımız eski Türk ve Moğol hukuku Avrupa kavimlerinin iptidai hukuklarından başka bir mahiyette değildir.  Aralarında birçok ortak çizgiler varsa da biz onların açıklamasına girişmeyerek mütalaa erbabının mukayesesine terk ettik. Hukuk tarihi yeniden bir yükselişe daha nail olup da daha fazla mukayese yönleri elde edildiği zaman görülecektir ki kuzeyden güneye ve doğudan batıya kadar bütün eski kanunlar bir diğeriyle izah olunur. Zira tümünün bir ortak aslı vardır ki o da “beşeri fıtrattır.”

 



[1] Gerçekte Cengiz (Timuçin 155 veya 1162-1227) Tatar memleketlerinin cizye ödeyen bir küçük kabilenin reisi iken diğer kabile reislerinden bazısıyla ittifak ve diğer bazısıyla harp ederek hükümet sınırını genişletti. 1206’da bütün Moğolistan ve Tataristan hanlarının hakanı olarak Karakurum’da tahta oturdu. Topladığı külliyetli bir askerle bugün Doğu Türkistan denilen memleketi, Çin’in kuzeyini ve Pekin şehrini Kurabi zapt etti. Sultan Muhammed Harzem şahın sebebiyet vermesiyle Horasan Harezmi, Kandehar ve mutlan taraflarını ve Buhara, Semerkand, Belh, Herat gibi imar edilmiş yerleri zapt ve tahrip etti. Bundan sonra güney batıya dönerek deşti Kıpçakı ve Kafkas beldeleriyle Rusyanın güney kısmını zapt etti. Bundan sonra Anadoluya girerek alanını Çin denizinden Kara denize kadar genişletti. Lakin doğasında kan dökücülük (zalimlik) olduğundan zapt ettiği yerlerin çoğunda bütün ahaliyi kılıçtan geçirdi. Nice kütüphaneleri, medreseleri, rasathaneleri imha ett..    

[2]Cengiz Han okumak ve yazmak bilmediği, hukuk ilmine ve tarihe, diğer ilimler ve fenlere vukufu olmadığı halde erbabına saygıda bulunup onlara riayet ettiğinden onların irşadıyla fıkha ait hükümleri, eski İran ve Çin kanunlarından, Türk ve Tatarların “töre” denilen örf ve âdetleri, teamülünden istinbatla “Yasak” isminde kanunlar düzenletti ve yazdırdı. Bu kanunların hükümlerine göre herkesin vicdan hürriyeti, ırz ve can dokunulmazlığı, mal güvenlik altına alınıp bunlara taarruz edenlerin şiddetle engellenirdi. Bu cümleden olarak zina edenler yakılır, hırsızlar asılırlardı.

Yine anılan kanunlar hükmünce devlet idaresini danışma usulü üzere tesis edilmiş önemli maddelerin ‘kurultay’ denilen genel mecliste müzakere ile verilecek karar gereğince icra edilmesini ve özellikle seleflerinin aile üyelerinden olmak şartıyla anılan mecliste belirlenmesini ve belirlenme esnasında yasak ve töre hükümlerine riayetle muhalifi harekette bulunmayacağına yemin edilmesi usulünü benimsedi.

Bu kanunlar hükümlerince İslam alimlerin ve ruhani reislerden emirlik sorumluluklarından muaf olup asker, vergi ve diğer sorumluluklar onların dışındakilere tahsis edildi. Moğollar Çin’i zapt ettikten sonra Çinlilerin idare usulüne riayet edip mevaşi/yürüyenden % 1, ipek ve hububattan % 30 ve şaraptan % 10 nispetinde ve diğer maddelerden münasip miktar rüsum dahi aldılar.

Cengiz han ihtiyat zahire ambarları ihdas edip işçilerden gerektiği kadarını mükellef oldukları vergiye bedel çalıştırdı. Askerinin intizam derecesi ise fetihleri ile sabittir. Her on nefer bir takım itibar olunup bir onbaşının, her on takım bir yüzbaşının, her on yüzbaşı yani bölük bir tabur itibariyle bir binbaşının ve her on tabur bir fırka sayıyla bir on binbaşının yani ferikin kumandasında bulunurdu ki onbaşı, yüzbaşı, binbaşı tabirleri bugün Osmanlı ordusunda da kullanılmaktadır.

Yazılı kanunların hükümlerinden mugayir yüksek kanun olmayanları İslam devletlerince de yürürlüğe tabi tutulmuştur. Meşhur Timurlenk de değiştirmiş ve kuvvetlendirmiştir. “es-Siyastü’l-Kübra” isminde ki Arapça kitabın içeriği bu kanunlardan tercüme yoluyla alınmıştır. (Tarih-i İslam; Hacı Reşit Paşa).

[3]Karakurum Çinlilerce “Holîn, Horîn”  ismiyle maruf olup milâdî 8. asır Uygur hükümlerinden “Bûkû” han tarafından tesis olunmuş ve Cengiz han, ordusunun çadırlarını bu şehrin haricinde kurmakla Moğollarca “kara kurum” ismiyle şöhret bulmuştu. Asıl Moğollara mahsus orta kısımında pek çok evler ve saraylar Çinlilere mahsus kısmında bir çok “buda” ve İslam mahallesinde cami ve mescitlr ve pek işlek bir çarşı ve pazarı vardı. Bu şehir Moğolların şevket ve şanıyla beraber kayboldu. Yakın zamana değin yeri dahi meçhul idi. Sonunda bazı gezginciler tarafından keşfolunmuştur.

[4]Pallas meşhur doğa bilimcilerinden ve gezgincilerdendir. Berlin’de doğup (1741-1811) II. Katerina tarafından Rusya’ya davet olundu (1767). Zühre gününün güneş üzerinden geçişini gözetlemek için Sibirya’ya gitmekte olan heyetlere refakat etti; Sibirya’yı Rusya’nın çeşitli yörelerini teferruatıyla keşfedip tanıttı. Çin hududuna kadar gitti. Ptersburg’a döndüğünde müşahedelerinin neticesini yayımladı (1884). Sayılı eserleri vardır. doğa bilimcisi Lîn ile Bofonun tesadüfen araştırmaları hakkındaki hatalarını tashih etti; mercanlar hakkında bir doğru fikir verdi, arz ilmi ile  müstehasanın ilminin hakiki esaslarını koydu.

[5]‘Pallas’ yukarıda yazılı olan eserinde bunun Almanca tercümesini yapmıştır. Kalmukların başkanlığında onarın tabiiyetine girdikleri 17. asırda Rusçaya dahi tercüme edilmiştir. Her ikisi de Odesa Darulfünün muallimi ‘Léontovitch’ tarafından 1879’da gerekli açıklamalarla beraber tekrar basılmıştır. Hukuk Tarihi için kıymetli bir vesikadır.

[6] Moğollar indinde 9 sayısı kutsallardan kabul edilmektedir. Zira 9 herhangi sayı ile çarpılsa çarpım sonucunu oluşturan rakamların mutlak kıymetinin toplamı dokuz eder.

[7]Rahip Yasent bu kanunu tercüme etmiştir.

[8]Bu kanun Stepan Lipovzov tarafından 1821’de Rus diline tercüme edilmiştir. Garip bir rastlantı olmak üzere bu tercüme ilk kanunun Rahip Yasent tarafından tercümesiyle bir senede neşr edilmişlerdir. Hatta bazıları bu iki eserden birini diğeri yerine almışlardır. Hâlbuki birinci kanun yalnız 223 madde ikinci kanun ise 789 maddeliktir.

[9]Bu eser önce Rusçaya ve oradan Fransızcaya tercüme edilerek Klaproth tarafından yayınlanmıştır (1831 Paris).

[10]Bu tutanaklar Varşova da muallim Samok Vazov tarafından 1876 da yayınlanmıştır.