9 Ocak 2017 Sayı 116
İran Kadim Hukuku

NOT: Hukuk İlmi Tarihi, Mahmud Es’ad b. Emîn Seydîşehrî, Daru’l-Funün Hukuk Fakültesi Müderrislerinden, Isparta Mebusu, İstanbul – Matbaa-i Amire, 1332.

Bu metin yukarıda belirtilen aslı Osmanlıca olan eserden çevrilerek günümüz Türkçesine uyarlanmıştır. Bu çalışma Dr. Hasan Özket’in editörlüğünde Ahmet Kırtekin tarafından çevrilmiştir.

Günümüz dünyasının siyasi ve iktisadı çalkantılarının anlaşılıp barışa evrilmesi için bu çalışmanın bilinçli bir şekilde incelenmesine inanmaktayız. Katkı sağlaması dileğiyle tartışmaya açılmıştır. 169

İran Kadim Hukuku

İçindekiler:

1.      İran Hukukunun kaynakları,

2.      Mukaddes Kitaplardan kaynaklı hükümler,  

3.      Çeşitli bilgiler, İdare Usulü,

4.      Aile teşkilatı,

5.      Nikâhın çeşitleri,

6.      Evlatlık ve kardeşleştirme,

7.      Mülkiyet Hakkı,

8.      Arazi vergisi,

9.      Veraset,

10.  Mallarda ortaklık usulü,

11.  Yazılı beyanlar,

12.  Kefalet ve talepler,

13.  Ceza hükümleri,

14.  Kan davasının uygulama şekli,

15.  Muhakeme usulü,

16.  Diğer hükümler.

 

1. İran Hukukunun kaynakları:İran hem ortak olduğu olgular ve dünyadaki rolü sebebiyle, hem de Hindistan’ı Avrupa’ya, doğuyu batıya bağlayan zincirin bir çeşit halkası olduğundan dolayı ‘Hint ve Avrupa’ kavimlerin tarihinde büyük bir yer işgal eder. Karşılaştırmalı diller ilminde ‘zind’ diline ve dinler tarihinde ‘Avesta’ya o kadar önem atfettiren sebep de budur. Binaenaleyh hukuk tarihi İranlıları da ihmal edemez.

Şu kadar ki eski eserlerin asıllarının elde bulunmaması bu konudaki incelemeleri müşkülata düşürmektedir[1]. Yunanlar ile Romalılarda İran hakkında az şey bildirmektedirler.

Kadim İran hukukuna dair bugün elde asıl belgelerin bulunmaması esasen böyle bir hukukun mevcut olmadığından değildir. Hindistan Parisileri arasında korunmuş bir ananeye göre İran’ın mukaddes kitapları 21 ciltten oluşmaktaydı. 9. cilt altmış konuda hükümdarlar ile mahkemelerin, hükümlerine uygun hareket edecekleri bir takım kanunları, yani muhakeme usulünü içermekteydi. 19. cilt altmış iki konuda medeni hukukla ceza hukukunu açılıyordu. Bütün bu kitaplardan 170 zamanımızda önemsiz bazı parçalar müstesna olmak üzere yalnız ‘Avesta’ yahut ‘Vendidad’ kalmıştır. Bu da bir akait kitabıdır[2]. 171

Şu kadar ki bu konuda noksanlıklar doğu kaynaklarına müracaatla bir dereceye kadar tamamlanabilir. Zira İran’ın Arpalr tarafından istilası ve İslam dinini kabul etmesi milli hislerini gidermemiştir. 10. asırdan itibaren İran kadim medeniyeti bir yenilenme ve uyanma devrine giriyor. Sülalenin az çok hurafelerden uzak olmayan tarihi olayları Taberi tarihi ile büyük şair Firdevsi’nin Şehnamesinde toplanıyordu. Vakıa olarak İran, İslam’da devam etmiş ise de hiç olmazsa Şiilik mezhebini kabulle İslam âleminin diğer yönlerinden ayrılıyor. Zerdüşt dininin doğal kalıntıları da o sırada bir sığınma araması için Hindistana ve Gücaret şesbe ceziresine gidiyordu[3].  

Gerçi Taberi ve Firdevsinin eserleriyle Manuçerin ‘Dadestan Dinin’ ismindeki parisi eseri[4] tarih olarak nispeten yenidir. Lakin aktardıkları rivayetler oldukça eski bir zamana kadar gider. Şüphesiz İran medeniyetinin ayırıcı vasıflarını gösteriyor.

Önem bakımından onlardan geri olmayan diğer bir kayak da ‘Babil Talmudu’dur. İslam fetihlerinden önce bu mecmuayı bulan Yahudi âlimleri İran kanunları hakkında bazı faydalı bilgileri için koymuşlardır. (Bilindiği gibi Babilde bulunan Yahudilerin tümü Filistin topraklarına dönmemişlerdi. Muhacirlerden çoğu ‘Girus’ fermanından yararlanmayarak Fırat sahillerinde İran şehinşahinin nüfuzu altında kendi milli hâkimlerine bağlı olarak kaldılar. Kendi özel kanunlarıyla idare olunmaya devam ettiler[5].)           

172      Bu sebepten anılan kitaplarda bulunan farklı parçaları toplamak, dağınık esasları bir diğerine yakınlaştırmak ve bunlardan bir mecmua teşkiline gayret sarf etmeye mecburiyet hâsıl olmuştur. Akla uygun istidlal ile İran sülalesinin kadim hukuku tasavvur edilebilecek derecede malumat iktisap edilmiştir. Bu hukuk, Hint hukukuyla Avrupa milletlerinin hukuku arasında bir bağ (transition) teşkiline hizmet etmekte ve bu şekilde bütün şu kavimlerin iptidai hukuklarının birliği ispat olunmaktadır.

Şimdi İran kadim hukuku hakkında toplanabilen malumat pek farklı kaynaklardan alındığı cihetle onları bir diğerine yaklaştırma faydalı ise de bir diğeriyle karıştırmamak da lazımdır. Bu sebepten aşağıda ilk olarak ‘Avesta’dan ve ona bağlı bulunan bazı dini kitaplardan anlaşılabilen hukuk fikrini, ondan sonra Yunan ve Roma müellifleriyle milli ananelerin verdiği farklı bilgileri beyan edeceğiz.

2. Mukaddes Kitaplardan kaynaklı hükümler: Bütün doğu memleketlerinde olduğu gibi İran’da da medeni hukuku ve ceza kanunu mezhebin bir tecellisinden başka bir şey değildir.

Tarihçi Herodot’un ifadesine itimat edilirse İran’da borçlu olmak büyük bir ayıptır. Elbette bunun manası örfün muamelatta halis niyet ve verilen söze riayeti talep etmesidir. Bir sözleşme hükmünün ihlal edilmesi bir suç olup ‘Avesta’ da bunun için ceza tayin edilmiştir. Bu vesileyle kanun koyucu akitleri kendisiyle oluşmuş olan maddelere göre altı kısma ayırıyor. Birincisi ‘kavl/söz’ ile oluşan anlaşmadır. İkinci derecede yemin yani ellerinin ayasıyla yahut ellerini sıkarak oluşan anlaşmadır. Diğer anlaşmalar bir koyun, bir öküzden, bir adam veya bir araziden ibaret bir rehin vermesiyle oluşur. Anlaşmanın üçüncü kısmında rehinin kıymeti üç istere kadar çıkabiliyor[6]. Dördüncü kısımda kıymetin en yükseği on iki isterdir. Beşinci kısımda beş yüz istere kadar yükselir. Bu adedin üstünde ki anlaşma altıncı kısımdan sayılır.

Bir akitle isticap eden kimse vecibesini icra etmezse ‘ceza’ adıyla bir 173 derece üstündeki kısımdan olan akdin kıymetini ifaya mecbur olur. Hatta bir haşiyede açıklandığına göre ödeme için bir müddet istemek bile akdi ihlaldir. Borcu ödemeye gücü olduğu halde uzatan kimse hırsızlık etmiş sayılır. 

Akitlerin aile ve akrabası taahhüdün icrasına kefil oldukları anlaşılıyor. Kendini ibra edene yemin dahi teminat makamında kullanılırdı.

Bir kimsenin diğerine taarruzu halinde kanun geçmiş hükümlere benzer olmak üzere derece derece artan bir ceza tayin ediyor. Bu taarruz farklı yedi dereceyi mutazammındır. Silahlanmış, sıçramak, vurmak, yaralamak, kan akıtmak, kemik kırmak, nihayet hissi izale etmektir. ‘Avesta’ bu fiillerden her birini beşten doksana kadar farklı kamçı darbesiyle cezalandırmıştır. Tekrarı durumunda ceza katlanır. Bir kamçı darbesi altı drahmı ile satın alınabilir.

Acaba Avesta’nın maksadı hakiki ceza tayin etmek midir? Yoksa mücerret tövbe kabulü için bir kefaret midir? İcra edilen incelemeden ikinci yön daha fazla muhtemel görülüyor[7].

Bu şekilde suçların ve cezaların farklı derecelere taksimi kadim bir usul olup İzlanda düsturunda harfiyen mündericdir[8].

‘Avesta’ gerçek durumun ‘manevi tecrübe’ yöntemiyle meydana çıkarılmasını kabul ediyor. Onun ima ettiği manevi tecrübe (Ordalı) zanlıyı bir müddet su içine batırmaktan yahut bir altın yüzüğü kaynar sudan çıkarmaktan ibarettir. Ateşle de manevi tecrübe yapıldığının eserleri vardır.

‘Avesta’da nikâhtan pek az söz edilmiştir. Yalnız çok eşliliği kabul ve biraderler ile hemşeriler arasında evliliği tavsiye ettiği görülüyor.

‘Avesta’ intikam hakkını da açıkça kabul ediyor. Kan bedelini ödeyecek olan kimse mümin ise diyeti kabul ediliyor.

174      3. Çeşitli bilgiler, İdare Usulü:Burada İranlıların hükümet usulünü tavsif edecek değiliz. Yalnız şu kadar söylemek isteriz ki bu hükümet, tebaasına son derecede baskıcı, derebeylik - zadegânlıktır.  Kiyanyan zamanında derebeyliğinin hükümdara bağlılığı pek kuvvetli iken Eşkaniyan zamanında pek azdı. O zamanlar İran’da hâkim millet olan Parsiler ihtimal ki amirane saltanat edecek derecede kuvvetli değildiler. Lakin Parsları yendikleri zaman iktidara gelen Sasani sülalesi daha müsait durumlar içinde bulundu. Büyük derebeylerini (Vasalleri) sıkı bir bağlılık altında muhafaza edebildi.

Ahali dört sınıfa taksim olunuyordu ki kehni (mobedler), zadegân, çiftçi, el sanatlarıyla uğraşanlardır. Ananeler, bu taksimi Zerdüşte kadar ulaştırıyor. Lakin çeşitli sınıflar arasındaki sınırları (Hint’de olduğu gibi) aşılmaz değil idi. ‘Usta’ kast usulünü tasdik etmiyor.

‘Dehkan’ denilip kendi arazilerinde ikamet eden zadegân, milletin esas kuvvetini teşkil eder. Onların altında çiftçiler bir çeşit köle halinde yaşardı. Bundan başka gerek esaret vasıtasıyla meydana gelen ve gerek borcunu ödeyemeyen borçlulardan ve özel vergilerini temin edemeyen fakirlerden meydana gelen birçok köleler vardı. Hatta anlaşıldığına göre köle azat etmek kanunen yasaktı.

Her derebeyi askeri hizmete mecbur olup kazasının fertleri başında hareket ederdi. Lakin mal bakımından kaza hakkı olduğu anlaşılmıyor.

Hâkimler ehliyeti denenmiş büyük memurlar olup ihtimal ki ‘Mobed’ler sınıfından alınırdı. Bunlar seyyar olup dolaştıkları yerde oturumlar akdederler ve önemli işleri şahin hükmüne tevdi ederlerdi.

4. Aile teşkilatı:İran’ın aile teşkilatı bütün Hint-Avrupa milletler nezdinde olduğu gibidir. Herodot’un ifadesinden anlaşıldığına göre Parisiler derece olarak eşit on kabileye ayrılmışlardır. Her kabile müteaddit ‘Cehnet’leri muhtevi olup bunlardan her biri bir isimle anılan bir ataya intisap ederdi. Velhasıl ‘Cehnet’ 175 birçok hanelerden oluşmuş olup bunların reisleri birlikte yaşayan şahıslar üzerinde pek büyük bir nüfuz icra ederlerdi. Aristo İran’da aile babasının karısı ve çocukları üzerinde icra ettiği iktidarı zalimane –tiranique- olmakla tavsif ediyor. Aşağıda görüleceği üzere bu iktidar yaşatma ve öldürme yetkisini bile içermekteydi. Hatta evlenmeyen, yani haneden ayrılmayan birader ve hemşireler de şamildi. Şu bağlılıkla beraber kadının evde saygın bir yeri vardı. Gerçi çok eşliliğe yol açıksa da hane dâhilinde meşru olarak yalnız bir kadın bulunurdu.

İran hukukunu diğer Hint - Avrupa kavimlerinin kanunlarından tümüyle ayıran özel bir durum vardır ki mahremler ve hatta birader ve hemşireler ve hatta usul ve füru arasında fuhşu yasaklamaktan başka tavsiye eylemesidir. Bu keyfiyeti inkâr veya dairesini sınırlamak için beyhude yere çalışanlar çok olmuştur. Lakin bu hal her devirde yetişen Yunan ve Roma tarihçileri tarafından tekrar ve İran tarihçileri tarafından da itiraf edilmiştir.

Kadın taliplisi tarafından satın alınırdı. Lakin bundan maksat kadının cariye olması değildi[9].

Kız babası veya akrabasından kendini evlendirecek olan kimse tarafından nikah esnasında kendisi için tayin edilen bir çeyiz malını beraber götürürdü. Bu, çoğunlukla uygulanan bir teamüldü. Firdevsi, bir sanatkarın dört kızını Behman şahla evlendirdiği halde hiçbir çeyiz almadığını fevkalade bir olay olmak üzere kaydediyor.

İslam fetihlerinden sonra yazılan eserlerde dahi bir ‘sabah hediyesi’ nin izi bulunur ki koca tarafından zifaf gecesinin ertesi günü kadına verilirdi. Miktarı bin ile iki bin gümüş akçe ile iki altın dinar idi. Bu teamülün eski olduğu anlaşılıyor. Bu durum şununla da teyit ediliyor ki eski Parisiler birlikte ikametle teyit olunmadıkça nikâhı tamam olmuş saymazlardı.

176      5. Nikâhın çeşitleri: Hint Parisilerinin kitapları aşağıda anlatıldığı gibi beş çeşit nikah sayarlar:

a) ‘Şah zen’ yani bir genç kızla evlenmektir ki meşru eş olur.

b) ‘Yogan zen’ dir. Bunda kadın ilk doğurduğu kocasının olmayıp belki erkek evlat terk etmeksizin kaybolan baba veya biraderinin oğlu sayılacağını evlenme anında şart kılar. O zaman kadın babasının terekesinden oğlu için bir pay alır ve çocuk on beş yaşına ulaşınca yeni bir nikâh akdi yapılır.

c) ‘Satar zen’ dir. Bunda dahi anılan şart mevcut ise de akraba olmayan 3. bir şahsın lehine bir miktar akçe vasıtasıyla dermeyan olunur.

d) ‘Şakar zen’ dir ki bir dul kadınla evlenmedir.

e) ‘Huda sak reyi zen’ dir ki ana babanın rızasının aksine olarak bir kimse ile evlilik yapan bir kızın nikâhıdır. Metinde ‘Nikâhın bu türlüsü cümlesinden daha şenidir.’ deniliyor[10].

Nikâhın dördüncü çeşidi olan bir dulla evlenmede bu kadının şayet ilk zevcinden çocuğu yoksa ikinci zevcinden doğan çocukların yarısı ilk zevcine ait sayılır. İkinci koca kanunun kendinden soyutladığı evladı geri almak için evlat edinmekten başka bir yola malik değildir. ‘Bunda heş’ de münderiç bulunan bu kaide Zerdüşte isnat olunmaktaydı. İhtimal ki daha eskidir: çünkü evlat edinme gibi, lehvira gibi bunun da menşei iptidai dindir. Atalara ibadetin bir neticesi ayılabilir.

6. Evlatlık ve Kardeşleştirme: Evlatlık Parisilerde yaygın bir teamüldü. Tarihçi ‘Pervekob’un açıklamasına göre silah teslim şeklinde tamamen askeri bir teşrifatla icra olunurdu[11].

177      Şehzadelerin büyük derebeylere verilmesi adetti. Büyüyünceye değin terbiyelerini bunlar deruhte ederlerdi[12]. Bu adet bir zamanlar bütün kuzey İskandinavya’da cari idi.

İranlılarda çok defalar iki savaşçının kardeşlik akdi yaptıkları görülürdü. (Güney Slavlar ve Arap yarımadası ahalisi bu gün dahi o yolda hareket etmektedirler).

7. Mülkiyet Hakkı:Mülkiyet hakkına dair pek az şey bilinmektedir. Parisiler sanat veya ticaretle meşgul olmayıp bunları kendi ihtiyarlarıyla Yunanlılara ve Yahudilere terk ederlerdi. Buna mukabil onlarda ziraat çok gelişmiş ve su sevkiyatı bilimi çok ileri gitmişti. İhtiyaç anında bizzat hükümet cetveller açardı. Lakin genellikle fertlerin teşebbüsüne terk eder yahut müteahhitlere verip yeni açılan arazinin istifadesini bir mükafat olarak beş batın için terk ederdi. Bir ziraat bankasından söz edilir ki son Sasani hükümdarlarından biri tarafından tesis olunmuştu.

Nehirlerin kenarlarında bulunan arazilerin durumları bir kanunla tanzim olunmuştu. Sahilin her iki tarafında yeri bulunan kimselerin nehirden tasarruf hakları bir atın bacağı görünmeyecek noktaya kadar uzardı.

Taşınmaz malların mülkiyeti ancak yazılı olarak naklolunurdu. Lakin kırk sene müddetin geçmesiyle de iktisap edilirdi. Buluntu mallar şaha aitti.     

8. Arazi vergisi:Arazi vergiye tabi idi. Bu vergi çok vakitler (bizdeki haraç taksim usulü gibi) ürünün aynen taksimi şeklinde toplanırdı. Hükümet ürünün üçte veya dörtte birini alırdı. Bu yöntem son Sasaniler zamanında (şüphesiz Romalıları taklit ederek) değiştirildi. İlk olarak genel bir emlak yazılımı icra edildi. Bu büyük muamele sonuçlanınca ürünün bir kısmını aynen toplama yöntemi terk edilerek ziraatın çeşidine göre sağlam bir tarife ile ortalama ürün 178 üzerinden hesap edilmiş değişmeyen bir nakdi irat alınması yöntemi konulmuştur. Vergi dört aydan dört aya birer üçte bir ödemek üzere tarh olundu. Ekilmeyen arazi vergiden muaf tutuldu. Kubad ile Hüsrev ve Nüşirevana isnat olunan şu ıslahat miladi beş yüz yıllarına doğru icra edildi. Bu ıslahatın icrası o vakitler arazi mülkiyetinin varlığıyla beraber son derecede taksimini gösterir.

Bununla beraber bu konuda ne türlü ıslahat icra edilmiş olursa olsun vergi pek ağır ve takibatı son derecede şiddetli idi. Vergi ödenmediği durumda arazi köylünün elinden alınır ve her kim vergiyi taahhüt ederse ona verilirdi.

9. Veraset:Veraset hakkında bilinen şeyler hep zamanımızda ortaya çıkan bilgilerden ibaret olup ‘Dadestan Dinpek’ kitabında münderiçtir. Lakin bu kitapta işaret edilen teamüllerin pek eski ve aslında sırf İran’la alakalı olduğunda şüphe yoktur. Çünkü bunlar İslami hükümlere muhalif olmaktan başka Hint-Avrupa ananelerine de muvafıktır. Bu kitapta vasiyetten, evlat edinmeden, vesayetten söz edildiği görülüyor. Vasiyetsiz veraset de tereke ölenin erkek ve evlenmemiş kız çocuklarıyla karıları arasında eşit olarak taksim olunur. Evlenmiş kızlarda ise babalarının malından aldıkları çeyiz verasette alabilecekleri hisseye karşılık sayılmıştır. Hayatta malının tümünü hibe etmek caizdir. Lakin vasiyet ancak ileride varis olabilecek şahısların cümlesine şamil olduğu ve her birine bir hisse verildiği surette muteber olur. İşte anılan metinden anlaşılan hükümler bunlardır.

10. Mallara ortak olma usulü:Rivayete göre Kubad zamanında ve arazi yazılımı zamanından az bir müddet sonra İran’da ‘Mazdek’ adında bir dini müceddit ortaya çıkar ve mallarla eşlerin eşitlik üzere taksimi (yani büyük çiftlikler ile derebeyleri haremlerinin taksim olunması) usulünü koydu. Bu mezhep süratle yayıldı. ‘Mazdek’ o derece kuvvet kazandı ki bizzat hükümdar onunla müzakereye girişmeye ve onun düşürmek istediği ileri gelenleri kendisine teslim etmeye mecbur oldu. Lakin çok geçmeksizin aksi tesir meydana geldi. Kubadın oğlu Kira Nüşirevanın yardımıyla nübüvveti 179 iddia olunan şahsın yalancılığına ikna edildi. Mezhebi ortadan kaldırıldı. Aileler yeniden teşkil olundu. Mallar eski sahiplerine iade edildi. Bu vakıa 528 senesine doğru vukua geldi.

11. Yazılı beyyine:Bütün doğu kavimleri gibi İranlılar yazılı beyyineye çok önem verirlerdi. (Yahudiler benzeri) onlar da akitlerini bükülmüş, dikilmiş ve büklüm üzere üç şahit tarafından imza edilmiş senetlere bağlarlardı. (Yine Yahudilerde olduğu gibi) bu senetler mahkeme edilmeksizin icra edilme yetkisini ve borçlu tarafından ertelenen bir tarihle satılan taşınmazlar hakkında takip yetkisini verirdi. Emlak yazılımının icrasından sonra taşınmazların mülkiyeti ancak bu şekilde tanzim edilmiş senetlerle naklolunabiliyordu. Taşınırların satışı ise (Yahudilerde olduğu gibi) satılan malın teslimiyle değil, belki parasının teslimiyle feshi mümkün olmazdı.

12. Kefalet ve Hakkını isteme:Pek ziyade eski olması itibariyle şayanı dikkat olan bir cihet de kefalete dair hükümlerdir. Alacaklı tarafından kefile borçludan önce müracaat edilmesi icap ederdi. Şu kadar ki kefilin asıl borçluya müracaat hakkı vardı. Talmut’ta “Bu sebebe mebni asıl borçludan bir rehin almadıkça kefil olmazlardı.” deniliyor. Bu durumda “Kefili araya koymanın sebebi nedir? Rehinin doğrudan doğruya alacaklıya teslimi daha kestirme olmaz mı?” diye bir soru akla gelir. Gerçi öyle ise de önceden meseleyi bizim gibi muhakeme etmezlerdi. Bir kefili, bir üçüncü şahsı araya koymak akitte bir asıl rükün sayıp olmaması durumunda asıl sorumluluk doğmazdı.

Borcu ödemeyi uzatan borçlunun kapısında alacaklının aç beklemesi hakkı da mevcut (olup hatta Hindistan’da ve İrlanda’da geçerli) olan eski teamüle İranlılarda da tesadüf edilirdi[13].

180      13. Ceza hükümleri: Ceza hukuku ‘kan davası’ esasına dayanmaktadır. Taberi’nin İranlılar bahsinde beyan edildiğine göre Şah Menuçeri tahta oturmasında asker ve ahaliye hitap ederken hükümetin genel esaslarını izah ettiği sırada şunları da söylüyor: “Eğer bir kimse haksız bir şekilde öldürülürse şah katili affetmemelidir. (şahların adalet ve hakkaniyeti bunu böyle icap eder.) Belki onu kısas etmelidir. Meğer ki kan davası hakkına malik olan akrabası (yani kendileri için kısas yapılanlar) katili affetmiş olalar.” 

            Yine son İran şahlarından Pervez’in ölümü zamanında “Babasının katilini öldürmeyen kimse piçtir.” demiştir.

            (Miladı 2. asırda yaşayan Suriyeli Bardezan’ın gözlemlerinde vuku bulan ve ‘Ezop’ tarafından kaydedilen şahadetinde açıklandığına göre Partlar ile Ermeniler arasında bu kural geçerliydi. Bardezan “Bu kavimlerde katiller bazen hakemler tarafından, bazen de katl ettikleri kimselerin akrabası tarafından öldürülürler.” diyor[14].)

            Katili takip ve kan davası hususunda bir ailenin fertleri arasında kefilleşme vardır. Eğer sulh olmak isterlerse diyeti onlar alırlar. Buna mukabil sorumluluk ve sulh bedelini ödeme hususunda da birbirlerine kefildirler. Hatta bir aile reisi devlet aleyhinde bir cinayet işlerse bütün aile fertleri kendisiyle beraber öldürülürler.

            İhanet, firar veya askeri hizmetlerden kaçınmak devlet aleyhine işlenen en büyük suçlardandır. Milli dinin terk edilmesi de idam cezasını gerektirir.

            Devlet aleyhine işlenen diğer cinayetler bedeni cezaları gerekli kılardı. Zanlı gözlerini, bir elini, bir ayağını kaybetmeye mahkûm olurdu. Lakin mahkumiyet daima aynen icra edilmezdi. Müsle cezası da şah tarafından müebbet hapis cezasına çevrilebilirdi.

181      Hırsızlık, çalınan malın değeri ne olursa olsun, iade edilmiş olsun veya olmasın, daima idam ile cezalandırılması gerekliydi. İşte Yahudi uzmanları şahadeti bu merkezdedir. Onlara ilave olarak “İran kanunu Yahudi şeriatının aksine olarak hırsızdan hırsızlık yapan kimseyi de bu suretle cezalandırır.” diyorlar. Bununla beraber bundan şiddetli bir cezanın harfiyen tatbik edilmiş olduğunu kabul etmek problemli görülüyor.

            14. Kan davası hakkının icra şekli: ‘Kan davası’ kaidesi İran’ın son zamanlarına kadar korunmuştur. Chardin diyor ki: Bir kimse diğerini öldürdüğü vakit muamele şu yolda cereyan ederdi. Ölenin akrabası dehşetli paganlarla mahkemeye gider. Daha fazla dehşet vermek için ellerinden geldiği kadar birlikte fazla kalabalık sürüklerler. Hâkim ‘Ne istiyorsunuz?’ diye sorar. Onlar “Kanunun icrasını, akrabamız falanı öldüren falanın kanını istiyoruz.” cevap verirler. Hâkim derhal onlara tasdik şekliyle vaat etmeye mecburdur. Bununla beraber eğer öldüren hayatını satın almaya muktedirse davacılarla müzakere ettirir. Onlara “Bu bir musibettir. Zanlı kefaret olmak üzere geri kalan ömrünü dervişlik veya münzevilikle geçirmek düşüncesindedir. Kederinden yarı ölüm haline gelen sefil bir köpeğin kanından ne istersiniz? Dünyada neye sahipse tümünü vermek istiyor. Size şu kadar veriyor.” denilir. Aile ile müzakere edildiği sırada yargıçlarla da müzakere edilir. Lakin davacılar katilin öldürülmesinde ısrar ederlerse hâkim nezdinde paganlarını iki kat artırırlar. Hâkim de aradan vakit geçirmek suretiyle etkilerinin hararetini teskin etmek için gücü yettiği kadar işi uzatır. Kolaylaştırmaya çalışır. Bir yönüyle ki zaten pek nadir olan şu öldürme durumlarında çok kere akçe ile işin içinden çıkılır. Bir kısmı akrabaya, diğer bir kısmı hâkime verilir. Lakin sulha asla razı olmazlarsa katil kendilerine teslim edilir.

            İran şahı bile bir defa davacılar ne kadar akçe isterlerse vereceğini vaat ederek saray erkânından öldürme suçunu işlemiş olan birini kurtarmak istediği halde başaramamıştır. Onlar kan talebinde ısrar ettikleri cihetle katil kendilere 182 yine teslim edildi. Ölenin karısı, annesi, kız kardeşi onu hançerle delik deşik ettiler. Kanını kaplar içine alarak asla sönmek bilmeyen ateşlerini teskin için her biri ağzına götürdü.

15. Muhakeme usulü:Katli ispat için şahadete müracaat olunurdu. ‘R. Rabbi’ adında bir Yahudi doktoru bu konuda diyor ki: Bir Nuh oğlu (yani bir müşrik) suçlandığı cinayetin vahametinden bile haberdar edilmeksizin akrabadan da olsa yalnız bir şahidin şahadeti üzerine yalınız bir hâkim tarafından idama mahkûm edilebilir. Lakin bir kadının şahadeti ile mahkûm edilemez. 

Şahadetin yokluğu durumunda hâkim işkenceye, hatta manevi tecrübelere (ordali) müracaat ederdi. ‘Avesta’da bir (ordali) dan söz edildiği yukarıda görülmüştü[15].

Muhakemede suçlunun geçmiş iyilikleri nazari itibara alınırdı. Hatta bunlar bir dereceye kadar cinayeti hafifletmeye sebep olurdu.

İran hâkimleri ilamlarına hükmü gerektiren sebepleri koymazlardı. Bir dereceye kadar tam yetki icra ederler ve bedene baskı uygulamasından geri durmazlardı. Talmud buna dair örnekleri gösteriyor.

16. Diğer durumlar:Yukarıda açıklandığı üzere İran’ın Araplar tarafından fethi ve ahalinin İslam dinine girmesi İran sülalesinin şahsiyetini tamamen izale edememiştir. Eski hukuka hatta müslümanlık zamanında ‘mahalli teamül’ adıyla devam edilmiştir. Takibata rağmen İran’da az olmakla beraber aileler Zerdüşt dinine sadık kalmışlardır. Hinde iltica eden firarilerin oluşturdukları cemaat de bahtiyarlığa nail olmaktan geri kalmamıştır. Bombay ve civarında yüz bine yakin Parisiı mevcuttur. ‘Avesta’nın ve Pehlevi dilinde yazılan diğer kitapların nüshaları onların nezdinde bulunmuştur ki bu kitapların bazıları Sasaniler zamanına kadar çıkmaktadır.

183      Bu Parisiler İngiliz idaresi altında kendilerine özel bir hukuku korumuşlardır. Bu durum 1865 tarihinde Hindistan yüksek meclisinden geçip münakehata ve vasiyet etmeksizin verasete dair bulunan iki teşri vesikasında görülmektedir. Vefat eden kadının kocasına veraset hakkı veriyor. Kızlara annelerinin terekesinden tam pay ve babalarının terekesinden dörtte bir pay veriyor.



[1]Büyük İskender fütuhatını Asya içlerine doğru ilerlettiği zaman Zerdüşt dininin mahvını emel edinerek nerede bir mukaddes kitap buldu ise mahvettirmişti. Bu suretle kitaplardan çoğu zamanımıza vasıl olamamıştır. Bunların eski varlıkları zamanımıza vasıl olan kitaplarda söz konusu edilmelerinden anlaşılıyor.

[2]‘Avesta’ iki kısma ayrılabilir.

Birincisi asıl ‘Avesta’ dır ki üç kısım içermektedir.

                a) Vendidad (Şeytanlara karşı yaratılan kanun) olup 22 fasıl veya kıtadan (kelemeş) ibarettir. Bunun en önemli kısmı Parisilerin Medeni kanunlarına özellikle mezhepsel kanunlarına dairdir. İlk iki kıtası İran kültürüne aittir. 19 kıtası Zerdüşt’ün masalını hikâye eder. 20-22 fasılları doktorluğun aslından söz eder ve hastalıkları savmak için formüller içermektedir.

                b) Vasbe’de (bütün üstatlar veya İlahlar) olup dini törenlere ait formüllerin kitabıdır. ‘Karda’ (kesmek) ismi verilen 23 fasla ayrılmıştır. Kurban takdimi sırasında çeşitli perilere yapılan münacatı içerir.

                c) ‘Yasna’ kurbanlık olup asıl kurbandan sözle 70 ‘hes’ (fasla) ayrılmıştır. Esas ve şekil olarak iki farklı kısmı içermektedir. Birincisi ‘Asıl Yasna’ dır. Sonra beş ‘Gata’ gelir. Bunlar gerek sarf kaideleri ve gerek sözlük yönüyle kitabın diğer kısımlarından farklı bir lehçede yazılmıştır. ‘Gata’ dan maksat bir ölçüde inşa edilen kasidelerin toplamıdır. ‘Gata’ lar Avesta’nın en eski kısımlarıdır. Kitabın her tarafında anılmıştır. Bu adeta bir ‘çekirdek’ hükmünde olup kitabın geri kalan kısımları onun üzerinde ve etrafında teşekkül etmiştir.

                El yazmalarında bu üç kitap bazen ayrı bulunur. O durumda Pehlevi tercümeleriyle beraber olur. Bazen de üçü bir yerde ve dini törenin gerektirdiği üzere bir diğeriyle karışık bir halde bulunur. Bu şekilde Pehlevi dilindeki tercümesi beraber bulunmaz. ‘Vendidad sade’ dinlenir ki sade yani ‘tercümesiz Vendidad’ demektir.

                İkinci kısmı ‘Hurda Avesta’ (yani küçük Avesta) dır. Bütün Parisilerin kullandığı bir dua mecmuasıdır.  Aşağıdaki dört kısmı içermektedir.

                a) ‘Peşt’ lerinde küçük Avesta ile birleştirilmesi mutat olmuştur. Halbuki onun kısımlarından değildir. Peşt kelimesi asıl olarak ibadet işi demektir. Son zamanlarda özellikle çeşitli izdilerin övme ve tazimine özgü yazılar için kullanılmıştır. Parisilerin itikadına göre her Amşasibandın ve her izdin öncelikle kendine özel bir ‘peşti’ vardır. lakin zamanımızda yalnız 20 peşt ile ‘behmen peşt’in bir kısmı kalmıştır. 

                Peştler Avestanı asıl esatir ve destan kısmıdır. Onlarla Firdevs Şehnamesinin sanatsal ananeleri arasında uygunluk vardır.

Ormazd tarafından Zerdüşt’e ve Zerdüşt tarafından Bahterimi hükümdarı Veyistapaya yapılan vahye nazaran ilk Avesta 31 nusuk yani kitaptan oluşmuş olup büyük kısmı Büyük İskender tarafından yakılmıştır. Onun vefatından sonra rahipler tahribattan kurtulabilen parçalarla ezberden bilineneleri toplayarak şimdiki mecmuayı oluşturdular ki ilk kitabın küçük bir kısmından ibarettir. Onun içerdiği 31 kitaptan yalnız biri tamamıyla kalmıştır ki ‘Vendidad’dır. (Grand Ansiklopedisi)      

[3]İşte Anketil du Peerron Aesta’nın el yazması nüshasını oralarda bulmuştur.

[4]Bu eser 9. asırda Pehlevi dilinde (yani Sasaniler zamanının kullanılan dilinde) yaılmış bir parisi kitabıdır.

[5]Talmudun bir çok yerlerinde Hz. Nuh’un çocukları güya ‘Rabb’ isminde bir haham tarafından yazılmış bir kitabından söz edilmektedir.  Rabbinoviç’in fikrine göre bu bir İran kanunlar mecmuası olması gerekirse de bu önermeyi teyit edecek hiç bir şey yoktur.

[6]İstir bir drahminin ¼’üdür.

[7]Sibkel bu cezaların terbiyesz hayvanları dövmek kabilinden olduğunu ve kefaret kabilinden bulunduğunu açıklıyor.

[8] Mi’yaru’l-Adale’ye bak.

[9]Malum olduğu üzere nikâh eski zamanlarda her yerde satış şeklinde icra olunurdu. Acaba bundan maksat babalık hakkını terk ettirmek miydi, yoksa kızı zapt için aileye verilmesi lazım gelen tazminatı ödeme miydi? Yahut daha doğrusu yalnız karşılıklı rıza ile akdin inikad edebileceği anlaşılmayan bir devrede tarafları birbirlerine bağlamak için kullanılmış gerekli bir vasıta mıydı? Burada bu yönlerin incelenmesine girişecek değiliz.

[10]Hinduların kanunlarında buna benzer bazı hükümler bulunursa da bu durum anılan metnin sonraki bir devirde Hintten alınmış olduğuna hükümetmek için bir sebep teşkil etmez.

[11]Bununla birlikte Istahar ‘Perse Polis’ şahı ‘Çozeher’ yedi yaşında bulunan Ardşibiri evlatlık edinir ve ona ‘Darab kerd’ hükümetini temin etmiş ise de bunda o kaideye riayet edilmeyip bu kouda bir senet tanzim olunmuş ve Istahar ahalisi şahit yazılmışlardır.

[12]Bu cümleden olarak Sasanilerden  Perdecer  ilk oğlu Behramgöri terbiye için Müazere meliklerinden Numan uğura tevdi etmişti.

[13]Sumner Maine’nin beyanına göre zamanımızda da bu teamüle riayet edilmektedir. Diyor ki “Bana beyan edildiğine göre bir alacağın aç kalmak suretiyle istihsali fikrinde bulunan kimse borçlunun kapısı önüne arpa ekmeye başlar ve danelerin arasına oturur. Bu rumuzun manası açıktır. Alacaklı parası ödeninceye kadar yahut arpa yetişip kendisine ekmek tedarik edinceye değin hiçbir şey elde etmeksizin o mahalde kalmak niyetinde olduğunu anlatmak istiyor.”

[14]İlave olarak şunu da beyan ediyor ki: Bir kimse karısını, çocuksuz biraderlerini, evlenmemiş kız kardeşlerini, oğlunu, kızını öldürebilir. Bunun üzerine bir ceza terettüp etmez. Bunun anlamı aile reisinin kendisyle birlikte bir evde yaşayan bütün şahıslar üzerinde egemenlik hakkının olduğunu beyan etmektir.

[15]Bu ispat vasıtaları kahramanlık masallarında görülmektedir. Keykavus şahın oğlu Siyavuş o ki annesi Sevdabe tarafından suçlandığı zaman büyük bir ateşi atıyla geçerek masumiyetini ispat etmişti.