9 Ocak 2017 Sayı 116
İSRAİL ŞERİATI - 1

NOT: Hukuk İlmi Tarihi, Mahmud Es’ad b. Emîn Seydîşehrî, Daru’l-Funün Hukuk Fakültesi Müderrislerinden, Isparta Mebusu, İstanbul – Matbaa-i Amire, 1332.

Bu metin yukarıda belirtilen aslı Osmanlıca olan eserden çevrilerek günümüz Türkçesine uyarlanmıştır. Bu çalışma Dr. Hasan Özket’in editörlüğünde  Ahmet Kırtekin tarafından çevrilmiştir.

Günümüz dünyasının siyasi ve iktisadı çalkantılarının anlaşılıp barışa evrilmesi için bu çalışmanın bilinçli bir şekilde incelenmesine inanmaktayız. Katkı sağlaması dileğiyle tartışmaya açılmıştır.

 

İSRAİL ŞERİATI

İçindekiler:


..İsrail şeriatının kaynakları

..Kitabı mukaddesten alınmış hükümler.

..Ceza hukuku: Özel İntikamın ilgası,

..Cezanın şahsiyeti.

..Eski örflerin beraber ilgasıyla beraber izlerinin devamı.

..Kan velisinin vazifesi,

..Taammüden katil ve taammüt olmadan katil,

..Katl aletinin esas alınması ve Kaseme usulü.

..İdam cezasını gerektiren diğer cinayetler.

..Kısas.

..Medeni hukuk, Aile hukuku, Çok eşlilik, Mahremler, Talak, Lehvira, odalık, babalık yetkisi,

..Kölelik,

..Veraset,

..Mülkiyet hakkı, mülke dair hükümler, Yubil senesinin hükmü, akitler,

..Muhakeme usulü.

..Nikâh ve çeyiz,

..Evlatlık edinme.

..Mübayaat (Satışlar),

..Borçlanmalar ve Değişimler.

..Ahdi Cedit kitabında mülke ait maddeler.

..Mişna ve Talmud tefsiri.

..İlki, kadınlar hakkındaki hükümler.

..Kadının özel malları ve çeyiz,

..Kız kaçırma.

..Hıtbe (Evlilik teklifi).

..İkincisi, Zararlara ait hükümler.

..Akitler ve Akitlerin icra edilmeyişinden doğan zararlar.

..Veraset.

..Senetler.

..Muhakeme usulü.

..Yunan nüfuzu.

..Yahudilerden Mağsub arazi hakkında alınmış tedbirler.

..Ticaret ve deniz hukuku,

..Ahbarın hilei şeriyeleri.

1. İsrail şeriatının kaynakları: Yahudilerin şeriatı bir hususiyet ortaya koymaktadır. Şöyle ki, milli bağımsızlıkları devam ettiği müddetçe bütün ‘Yazılı Kanun’ Tevrat’ın dört veya beş sifrından ibaret olup bu esfar şifahen menkul rivayetlerle tamamlanır ve içtihat ile tefsir edilirdi. Yahudi memleketinin Romalılar tarafından istilası, Kudüs-ü şerifin yıkılması, Yahudilerden büyük bir kısmın yok edilmesi ve kalanların etrafa dağılması anılan şeriatın artık genişlemesi ve gelişmesine engel olacağı zan olunurdu. Hatta Yahudi ‘kanun’un Kartaca kanunu gibi tamamen kaybolmasına bile ihtimal verilebilirdi. Halbuki iş tamamen aksine oldu.

Şöyle ki bu korkunç olaydan bir asır sonra Roma imparatorunun himayesi ‘Rabbi Yehuda’ isminde zengin bir Yahudi hahamı (120-194) Taberiye mekteplerini ihya ve Yahudi ruhani hükümetini iade etmesinden başka “Mişna” adıyla bir düstur düzenledi[1].

Mişna, yalnız Roma memleketlerinde değil hatta İran’da mukim bütün Yahudi cemaati tarafından derhal kabul edildi. Bütün mekteplerde okunmaya ve öğretilmeye başladı. Bu çalışmadan meydana gelen sonuçlar zamanın adeti üzere ‘Fetvalar’ şeklinde toplanıp ve yerleştirildi. Bu da Mişna’ya büyük bir dini nüfuz tevcih etti.

Ahbar ve hukuk ilim adamlarının fiiliyatta adeta (imparatordan -jus respondendi- almış olan) Roma müçtehitlerinin iktidarı derecesinde bir iktidar ihraz, ve yeniden hukuki kaideler ihdas etme yetkisini kazandılar. Bu suretle iki ‘Talmut’ meydana geldi ki biri “Kudüs Talmutu” diğeri “Babil Talmutu”dur, Ondan sonra Yahudilerin medeni hukuku artık dış etkilerden endişe etmeyecek derecede sabitlendi[2].

Yahudi mahkemelerin yetkisi pek sınırlı ve devamı belirsiz olduğundan bu hukuk teyit kuvvetinden hemen mahrum idi. Bununla beraber zamanımıza kadar devam etmiş ve esaslı değişime uğramaksızın yalnız ara sıra yeni teşrilerle şekli bir dereceye kadar yenilenmiştir. Bu teşrilerin en sonu 16. asırda ‘Karo’ adında bir İstanbul Yahudi’si tarafından meydana getirilen düsturdur. Bu düstur Fransız istilası zamanında Cezayir’de Yahudi cemaatleri arasında uygulanmaktaydı.

İsrail kanunu bu türlü durumlar içinde devam ve genişleyebilmesi için derin bir şekilde national/milli olması lazım geldiği halde anılan kanun sınırlamış/exclusif değildi. Sinagoglar, Yahudilerin ikamet ettikleri memleket kanunlarına itaat etmeleri ve bu kanunların emirlerini tümüyle şahsi ve mali hükümlerde tercih etmeleri gerektiğini daima tasdik etmişlerdir.

Yahudi hukukunda görülen bu fevkalade hayati kuvvet onun asaletine/originalité kaynak bakımından Musevî olmasına da atfolunamaz. Çünkü bunun ifade ettiği fikirler geçmiş zamanın kadim şeraitlerini doğuran fikirlerden o derece az farklılık göstermektedir ki bu durum insana hayret verir. Anılan hukukta yabancı ve hatta Yunan nüfuzu da hissedilmektedir.

Bu keyfiyetin sebebi dinde araştırılmalıdır. Medeni kanun her ne kadar mezhebi kanundan ayrı ise de onunla samimi bir surette bağlı durumdaydı. Dine metin bir şekilde dayanıp onunla parçalanamaz bir bütün teşkil ediyordu. Din ise Yahudi milletinin esasıdır. Beni İsrail Yahova’nın seçtiği bir kavmi olup memuriyetine kesin itikat vardı. Onun her türlü felaketlere göğüs germesi hep bu sebepten kaynaklanıyordu. Onların yerine diğerleri olsaydı mahvolmaları muhakkaktı. Kendi ilahı komşu kavimlerin mabutlarının ne derece fevkinde görülürse kendi kanunları da komşularının kanunlarına o derece üstün görülürdü[3].

Geçen ifadelerden anlaşılacağı üzere İsrail şeriatı kaynak itibariyle iki devre ayrılmıştır. Birincisi Kudsü şerifin Romalılar tarafından tahribine değin devam eder. Bunda kaynak kitabı mukaddes ile ananeler olup muhteviyatı ceza hukukuna dair bazı hükümler, sözleşmeler hükmünün ihlaline ait bazı kaideler, nikâha ait bazı uyarılar ile bazı yasaklar, ailenin teşkili ve hükümeti hususlarından ibarettir. Bu kitaplarda bazı adetlerin yalnız izlerine tesadüf edilmektedir. Adetler bile malum farz edilmiş ve mukaddes yazılı adetlerden söz etmeye dahi gerek görmemiştir.

İkinci devir Mişna ve Talmut ile açılır. Bunlarda hakiki bir teşri’, mükemmel bir kanun ve bazı hususlarda Roma müçtehitlerinin tefsirini andırır tefsirler müşahede edilmektedir. Bunlar büyük ehemmiyete haiz birer hukuk eseridir. Son zamanlarda kadar ruhani olmayalar için ulaşamazlardı. Bugün Fransızca tercümeleri onları her kesin anlayacağı bir duruma koymuştur. Gerçi bu tercümeler tamamen istenen uygun olmayıp ıstılahların karşılıklarını itiraz edilemeyecek bir şekilde tayin edememiş iseler de bir dereceye kadar yakınlık hasıl edenlere gerekli malumatı vermeye yeterlidir.  

Kitabı Mukaddesten Müstenbet Hükümler

2. Ceza hukuku - Şahsi intikamın ilgası:Bütün eski kanun koyucuların en birinci sözü ‘şahsi intikamın’ ilgası olmuştur. Aileler arasında iptidai durum savaştı. Nerede bir hükümet teşekkül ettiyse orta ve silahlı şeklini almıştır. Mahlûkatın tekvini bahsinde hikaye edildiğine göre Habil’in katlinden sonra Allah Kabil’e ‘zeminde kaçak ve serseri olacaksın’ dedi. Kabil ‘o halde her kim beni bulursa katledecektir’ dedi. Allah ‘Her kim Kabil’i katlederse ondan yedi kat intikam alınacaktır’ diye karşılık verdi. Allah ‘Her kim onu bulursa öldürmesin’ diye Kabil’in üzerine alamet koydu. Biraz daha ileride Kabil’in Firavun’dan iki kere katil olan ‘Lamek’ hakkında dahi biraz muğlâk ifadelerle aynı fikir tekrar olunuyor. ‘Kabil’in katli için yedi kat intikam alınırsa Lamek için yetmiş yedi kat intikam alınır’ deniliyor.

İntikam bütünüyle ilga olunmuş değildi. Belki alınmasını Allah taahhüt ediyor. Tufandan sonra Nuh’a karşı açık bir sözleşmeye girişerek “İnsan kanını insan elinden ve onu öldüren kardeş elinden talep edeceğim, her kim insan kanı dökerse mutlaka onun kanı dökülecektir. Zira insan Allah’ın sureti üzere halk edilmiştir.” diyor. (Tekvin 9, 5)

Geçen ifadelere nazaran “özel intikam” hem dinen hem kanunen yasaklanmış ve doğrudan doğruya toplum adına tatbik edilen kanuni cezalara çevrilmiştir.

Bu iki şekil arasında orta bir merhale vardır ki düşmanlığın sulh müzakeresi ile son bulması ve katilin kan bedelini (diyet) ödemesiyle sulha nail olmasıdır. Bu durumun (Araplar arasında geçerli olduğu gibi) henüz çobanlık hayatı sürdükleri sırada İbrahim zürriyeti arasında cari olmuş olması ihtimali vardır. Hatta onun içindir ki Tevrat’ın sıfrın sayımında “Katle müstahak olan katilin nefsi için diyet kabul etmeyesiniz. Zira mutlaka katl olunacaktır. (35, 31)” denilerek bu teamül de kaldırılmıştır.

3. Cezanın şahsiliği:Bundan başka “özel mübarezeler” yönteminin cari olduğu zamanlarda bir kabilenin bütün üyeleri arasında bir tekafül vardı. Bir kabile fertlerinden biri diğer kabile fertlerinden birini öldürürse ölenin akrabası katili ve elde edemedikleri durumda onun kabilesinden rast getirebildikler diğer birini öldürürlerdi. Tevrat’ın Tesniye sıfrında “Babalar çocuklar için ve çocuklar babalar için öldürülmeyecek. Herkes kendi günahı için öldürülecektir. (24, 26)” denilerek cezanın şahsiliği ilan edilmiştir.

4. Eski örflerin ilgasıyla beraber izlerinin devamı:Eski bir örfü ilga ile yeni kaide koyabilmek için kanun koyucunun itiraz kabul etmez bir nüfuza haiz olması yani (Hint’te, Mısır’da, Roma’da olduğu gibi) hem dini nüfuz hem de siyasi nüfuza haiz bulunması gerekir. İşte bunun böyle olduğu yukarıdaki yasaklarda kesin olduğu halde Yahudiler arasında kökleşmiş olan eski örflere mutlak surette galip gelinememiştir. Hala onlarda eski maslahat âdetinin izleri bulunmaktadır.

Bu cümleden olarak bir kimse hamile bir kadını darp edip de düşük olursa bakılır: Eğer kadın bundan etkilenerek vefat ederse darp eden idam olunur, vefat etmez ise darp eden hakemlerin tayin edeceği uygun bedeli öder[4]. Ve yine “Bir öküz boynuzuyla bir erkek veya kadını vurup öldürürse öküz mutlaka recim olunacak ve eti yenilmeyecektir. Ama öküzün sahibi zimmetten beri kalır (sorumlu tutulmaz). Lakin eğer öküz evvelden biri vurucu olup sahibine de haber verilmiş iken onu zapt etmediğinden bir erkek veya bir kadını öldürürse öküz recim olunup sahibi de öldürülecektir. Eğer üzerine diyet konulursa caninin fidyesi için ne miktar tayin olunur ise onu ödeyecektir. Eğer öküz bir köle yahut cariyeye vurursa onun efendisine otuz miskal gümüş verecek. Öküz de recim olunacaktır. (Çıkış 21).”

Bu ifadelerden öküz sahibinin bir diyet ödemesiyle hayatını kurtarabileceği, köle ile cariyede diyetin aynı olduğu ve her halde hayvanın recim edileceği, çünkü dökülen kanın yine kan ile ödenmesi lazım geldiği açıklanmış olur.

Ve yine “Bir adam nişanlı olmayan bir bakireyi aldatıp onunla yatarsa mutlaka mihrini tayin edip kendisine eş olmak üzere alacaktır. Eğer kızın babası ona vermekten kaçınırsa bakireler mihrine göre akçe verecektir. (Çıkış 22)”

Ve yine “Adamlar tartışırken biri arkadaşına taş yahut yumruk vurup, o, ölmeyerek yatağa düşerse kalkıp değnekle dışarıda gezdiği takdirde ona vuran sorumluluktan kurtulursa da iş göremediği zamanın bedeliyle ilaçlarının ücretini verecektir. (Çıkış 21)”

Levililer sifrının 27. babında Rabb’e yapılan adağın bedeli olmak üzere verilecek malların bir tarifesi vardır. Hür olan erkeklere, kadınlara, köle ve cariyelere yaşlarına göre başka başka bedeller tayin edilmiştir. Bu tarifenin prensipte başka yerlerde kullanıldığı ve kanun koyucunun insanın insana bedel vermesi usulünü ilga ettikten sonra bu bedeli insan ile Allah arasında ibka ettiği farz olunabilir. Ve bu farz akıl dışı bir şey olmaz.

5. Kan davası velisinin vazifesi; taammüden ve taammütsüz öldüren:Kan davası velisi daima ölenin en yakın akrabasıdır. Kanun ona katili takip hatta öldürme vazifesini yüklüyor. Lakin önceden hakem huzuruna sevk ederek iki şahidin tanıklığıyla iddiasını ispat etmek şarttır. İşte bu hüküm eski özel intikam kuralının bir izidir.

Dikkat çeken bir yön de şudur ki katilin kısasa mahkûm edilebilmesi ancak öldürmenin kasten meydana geldiğindedir. Ama kasıtsız katil dinen himaye altına alınmıştır. Bu türlü katillere sığınma yeri olmak üzere altı belde tayin edilmiştir. Üçü Şeria nehrinin bir tarafında, diğer üçü o bir tarafındadır[5].

Katil ihtiyarların huzurunda mazeretini ispat ettikten sonra o zaman mevcut baş kâhinin vefatına kadar orada kalacak. Ondan sonra kendi evinin bulunduğu beldeye dönecektir. Bundan maksat ölenin ailesinin üzüntüsünü teskin ve kan davası velisinin takibatını hafifletmek için yeterli olduğu farz edilen bir müddet esnasında onu memleketinden uzak bulundurmaktır.

6. Öldürme aletinin esas alınması ve kaseme yöntemi:İptidai kanun koyucuların zihni kuvvetleri mücerret öldürme mefhumunu ihata edemediğinden öldürme aletini esas aldıkları anlaşılıyor[6].

Sefer hazırlığı da bu yolda öldürme aletinden bahsetmektedir: “Bir kimse diğerini bir demir aletle veya ölüme sebep olabilecek bir el taşı veya ağaç aletle vurur veya itivermekle, ya kasten üzerine bir şey atmakla veya eliyle vurmakla öldürür ise katildir. Bu mutlaka öldürülecektir. Kan davası velisi katile rast geldiği vakit onu öldürsün. (35 bab)”

Daha az dikkate şayan olmayan bir cihet de kaseme usulüdür ki kendi arazisi üzerinde bir ölü bulunan bir kasaba ahalisini beraatlarını ispata mecbur tutmuştur. Tesniye’nin 21. babında açıklandığına göre ölünün etrafında bulunan şehirlere kadar olan mesafe ihtiyarlar ve hakemler marifetiyle ölçülür. Ölüye yakın bulunan şehrin ihtiyarları kahinler tarafından boğazlanan henüz işe koşulmamış genç bir ineğin üzerinde ellerini yıkayarak “Ellerimiz bu kanı dökmedi ve gözlerimiz görmedi.” diye yemin ederler[7].

7. İdam cezasını gerektiren diğer cinayetler:İdam icrası katle mahsus değildir. Aşağıda yazılı bulunan diğer bazı büyük cinayetlerde de icra olunur:

“İsrail’de güneşe, aya veya semavi ordulara ibadet edilir. Bu da iki veya üç şahidin şahadetiyle sabit olursa taşlarla recim olunur.” (Tesniye 17 bap)

“Yahova’dan başka ilahlara kurban kesen helak edilecektir.” (Çıkış 22). “Rabbin ismine küfür eden ve söven recim olunur.” (Levililer 24 bap)

“Adam çalan onu satmış olsun yahut elinde bulunsun öldürülür. (Çıkış 21 bap).

“Sihirbaz kadın ve hayvana yaklaşan kimse öldürülür.” (Çıkış 22)

“Bir kimsenin evlendiği kızda bekâret nişanesi bulamadı ise babasının evinde zina etmekle recim olunur. Bir kimse diğerinin nikâhlı eşiyle yatarken bulunursa ikisi de öldürülür. Bir kimse nişanlı bir bakire ile şehirde yatarsa kız feryat etmediği erkek dahi komşusunun eşini zelil ettiği için ikisi de recim olunur. Ama sahrada zorla yatmış ise yalnız erkek öldürülür. Çünkü kız feryat ettiyse de yardım edecek kimse bulunmadı.” (Tesniye 22)

8. Linç yöntemi:  Öldürme cezası daima bir hüküm gereği olarak icra olunur. Yalnız şirke teşvik eden yalancı peygamber müstesnadır. “Eğer aranızda bir peygamber veya rüya görücü kalkıp da size alamet verir ve bilmediğiniz başka ilahlara ibadet edelim derse onu mutlaka öldüreceksin. Onu öldürmek için önce senin elin ve ondan sonra bütün kavminin eli onun üzerine olarak taşlarla recim edesin. Zira seni esaret evi olan Mısır’dan çıkaran Allah’ın Rabbden idlal etmeye çalıştı.” (Tesniye 13. Bap). İşte Amerikalıların tatbik ettiği linç usulünün kökü Tevrat’ın bu fıkrasında müşahede edilmektedir.

9. Kısas:idam cezası bir genel kaidenin, yani kısas kaidesinin uygulamasındandır. Kısas cezası şahısların aleyhinde işlenen bütün cinayetlerde tatbik olunur bir genel kaidedir. “Göze göz, dişe diş, ele el, ayağa ayak, yanağa yanak, yaraya yara, bereye bere.” (Çıkış 21)

Kısas bedeni cezaların en eskisidir. Roma’nın 12 levha kanununda da vardır. Şu kadar ki anılan kanun hükmüne muhalif olarak Yahudi şeriatı yukarıda görüldüğü üzere kısasın diyete çevrilmesini kabul etmiyor.

10. Şer’î tazir:Kanuna aykırı her hareket için hakem 39 değneğe kadar dövdürerek tazir icra edebilir. “Kabahatli olanı hakem yatırıp huzurunda kabahatine göre hesap ile dövdürsün. Ona kırk değnekten fazla vurdurmasın.” (Tesniye 25)

11. Hüküm ve lanet sebepleri:İspat daima şahitlerle olur. Bununla beraber bazı durumlarda suçlanan yemin ile beraat edilebilir.

İlahi tecrübeler olmak üzere ancak bir durumda lanet usulü kabul olunmuştur ki bir kadının zina ettiğine şüphe meydana gelip de şahit bulunmamasıdır.

            “Kahin bir toprak kap ile kutsal su alacak ve evin döşemesinde olan tozdan o suya koyacak. Kadına yemin ettirip ‘Eğer seninle bir adam yatmadı ise lanet getiren bu acı suyun etkisinden beri olasın. Kocandan başka bir adam seninle yattı ise (o zaman kadına lanet yemini ile yemin ettirip) Rabb senin budunu düşürerek karnını şişirecek.’ diyecek. Bu lanetleri bir kitaba yazıp önce acı su ile mahvederek kadına içirecek. Eğer kocasına ihanet etmiş ise karnı şişip budu düşecektir.” (İdad 5).

İhtar/Uyarı: Yukarıda özetle tahlil ettiğimiz Musevi şeriat hükümleri hemen bütün ceza hukukunu teşkil eder. Görülüyor ki bunlar hep şahsa karşı meydana gelen tecavüzlere aittir. Ama mülkiyet hakkına karşı işlenen suçlar ancak geri isteme ile nakdi cezalar gerekir.

12. Medeni hukuk, Aile hukuku, Çok eşlilik, Mahremler, Talak, Lehvira, odalık, babalık yetkisi:İsrail oğullarında medeni hukuk hiç gelişmemiştir.

Aile teşkiline ait hususlardan Musevi şeriatı çok eşliliği ibka etmiş. Fakat dereceleri tayin olunan akraba ile sıhriyet bağı bulunanlar arasındaki nikâhı yasaklamıştır. Anneler, babaların nikâhlıları, kız kardeşler, oğulların kızı, kızın kızı, halalar, teyzeler, amca karıları, oğlun eşi, kardeşin eşi, eşin kızı, zevcenin annesi, zevcenin oğlunun kızı ve kızının kızı, iki kız kardeşin birlikte alınması yasaktır. (Levililer 18. Bap)

Talak/boşanma –répudiation- kocanın elindedir. Bunun için kadına bir boşanma yazısını vermekten başka yapılacak bir muamele yoktur. (Tesniye 24, 1). Koca boşadığını ikinci bir kocaya varmadıkça tekrar alabilir[8]. Ama ikinci bir kocaya varıp da ondan boşanır veya kocası vefat ederse ilk koca onu alamaz[9]. (Tesniye 24, 3)

Lehvira usulü (Hindistan ve Yunanistan’da olduğu gibi) Musevi şeriatında da geçerlidir. Kardeşlerden biri çocuğu olmadan vefat ederse kardeşi onun eşine yaklaşıp onu almaya mecburdur. Bundan olan ilk çocuk vefat eden kardeşin ismiyle yerine geçer. (Tesniye 25, 5-6) “Yehova Onana erkek kardeşinin eşine yanaş, ona kayın hakkını icra ederek kardeşine zürriyet peyda et, dedi.” (Tekvin 28) Eğer bir kimse kardeşinin eşini almaya razı değilse eş ihtiyarların yanına çıkıp “Kaynım İsrail’de kardeşinin ismini ibka etmekten çekiniyor. Bana kayınlık hakkı icra etmek istemiyor.” der. O kimse “Onu almaya razı değilim.” derse, kardeşinin eşi ihtiyarların huzurunda ona yaklaşıp ayağından pabucunu çıkarır ve onun yüzüne tükürerek ona hitaben “Kardeşinin evini bina etmeyen adama böyle muamele olunur.” der. Ona İsrail’de “Pabuç çıkarılanın hanesi” ismi verilir. (Tesniye 25, 7-9)

Nikâh usulünden başka bir de cariye istifraşı usulü –cancubinat- vardır ki derece bakımından onun altındadır. Cariye terk edilebilir. Yalnız, terk etmekle hürriyet kazanır. “Düşmanları esir ettiğinde kadınlardan güzel yüzlü birini görüp âşık olarak onu kendine eş almak istersen İsrailin elbisesini çıkarıp senin evinde bir ay matem tutsun. Sonra ona yaklaşıp kocası olasın. Eğer ondan hoşnut olmaz isen onu hür olarak salıversin. (Tesniye 21. Bap)

Çocuklar anne babanın yönetimine tabidir. Lakin bu yönetimin keyfi bir şekilde kullanmaya haiz olmadığı gibi sınırsız da değildir. Asi ve itaatsiz çocuk idamla cezalandırılabilir. Şu kadar ki mücerret baba ve annenin ortak şikâyetleri üzerine meydana gelen bir hüküm üzerine icra olunur. (Tesniye 21)

Çocuklarını molok –Moloch- adına kesmek veya kızlarını tezlil etmek yasaktır. Bütün Sami milletler nezdinde yaygın olan bu uygulamalar Yahudilerin nefret ettiği şeydir. “Neslinden molok için ateşten geçirmek üzere vermeyesin.” ve “Kızını fahişe ederek rezil etmeyesin.” (Levililer 18. Bap 21 ve 19. Bap 29)

13. Köle:Köleler İbrani ve yabancı olmak üzere iki türlüdür. Yabancı kölelerde kölelik ebedidir. İbrani köleler borcunu ödemekten aciz bulunan borçlularla sefaletten dolayı kendilerini satan biçarelerdir. Eğer efendisi Filistin’de vatan edinmiş bir ecnebi ise İbrani köle daima kendini satın alabilir veya başkasına aldırabilir. Her halde elli senede bir gelen ‘Yubile’ senesinde azat edilir.

Kölelerin durumunun oldukça mülayim olduğu anlaşılıyor. Çünkü her ne kadar ‘yubile’ münasebetiyle azat ediliyorlarsa da efendilerini terk etmek istemedikleri surette ne yapılacağına dair bir takım hükümler koymuştur. Bu durum efendilerini terk etmek istemeyenlerinin hayli fazla olduğuna delalet etmektedir. Köleyi efendisi cezalandırabilir. Lakin dövme sonucunda köle ülürse efendisi kendini katillikle suçlu kılar. Bu esnada sakat kalan köle hür sayılır. (Levililer 25. Bap 398-5 ve Çıkış 21. Bap).

14. Veraset:Eski kanun kızları verasetten tümüyle mahrum kılardı. Musevi şeriatı erkek çocuğun yokluğu halinde kızları varis kılıyor. Ölenin kızı da bulunmadığı surette terekesi erkek kardeşlerine, sonra amcalarına, sonra kabilesi içinden en yakın akrabasına, bütün akrabanın nihayetine kadar intikal eder. (İdad 27)

Erkek evladın büyüğü babasının terekesinden diğer kardeşlerinin hisselerine oranla iki kat hisse alır. Tesniye sifrında bunu haklı göstermek için “Çünkü kuvvetinin başlangıcı olmasıyla ağabeylik hakkı ona düşer.” (21. Bap 15-16) deniliyor. Kanun koyucu bu rüçhanın sebebini beyan külfetine katlanmakta ve bunun beş sifr fikirlerinden büsbütün farklı bir takım mezheplerin fikirleri üzerine kurulu olduğu anlaşılmaktadır.

15. Mülkiyet hakkı, mülke dair hükümler, Yubil senesinin hükmü, akitler:Kenan arazisinin fethinden sonra taksiminden ortaya çıkan mülkiyet hakkı adet olduğu şekliyle terk edilmesi mümkün olmayan durumdur. Yahova diyor ki: “Kesinlikle yer satılmasın zira yer benimdir ve siz benim yanımda garip ve misafirsiniz.” (Levililer 25, 23) Satım ancak tekrar satın almak, geri almak şartıyla olur. Bu şart en yakın akraba tarafından icra olunur ve bu türlü satış da sınırlı bir zaman için eser husule getirir. Çünkü elli senede bir ‘yubile’ senesi olur, o zaman bütün satışlar geçersiz olup herkes kendi mülküne döner. Bu kaideden surlu şehir içinde bulunan evler müstesna olup onların geri istenmesi için bir sene müddet tayin olunmuştur. Bu müddet geri istemenin geçmesinden sonra satımı feshi mümkün değildir. Meğerki ev bir leviliye ait ola, o halde yine feshi mümkün olur.

“Tarlanı altı sene ekesin ve bağını altı sene budayıp mahsulünü devşiresin. Yedinci sene rahat sebti yani rabbe sebt olsun. Yedi sene haftasının günleri kırk dokuz sene olacaktır. Bu ellinci seneyi takdis edip diyarda bütün ahaliye hürriyet nida edesiniz. Bu size yubil olup sizden her biri kendi mülküne ve sizden her biri kendi kabilesine dönecektir. Komşundan yubilden sonra olan seneler hesabınca satın alasın. Senelerin ziyadeliğine göre kıymetini çoğaltıp senelerin azlığına göre kıymetini azaltasın. Zira o sana ürününü hesabınca satar. Yer kesinlikle satılmasın. Biraderin fakir düşüp mülkünden satmış ise onun velisi biraderinin sattığının fidyesini versin. Ama velisi yok ise ve iktidarı olup fidye miktarını bulur ise sattığı seneleri hesap edip bakiyesini sattığı adama geri vererek kendi mülküne dönsün. Lakin geri almak için yeteri miktarı bulamaz ise yubilde mülküne dönecektir. Bir kimse surlu şehirde bir ev satacak olursa onu satmasından bir sene bitimine kadar fidyesini verebilir. Sene bitiminden fidyesi verilmezse satın alanda kesinlikle kalacaktır. Yubilde çıkmasın. Lakin etrafında suru olmayan köylerin evler diyarın tarlaları makamında tutulup fidyeleri verilebilir. Yubilde çıkacaklardır. Ancak levililerin şehirleri hakkında mülkleri olan şehirlerin evleri için levililer her vakit fidye verebilecekler. Biri levililerden satın alacak olduğunda mülkleri bulunan şehirde satılan hane yubil senesinde çıkacaktır. Zira İsrail oğulları arasında levililerin şehirlerinin evler kendilerinin mülküdür. (Levililer 25)

Satılan malın yukarıda yazıldığı üzere geri alınması akraba içindir.

Kanun mülkün aile içinde muhafazasını temin maksadıyla diğer bir yol daha kullanmakta yani varis olan kızların en yakın akraba ile evlenmesini emretmektedir: “İsrail oğullarının sıbtlarından mirasa malik olan kız zevce diye babasının sıbtından olanlara varsın ki miras bir sıbttan diğer sıbta intikal etmesin. (İdad 36 bap). 

            Tevrat’ta söz konusu olan akitler yalnız vedia, ariyet, rehin, malların kiralanması, hizmet kiralamasıdır. (Huruç 22) Satış akdi yukarıda görüldüğü üzere çoğu durumlarda bir vefa akdinden ibarettir.

İbraniler arasında faiz açıkça yasaklanmıştır. “Eğer kavminden yanında bulunan bir fakir ödünç verirsen ona muameleci gibi olmayıp üzerine faiz koymayınız.” (Huruç 22, 25)

16. Zararların tazmini:Mülk hakkını temin için kabul edilen davalar bir suçtan doğan zararı tazmin hakkında takibat şeklinde oluşur. Zorlama veya gafil avlamayla gasp suçu, hırsızlık suçu, bir kayıp eşyanın ve ilansız gizletilmesi suçu gibi. Gasp eden gasp ettiğini başta bir fazlasıyla iadeye ve kefaret vermeye mecburdur[10].

“Ve eğer bir kimse bir öküz veya koyun çalıp boğazlar veyahut satarsa bir öküze bedel beş öküz ve koyuna bedel dört koyun verecektir. Eğer çalınan diri olarak elinde bulunursa iki katını ödeyecektir. Eğer bir hırsız gece (suçüstü halinde yani) duvar delerken bulunur ve vurularak olursa onun için kan yoktur. Eğer üzerine güneş doğmuş ise onun için kan vardır. Çünkü tamamıyla eda edilebilirdi. Eğer bir şeyi yoksa o zaman çaldığı şey için satılabilirdi. (Huruç 22)

Yalancı şahit hırsız hükmünde olup çalınan malın iki mislini iade eder. Bir hata veya sebep sonucu olan zararların tazmini için bir genel kaide olmayıp yalnız füru kabilinden bazı hükümler zikredilmiştir. 

Bir adam komşusuna saklaması için akçe yahut eşya verirde o kimsenin hanesinde çalınırsa hırsız bulunduğu halde iki kat eda eder. Hırsız bulunmadığı halde ev sahibi komşusunun malına elini uzatıp uzatmadığı hakemler tarafından incelenir ve yeminiyle tasdik olunur. (Huruç 22, 7)

“Bir adam komşusuna koruması için ne olursa olsun bir hayvan teslim ettiği halde hayvan ölür yahut sakatlanır veyahut kimse görmeksizin düşman tarafından sürülürse komşusunun malına elini uzatıp uzatmadığına ikisinin arasında yemin icra edilir. Lakin eğer onun yanında çalındıysa sahibine eda edilecektir. Eğer yaralandı ise ispat için onu meydana getirecek ve paralanmasının bedelini eda etmeyecektir.” (Huruç 22, 10)

“Bir adam ödünç bir hayvan alıp da sahibi beraber değilken sakatlanır yahut ölürse mutlaka bedelini eda edecektir, sahibi beraber ise eda etmeyecektir. Eğer kira ile tutmuş ise ancak kirasını verecektir.” (Huruç 22, 14)

Zararın tazmini esası, ziraat ve yangın zararlarına[11] ehli bir hayvanın sebepli olarak katli hususuna[12] yahut bir anlaşmazlık esnasında bir adama tokat vurulmasına[13] dahi tatbik ediliyor.

17. Muhakeme usulü:Dava hakemlere arz olunur. Hakemler her şehrin kapısında oturum akdeden ihtiyarlardan ibarettir.

Hüküm haciz suretiyle icra olunur. Lakin haciz icrası için borçlunun ikametgahına alacaklı dahil olamaz.  “Komşu ki bir şey ödünç verir isen rehinini almak için onun hanesine girmeyesin sen hariçte dur ödünç verdiğin kimse dahi rehini sana çıkarsın.” (Huruç 24)[14].

Borçlunun hububat öğütmeye mahsus el değirmenini ve elbiselerini haczetmek yasaktır. “Bir kimse değirmeni yahut üst taşını rehin almasın zira hayatı rehin almış olur.” (Tesniye 24, 6) Eğer komşunun elbisesini rehin için alırsa onu güneş batmadan önce ona geri versin, zira o onun tek örtüsüdür, ne üzerinde yatsın? (Huruç 22, 26)

18. Nikâh ve çeyiz, kız kaçırma:Tevrat’ta nikâh hakkında açık bir hüküm yoktur. Bununla beraber nebiler zamanında kadınların satın alınması usulü geçerli idi. Hz. Yakup Laban’ın kızı Rahil’i almak için onun yanında yedi sene hizmet etmiştir. (Tekvin 29, 15) Gerek Rahil ve gerek hemşiresi Leya babaları Laban’ın kendilerini sattığını tasdik ediyorlar. “O bizi satıp pahamızı dahi külliyen yediği için onun indinde yabancı sayılmadık mı? dediler.” (Tekvin 31, 15). Hz. İshak Rebeka’ya evlendirmek için biraderleriyle validesine Elyazar tarafından büyük hediyeler verilmiştir. Lakin Rebeka’ya da başkaca hediyeler verilmiş ve Rebeka nikâha razı olmuştur[15].

Kızları teçhiz etme âdeti İbraniler arzı makdise yerleştikten sonra onların içine girmiş ve yayılmıştır. Bu suretle onlar mahrum oldukları irsi paylarının muadilini çeyiz adıyla alırlardı[16].

Yeşuun halifesi Kalbek’in kızı Akse babasından kurak bir yer almıştı. Kocası Atonyel’in teşvikiyle babasından su pınarları istedi. O da yukarıdaki pınarlar ile aşağıdaki pınarları verdi. Bu olay eski ahit kitaplarında iki yerde hikâye edilmiştir. (Yeşu 15, 17-19 ve Hakemler 1, 14-15).

Bu ifadeler Fekar zamanında çeyizin oldukça bir önem kazandığını ispat ediyor. Gerçekte bu olay emsal teşkil edip gerek nikâhtan önce ve gerek nikâh esnasında baba tarafından kıza çeyiz verilmesi meşru kılınmıştır. Genç Tobie’nin evliliğinde kızın babası Rağil damadına mevcut mallarının yarısını hayatında hibe etmiş diğer yarısını da vefatından sonra verilmek üzere vasiyet etmiştir.

İşte nikâh hakkında çoğunlukla bu yolda muamele yürütülürse de devamlı ve yaygın değildi. Bu cümleden olarak (Hindistan’da nikâhın sekiz meşru şekilleri olup Yunanistan ve Roma’nın kahramanlık devrine ait hurafelerinde birçok eserler bırakmış olan) kız kaçırmak suretiyle evlenmeye hakemler kitabında bir kere tesadüf ediliyor. Bu olay da Bünyamin sıbtının bakiyesine soylu kızlarını kaçırıp kendilerine eş yapmak için İsrail oğullarının ihtiyarları tarafından müsaade olunmuştur. (Hakemler 21. Bap)[17]

19. Evlatlık:Evlatlık meselesi eski şeriatların çoğunda önemli bir yer işgal ettiği halde Yahudiler nezdinde hiçbir eserine tesadüf edilmez. Gerçi Ester kitabının ikinci babında beyan edildiği üzere Ester’in baba ve annesi vefat etmiş olmak hasebiyle Mordohay tarafından kızlığa kabul edilmiş ise de bu tek bir fiilden ibaret olup kanuni sonuçlar doğuran bir müessese değildir. Kolaylıkla anlaşılacağı üzere Yahudilerde atalara ibadet mevcut olmadığından (Hindular ile Yunanlılar ve Romalılar nezdinde o kadar önemli olan) evlatlığı kabul etmedikleri gibi kurbanlık ve hediye ile de meşgul olmamışlardır.

20. Satışlar:Yahudilerin sözleşmeleri elde edilememiştir. (Bu gibi eseler ancak Mısır, Asur, Yunanistan taraflarında bulunur.) Bu sebepten aşağıda Tevrat kitaplarında bulunan bazı işaretlerle yetinmeye mecbur olunmuştur.

Zamanımıza ulaşan en eski satış muamelesi Tekvin sifrinin 23. babında söz konusu olan satıştır ki Sare’nin vefatından sonra Hz. İbrahim kabir yapmak üzere bir tarlayı içinde bulunan bir mağara ile beraber satın almış olmasıdır. Hz. İbrahim öncelikle bu tarla kendi arazilerinde bulunan Het -Héthéens- kabilesine müracaat etti. Kabile razı olduktan sonra tarlanın sahibi Efron bin Suher ile şehrin kapısında toplanan kabile muvacehesinde pazarlık yaptı. Para olarak kararlaştırılan 400 miskal gümüşü yine kabile muvacehesinde meydana koyup ödedi.

Ve yine Tekvinin 33. babında beyan edildiği üzere Hz. Yakup yüz parça gümüş bedeline bir tarla satın aldı. Orada bir mezbaha yaparak ona “İbil-elvaha-İsrail”[18] ismini verdi. (33, 19-20).

Para daima gümüş olarak ödenmezdi.

‘Rağus -Tuth-’ kitabında başka bir türlü satış zikrediliyor ki aileye ait bir mülkün satışıdır. Şöyle ki Naomi kocası Elimeléch ile iki oğlu Chélion ve Mohlon’u kaybediyor. Onlara ait arazi ile Chélion’un Rağosi velisi Boğaza teklif ediyor. Boğaz bu teklifi kabule amade olduğunu söylüyor fakat “Benden daha yakın veli vardır.” diyor. (3. Bap 13) Şehir kapısına çıkıp oturuyor. O sırada onun veli dediği kimse geçiyordu. Boğaz ihtiyarların huzurunda iki pazarlığı teklif etti, lakin veli reddetti. “İsrail’de önceden velilik ve mübadele hususunda her şeyi sabit kılmak için şu adet vardır ki bir adam kendi hakkını terk ettiği zaman geçerli olması için ayakkabısını çıkarıp öbürüne verirdi. Bu bile İsrail’de şehadet idi. Bu sebepten Boğaz veliye ayakkabınızı çıkarınız dedi. Veli derhal ayakkabısını çıkardı. Boğaz ihtiyarlara ve bütün kavme siz bunun şahidisiniz ki Elimeléch’in her nesi varsa ve Chélion ile Mahlon’nun her neleri varsa Naoman’ın elinden satın aldım. Ayrıca Mahlon’un eşi Moabiye Rağosu ölenin ismini kendi mirasında ibka etmek ve ölenin ismi kardeşlerinin arasında ve mekânının kapısından mahrum olmamak için kendime eş olmak üzere aldım, siz bunun şahidisiniz, dedi. Bütün kavim ile ihtiyarlar şahidiz, dediler.” (4. Bap).

Evlenme ciheti müstesna olmak üzere yukarıdaki olaylara benzer diğer bir durum da ‘Ermiya’ bir tarla satın alır. Bu muameleyi kitabının 32. babında şu şekilde hikâye ediyor: “Ve Rabbin kelamına göre amcamın oğlu Hanaméel hapishanenin avlusunda yanıma geldi. Bana, rica ederim Bünyamin diyarında vaki Anathoth’da bulunan tarlamı satın al. Zira veraset hakkı senindir. Kendin için satın al, dedi. Ben de bu Rabbin kelamı olduğunu bildim ve amcamın oğlu Hanaméel’den Anathoth’ta bulunan tarlayı satın alıp ona akçeyi on yedi miskal gümüş olarak ölçtüm ve şahitler huzurunda bir hüccet yazıp mühürledim. Gümüşü terazi ile tarttım gerek kanun hükmü gereğince mühürlenen mülk hüccetini ve gerek açık olanı aldım. Ve mülk hüccetini amcamın oğlu Hanaméel’in gözü önünde cihetinde isimleri yazılı olan şahitler ile hapishanenin avlusunda oturan Yahudilerin hepsinin gözleri önünde Baruk bin Nerya bin Mahaseja’ya verdim. Onların gözleri önünde Baruk’a tembih edip İsrailin Allah’ı askerlerin Rabbi böyle buyurur. Hüccetleri yani bu mühürlü mülk hücceti ile bu açık hücceti al ve çok zaman durmaları için onları bir toprak kaba koy dedim.”

Bu ibareyi şarihler tamamen izah etmemişlerdir. Bunun iyice anlaşılması için o devirde senetlerin düzenlenmesi hususunda kullanılan usulü ve şahitlerin ifa ettikleri vazifeyi nazarı itibara almak lazımdır. Senet tarafların arasında (burada satan ile müşteri arasında) düzenlenirdi. Sonra papirüs yaprağı yahut deri katlanırdı. Taraflar şahitler huzurunda onu imzalardı. Şahitler de açık kalan yere imza koyarlardı. Bu şekilde şahitler sözleşmenin şartlarını bilmezlerdi. Yalnız tarafların hüviyetini ve mühürlerini koyduklarına şahitlik ederlerdi. Bu durum adeta zamanında gizli bir vasiyetname tanzimine benzer ki gerek noter ve gerek şahitler senedin içeriğini bilmedikleri halde zarfın üzerine imza ederler[19].

21. Borçlanma ve Tahviller:Doğuda geçerli adetlerin benzer satış senetleri özel değildir. Bunun bizim ‘ticari senet ve tahviller’ ismini verdiğimiz borç senetlerinde de bu benzerlik görülür. Bu türlü tahvillerin kullanılması pek fazla yaygın ve tedavülü pek revaçlı idi. Borçlu ancak senedin iadesi halinde borcu ödediği cihetle fiilen hamili kim ise borç ona tesviye olunur[20].

Yahudiler[21] bugünkü gibi önceki zamanlarda dünyanın birinci bankerleri idi. Sameriye’nin ve Kudüsün tahribinden sonra etrafa dağılmaları muamelatta meydana gelen bu hareketi durmayıp bilakis onun için başkaca bir teşvik haline geldi. Hz. Yusuf Firavun’un maliye bakanı olduğu gibi Danyal Buhtu Nasr’ın, Mordohay Kasaraksas’ın maliye bakanı idiler. Babil’de Suzan’ın kocası “Yuvakim” ile Tobi, yine Tobi’nin dostları olup Akbatanda bulunan ‘Rağil’ ile Rağes’de bulunan ‘Ğabil’ hem servetleri hem de takvaları ile övgüyle anılmaktadırlar.

Tubi tarihi o devirde bir borcun ödenmesinin ne şekilde gerçekleştiğini gösteriyor. ‘Ğabil’ tarafından Tubi lehine imzalanmış bir borç senedi vardı. Tubi senedi iade ile akçeyi teslim alma için oğlunu “Ğabil” nezdine göndermek istedi. Oğlu “Pekâlâ gideyim. Fakat ne Ğabil beni tanır ne de ben Ğabil’i tanırım. Ona ne delil göstereceğim?” diye itiraz etti. Tubi cevabında “İşte şu Ğabil’in senedidir. Bunu ona gösterirsin o da akçeyi sana verir.” dedi. Tubi zade yolculuk esnasında ‘Rağil’un evinde kalıp kızı ile evlendirdi. Sonra rehberi ‘Refael’ yanına Rağil’in hizmetçilerinden dört kişi ile iki devesini alıp Rağse kadar gitti. Ğabil’i bulup senedini iade ile akçeyi aldı.

Menfa’dan döndüğünde Kudüs pek kalabalık bir çarşı ve büyük bir iş merkezi haline geldi. Yahud’un etrafı âleme yayılması ve yeni mabuda gelen ziyaretçilerin hareketi düzenli ve güvenli haberleşme araçları teşkil ediyordu.

22. Sarraflık işlemleri:Heşmani meliki Asmonéens zamanında Yahudi bankerleri büyük işlemlere girişirlerdi. Özellikle hükümdarane ve hatta bazı kere kaybettiği hükümetini elde etmek veya Roma’da hükmü geçerli olan bazı zevat kazanmak isteyen azledilmiş hükümdarlara, azledilmiş valilere akçe kredi verirlerdi. ‘Tiber’ zamanında ‘Tetrarak Ağrebiya’nın hikâyesi örnek olarak verilebilir. Ağrebiya imparatorluk hazinesine üç yüz bin drahmi borçlu olup sürenin bitiminde borcunu ödeyemediğinden yalnız kendi imzasıyla Batlamyus’tan görünürde yirmi bin ve gerçekte on yedi bin beş yüz drahmilik bir kredi antlaşması yaparak firar etti. İskenderiye’ye ulaştığında Feylon isimli filozofun babası ‘Alabarık Aleksander’ isminde diğer bir Yahudi’yi buldu. Roma’ya dönmek için ondan iki yüz bin drahmi kredi almak istedi. ‘Aleksander’ vaki talebi reddetti. Lakin Ağriba’nın eşine ve onun taahhüdüyle beş Talants avans yapmaya razı oldu. Geri kalanın (170 000 drahmi) Pouzzoles’in ödemesi şart kılındı. Ağriba Pouzzoles çıktığında sonraları Caligula ismiyle imparatorluk makamına yükselen Gayus’un babası Antonyon’dan üç yüz bin drahmi, sonra Sezarın azatlısı Tallus isminde samirili bir bankerden bir milyon drahmi kredi aldı. Tarihçi yusuf’un beyanına göre Ağripa, Gayus’un dostu olup Velyelkene iade edilmiş ve borçlarını tamamen ödemiştir. Yani Yahudi bankerleri akçeleri kaybetmemişlerdir.

23. Ödünç/emanet evi:Kudüs’te de Yunanistan ile doğunun diğer yerlerinde olduğu gibi sözleşmelerle borçlanma senetlerin korunmasına ait genel bir bina mevcuttu. Bu kurum yalnız bir ‘Ödünç/emanet evin’den ibaret olmayıp gerçek bir ticaret borsası vazifesini de yerine getirirdi. Burada senetler satılıp alınır, herhangi bir mahal üzerine herhangi bir vade ile akçe tedarik olunurdu. Yine Yusuf’un rivayetine göre büyük Yahudi ihtilalı hengamında Kudüs Ödünç/emanet evi dairesi ayak takımının gösterisiyle yandı. Savaşın bitiminden sonra böyle bir hadisede Antakya’da meydana geldi. Senetlerin kaybolması borçluların beraatını getirdi. Bu ihtilallar alışılan neticesini meydana getirerek Yahudi kavminin en zengin ve en zeki şahıslarını Roma hükümetine tekrar bağladı.

24. Ahdi Cedit’te konulmuş fıkralar:Yusuf’un bu rivayetleriyle Ahdi Cedit kitaplarında münderiç bazı fıkralar mukayese etmek faydadan uzak değildir. Anılan fıkralarda sarraflardan[22] sadakatsiz bir kethüdanın yenilediği senetlerden[23] tahsili talep olunan borçlardan[24] ve borç için hapsedilen borçlulardan[25] söz edilmiştir.

Pavlus Kolosililere yazdığı risalede (2,14) “Ve bize karşı olup bize muhalif olan düzenleme yazılarını silip edilip haça dahi mıhlayarak onu ortadan kaldırdı,” diyor. Beşer nevinin borcundan biri olduğunu ve Rabb onların senedini imha ettiğini gösteriyor.

25. Ahdi Cedit kitaplarında mülke dair fıkralar:Yeni Ahit kitaplarında mülkiyet hükümlerine dair iki fıkra görülmektedir ki açıklamaya değerdir. Birinci fıkra Resullerin işlerinde (5, 1) bulunur. “Hananiya karısı Sefira ile birlikte bir mülk satıyorlar. Parasından bir miktarını saklayıp geri kalanını resullerin ayakları yanına koyuyorlar. Bu cürümlerine binaen ikisi de vefat edip cezalarını görüyorlar.” Bu fıkrada dikkat çekmek istediğimiz yön Sefira’nın akitte aracı olmasıdır ki gelecekte görüleceği üzere kocası tarafından verilen mehir (ketube) sebebiyle mülkte ipotek hakkı olduğunu gösteriyor.

İkinci fıkra Luka İncilin 15. babında (11, 13) münderiç meşhur müsrif çocuk temsilinden alınmıştır: “Bir adamın iki oğlu varmış. Küçüğü babasına ‘Ey baba! Ortak maldan bana kalacak payı ver.’ demiş. O da malları onlar arasında paylaştırmış. Çok geçmeden küçük oğlu malını toplayıp uzak bir diyara gitmiştir.” Bu fıkradan da mülkün başlangıç şekli olan eski aile şirketi anlaşılıyor. Çocukların taşınmasıyla bu şirketin münfesih olduğu ve çocukların ortak mallardan hisselerini alıp uzak yerlere giderek yerleştikleri anlaşılıyor.

Gerçi bu fıkraları her gün okuyan nice kimseler onların hukuki manasını derinlemesine incelemeye lüzum görmeksizin hızlı hızlı okuyup giderler. Lakin bu mana hukuk erbabının nazarı dikkatinden vareste kalmamıştır. Anılan fıkraların hukuk noktai nazarından faydası ahlak ve iktisada ait faydasından az değildir.

Uyarı:Önceki anlatımlarda Kudüs’ün Romalılar tarafından tahribine değin yürürlükte bulunan Musevi şeriatın asıl sınırlarını anlatmaya çalıştık. Bu hükümlere bazı inzibat ve hayırlı tedbirler ilave olunursa bütün Musevi şeriatı bir bakışta kuşatılmış ve sıfatı tayin edilmiş olur. Anılan şeriat sıkı bir mecmua heyeti, bir bütün teşkil etmeyen az sayıda bazı kurallara indirgenir. Gerek Brahma düsturlarıyla ve gerek Yunan hukukuyla ve özellikle Atina hukukuyla pek büyük benzerlikler gösterir. Bazı hükümlerinde fikir ve hislerin ortak kaynağından hareketle oluşturulduğu zannediliyor. Bu ortak kaynak Aryan kavimlerine bütün örflerini ilham ettiği gibi burada da büsbütün başka bir yerde Sami sülalesine mensup bir kavimde görülüyor.

Bu şeriatın derin bir dini his ve ahlaktan mülhem olduğu ve kendinden önce cereyan eden ve komşu kavimler nezdinde devam eden durumlara nispetle büyük bir gelişme gösterdiği inkâr olunmaz. Lakin anılan müesseselerin kendine mahsus olup eski kavimlerden hiçbirinde bulunmadığı da iddia edilemez. Yoksa araştırmacı, olan olayların inkârına mecbur olur.

Beş sifrın hangi tarihte yazıldığını incelemek bu makama ait değildir. Lakin Tablosunu bize gösterdiği müesseseler pek eski olup her hangi bir merkezi hükümetin oluşum zamanına rastladığı tasdik edilebilir. Bir aileler zümresi halinden henüz çıkıp bir millet haline geldikleri ve yeni bir devlet kurdukları zaman bütün kavimlerde bu kurumların örnekleri görülür.

Anılan şeriat öyle hayalet kabilinden bir şey, yani maziye ait bir kabul de değildir. Musevi kuralları içinde İbranilerden başka kavimler nezdinde gerçekten amel edilmemiş hiçbir kanun yoktur.

Bu kanunların en eskisi İdad sifrının 35. babınca okunan kanundur ki arazinin paylaşılmasına ve taammüdsüz öldürmeler için altı beldenin sığınak ittihaz edilmesine ve katillerin cezasına dairdir.

Musevi şeriatının ‘kanun’ kısmı hakkında geçen ifadeler örfler hakkında da tamamen geçerlidir. Bir kanun ne kadar kısa ve eksik olursa örf ve içtihatla ikmal edilmeye o kadar muhtaç olur.

Mişna ve Talmut

26. Paylaşma:Mişna büyüklük bakımından bir birine eşit altı kısma ayrılır. İlk evvelki kısımlar ile son iki kısım mezhep ahkâmına münhasır ‘Levililer’ sifrının genişletilmesinden ibarettir. Lakin üçüncü ve dördüncü kısımlar medeni ve ceza hukuklarından bahseder ve dikkat çekicidir. Biri ‘kadınlar’ diğeri ‘zararlar’ adı altında. Kadim kavimlerin çoğunda olduğu gibi Yahudilerde de bütün medeni hukuk biri aile teşkili, diğeri mülkiyet hakkının korunması olmak üzere iki başlıkta toplanabilir.

27. Kadınlar hakkındaki ahkâm:Kadınların satın alınması âdeti çok geçmeksizin İsrail şeriatından kalkmıştır. Bununla beraber iki cihet devam etmiştir: 1. Kadın kendi üzerinde velayeti olanlar tarafından verilmek lazım gelir[26]. 2. Kıza talip olan talip olduğu kızın eline bir yüzük veya bir miktar akçe verilmesi suretiyle nikâhı tamamlar. Bu sırada ona ‘Sen bana özgüsün.’ yahut ‘Sen benim eşimsin.’ der[27]. Lakin kadının eline konulan akçe ve saire Hıristiyanların nikâh mezheplerinde olan nikâh akçesi gibi bir remizden başka bir şey değildir.

Bu mücerret durum tarafların karşılıklı rızalarından bir sözleşme oluşturulmasına ve görevler tesisine yeterli olmadığı ve hangi durumda olursa olsun bir pey yani teslimi gerekli sayılan zamanlardan kalma bir hatıradır. Bundan başka kadın, rızası bulunmaksızın evlendirilemez, onun rızası antlaşmanın olmazsa olmazlarındandır[28].

Bu şekilde kadının eline konulan yüzük nikâhın meydana gelmesi için yeterlidir. Lakin bundan başka bir şekil daha vardır ki Hz. Musa zamanında beri bilinmektedir. Gittikçe kullanımı genelleşti ve nihayet Mişna’ya bir kural olarak girdi. Bu da koca tarafından bir yazılı beyine vasıtasıyla bir “mehir” tayin etmektir. Buna ‘Ketube –Khetouba-’ ismi verilir. Mişna ve Talmut zamanında bunun en az derecesi bekar için iki yüz zoz (zouze yani dinar/denier) dul için yüz zoz idi. Nikah devam ettiği sürece eş bunu ödeyip ödememekte muhtardır. Lakin koca vefat eder veya eşini boşarsa ‘ketuba’ ödenmesi gerekir. Kadın onu kocanın malından alır.

Açıklama:Geçen ifadelerden anlaşıldığı üzere burada söz konusu olan ‘ketuba’ Yunan veya Roma’daki çeyize asla benzer değildir. Çünkü mehir nikâh masraflarına yardım maksadıyla olmadığı gibi kadın tarafından da getirilmiş değildir. Bilakis bunu veren kocadır ve vadeli olup nikâh bozulmadıkça gerçekten ödenmesi de lazım değildir. Bu durum barbar kavimler hukukunun en fazla göze çarpan özelliklerindendir. Tasiyet bu âdetin Cermenler nezdinde varlığına işaret ediyor.

Hukuk erbabından bazıları bu âdetin kaynağını arama ve neden ‘ketube’ nikâhın tamamlayıcısı sayıldığını inceliyorlar. Onların fikrince bununla terk edilen veya boşanılan kadına geçimini sağlayacak bir sermaye temin etmek istenilmiştir. Lakin bu sebep yeterli değildir. Çünkü kadının şahsi mallarının bulunması mümkündür. Bu surette ‘ketube’ye muhtaç olmaz. Diğer taraftan kocanın borcun ödenmesi için yeterli malı olmaksızın vefat etmesi de mümkündür. Bu surette de ‘ketube’ temininin kadına bir faydası olmaz.

Bu konuda gerçek sebep olarak bir de ketubanın ceza şartı -clause pénale- olması fikri ileri sürülmüştür. Boşanma özellikle kocanın yetkisi dâhilinde olmakla bu yetkinin ancak kadına belli bir meblağ ödemek şartıyla kullanacağını taahhüt ediyor. Nikâhın bozulması imkânsız olması Yahudilerde hala kabul olunmamıştır. Fakat kadın da eşinin keyfine tabi değildir. Kocası kendini boşarsa ona bir ceza terettüp ediyor. Lakin böyle olsa kocanın vefatı durumunda ketubenin düşmesi gerekmez mi? Bir de gereğinden önce koca tarafından ödenirse uhdesinde henüz ortaya çıkmayan bir meblağı verdiğinden geri isteme yetkisi olmaz mı?

Doğrusu buradaki ‘ketube’nin Müslümanlar indindeki mihre benzer olmasıdır. Hatta ‘Mesud Havi’ kitabında buna “mehir” ismini vermektedir.

Romalılar da ve onlardan önce Yunanlılar da kocanın aldığı çeyiz nikâhın bozulmasında ve binaenaleyh boşanma durumunda iade etmek gerekirdi. Lakin bu halde ancak koca almış olduğunu iade etmiş olurdu. Zaten kocanın nezdinde kadının hiç çeyizi olamayabilirdi veya çeyizi pek cüzi kıymete haiz bir şey olabilirdi. Yahudilerde ise iki taraf arasında kararlaştırılan meblağı koca kendi malından ödemeye mecburdu. Bu meblağ, İslam şeriatında olduğu gibi belli miktardan az olamazdı. Koca bu borcunu ödemekten aciz olduğu takdirde bile zimmeti borçtan beri olmazdı.

28. Kadının şahsi malları ve çeyiz:Kocanın taahhüt edeceği ‘ketube’den başka kadının şahsi mallara sahip olabileceği yukarıda beyan edilmiş ve erkek evlat bulunmadığı takdirde kızların varis olabileceği de görülmüştü. Bundan başka kızların akrabaları tarafından evlendirilmesi ve kıza bir dute yani çeyiz verilip bu çeyiz onun için irsi hissesi makamına kaim olması ve bunun miktarı mutat ana baba mallarının 1/10 sınırında bulunması adet haline gelmiştir. Bu suretle kadınlar iki türlü şahsi mallara sahip olurlar[29].

            Ancak bu dute/çeyiz nikâhın devamı süresince koca tarafından idare olunur. Nikâh izale edildiği vakit iade edilmesi gerekir[30]. Kadın duteye malik ise de onda tasarruf edemez[31]. Koca da dute üzerindeki yararlanma hakkını başkasına devredemez[32]. Gerek ketubenin ödenmesi ve gerek dutenin iadesi kocanın malı üzerinde kanuni bir ipotek ile temin edilmiştir[33].

İçtimai ve iktisadi noktalardan bakıldığında anne babanın verdiği dute yani çeyiz daha çok öneme sahiptir. Lakin hukuk noktai nazarından önem ‘ketube’ye aittir. Çünkü nikâhın olmazsa olmazlarındandır[34].

            29. Hitbe/Nişanlamak: Hıtbe, kız veya akrabası ile kıza talipli erkek arasında meydana gelen bir sözleşmedir. Bununla kız talipli erkeğe verilmiş olur. (Mesud Hay, 1. bap) Nişanlama şer’i hükümlerden olmayıp örfe dayanmaktadır. Roma’da ve Yunanistan’da da mevcuttu.