9 Ocak 2017 Sayı 116
İSRAİL ŞERİATI - 2

            30. 2. Zararlara ait hükümler: Bütün kadim şeriatlarda hakka vuku bulan her tecavüz bir zarar oluşturur ve bir dava ikamesine sebep olur. ‘Mişna’ da nikâhtan söz ettikten sonra bu kaideyi tatbik ederek geride kalan bütün medeni hukuku zarar ve ziyan kısmına koyuyor[35].

            Burada Talmudun zararlar hakkındaki nazariyesini tafsile girişecek değiliz. Bu nazariye baştanbaşa öyle farklar üzerine kurulmuştur ki bunların incelikleri büsbütün skolâstik ve çoğunlukla abestir.

              Örneğin uzmanlar dört türlü zarar tayin eder ki sorumluluğu olaya sebep veya vesile olan maddenin sahibine terettüp eder. Bunlar da bir öküz, bir çukur, ehli bir hayvanın dişi, ateş sebebi veya vesilesiyle meydana gelen zararlardır. Öküz boynuzuyla veya ayağıyla vurmuş olduğuna göre hüküm değişir. Hayvan da mahiyeti itibarıyla sataşmayan veya sataşa olmasına göre ayrılıp ilkinde sahibi zararın ancak yarısını ikincide ise tamamını öder[36].

            Bundan başka zarar birçok sebeplerin toplamasıyla meydana geldiği surette onlardan her birine ait sorumluluk payı ayrılır. Hata ortak olduğu takdirde davacının ne kadar pay için yalnız kendini sorumlu tutabileceği tayin edilir.

            Ahbarın bu konuda bu konuda bir hatası vardır ki bütün olayları hasra/indirgemeye kalkışmış ve tümü hakkında değişmez ve hâkim için bağlılığı zorunlu belirli kaideler koyma teşebbüsünde bulunmuş olmalarıdır. Onlar olayların sonsuz çeşitliliğini böyle bir usul altına girebileceği zannında bulunuyorlar ve bunda aldanıyorlar.

            Lakin onların teşri işlerindeki şu iddiaları bir tarafa bırakılır. Meydan koydukları eser ancak toplu bir araştırma ve bugünkü tabirce ‘çeşitlerin zincirlemesi’ sayılırsa yaptıkları tahlillerin inceliğine ve kararlaştırdıklarının gerçeklik derecesine hayret etmemek elden gelmez. Örneğin dövme ve yaralamalar için Musevi şeraitteki kısas yerine bir nakdi tazminat tarifesi koymuşlardır. Bu tazminat esası beş unsuru içermektedir. Suçlu a) zarar için, b) acı için, c) tedavi masrafları için, d) işten mahrum bıraktığı için, e) meydana gelen mahcubiyet için ödeme yapmaya mecburdur.

            Hukuk erbabı bu meselede ahlak bakımından yumuşaklık kazanmış olmasına ve ahbarın ceza tarzındaki merhametine dikkat ediyorlar.

            Bu meselenin takdirinde diğer bir cihetin daha nazarı itibara alınması elzemdir ki yukarıda da açıklandığı üzere Mişna ve Talmud devrinde Yahudi mahkemelerinin devamı şüpheli ve yetkisi sınırlı bir hale girmiş olmasıdır. Onlar zorlayıcı hükmün (kazai cebri) -Jus galidii- mevkiini kaybetmişlerdi. Hâkim olmaktan ziyade hakem sıfatındaydılar.

31. Malların geri alınması:Zararın tazminine mahal olmadan geri almak isteme söz konusu olduğu yerlerde Mişna ile Talmud aşağıdaki esası koyuyorlar ki hukuk erbabı bunun sebebini tayin etmede güçlük çekmektedir.

Şöyle ki hırsız çaldığı malı çaldığı zamanki değerine göre iadeye mecburdur. Eğer o zamandan beri değeri artmış ise fiyat farkından hırsız faydalanır. Lakin bir taşınmazın gaspı hatta gasp edilmiş bir taşınmazı mülkiyetine geçiren üçüncü şahıs gasp edileni bulduğu hal üzere iadeye mecbur olup yapmış olduğu tamiratı geri almaya yetkisi yoktur.

Mişna lukata/buluntu mallara başlı başına bir bap tahsis etmiştir. Genellikle bunlar ilanla duyurulup iade edilmesi lazımdır. Meğerki eski sahibi tarafından terk edilmiş olduğuna zannı galip meydana gele. Bu fark görevler doğurup edip alacaklı veya borçlu tarafından kaybedilen senetlere de tatbik olunur.

32. Akitler ve yerine getirilmeyişinden doğan zararlar:Mişna akit mevcut olmaksızın vaki olan zararlardan sonra akitlerin icrasından doğan zararlara geçer ve bu şekilde asıl akitleri tahlile girişir. Bu akitlerin birincisi emanettir ki (Hint hukukunda olduğu gibi) ariyet ile menkul malların kiralanmasını içerir. Sonra satış, kira ve rehin gelir. Satış da satılan malın taşınır veya taşınmaz olduğuna göre başka başka kaidelere tabi tutuluyor.

Satış taşınırlarda satılanın kesin olarak müşterinin mülküne geçmesi ve akdin feshedilemez olması paranın ödenmesi ile değil belki malın müşterinin eline geçmesiyle olur. ‘Meşiha’ denilen[37] bu el koyma mutat olarak satılan malın yerini değiştirmekle meydana gelir ve remiz yoluyla icrası kabul olunur. Bu muamele bir teslim muamelesi değildir. Çünkü bunda satıcının teslimine ihtiyaç yoktur. Satıcı parayı olduğu gibi peşin almak ihtiyatında bulunmazsa müşterinin keyfine bağlı olur. Hatta müşteri ‘meşiha’ yapmadan önce satın almadan vazgeçerse satıcı bir parça peşin aldığı parayı da iadeye mecbur bulunur.

Satış akdinin feshini imkânsız kılmak için satıcı elinde hilei şeriye vardır ki para yerine yerinde diğer bir mal ikame ederek satışı trampaya çevirmektir. Müşteri buna razı olursa o surette satıcı mübadele olarak verilen mal hakkında ‘meşiha’ icra eder. Halbuki para hakkında bunu yapamaya muktedir değildir.

Taşınır mal satımında kıymetin 1/10’undan fazla aldatma bulunursa kıymet en az dört dinar olmak şartıyla müşteri veya satıcı akdin feshini talep edebilirler. Satıcı için bu konuda bir süre tayin edilmemiştir. Lakin müşteri hakkında yalnız malı götürüp görüş almak için bir tüccara veya akrabasından birine gösterebilecek kadar zaman tayin edilmiştir. Davacı olan taraf muhayyerdir, dilerse satışı fesheder, dilerse satıcı veya müşteri olduğuna göre paranın arttırılmasını veya azaltılmasını talep eder.

Taşınmaz mallarda mülkiyetin satıcıdan müşteriye geçmesi için paranın ödenmesiyle veya senedin müşteriye teslimiyle veya hazaka (Hazaka üç sene tasarrufu mal ile tasarruf) etmekle veya sınırların yüz yüze olarak gösterilmesiyle meydana gelir.

Talmut’tan anlaşıldığına göre üçüncü şahıslar davalarının ikamesine vakit bırakmak için paranın ödenmesi şu son dakikaya kadar tecili caizdir.

Satış senedinde mutat olan kefalet şart kılınırdı.

Komşuların lehine ithal edilmiş bir hakkı geri istemenin (şufa) eserine de rastlanmaktadır.

Rabatın –usure- her nevine dair nehiy edici hükümler Mişna’da satış meseline bağlanmıştır. Hukuk erbabının fikrince bunun sebebi yasağı izale için düşünülen hilei şeriyelerin en kullanılan satış unsuru olmasıdır[38].

Kiralama, Mişna’da iş ücreti, kara ve deniz nakliyat kiraları, ev kirası, arazi kirası (bunda daima sular hariç sayılır) çeşitlerine ayrılır ve her biri ayrı ayrı incelenir.

Kiradan sonra rehin gelir. Rehin taşınmaz mallar hakkında ‘anti kıraz’ şeklinde meydana gelir ve ‘akdi’ yahut ‘hükmü’ kısımlarına ayrılır.

Bundan sonra Mişna yine akitler dışında oluşan zararlara dönüyor. Bir evin tahrip edilmesi, bir yerin toprağının kazılması, sonra ortaklıktan ve yakınlıktan doğan münasebetleri, bina yapma ve ağaç dikme için, kuyu kazmak için, güvercinlik, tabakhane ve kabristan tesisi için kanuni olarak bulunması gereken mesafeleri inceler.

Ondan sonra gelen dört bap satış senetlerinde bulunması mutat olan kayıt ve şartların tefsirine ait kaideleri içermektedir. Bu da ölçü ile satıştan, diğer arazi dâhilinde kalan araziden söz etmeye sevk ediyor.

Son üç bapta verasetten ve senetlerin düzenlenmesinden söz edilmiştir.

34. Veraset:Tevrat’ta tayin edilen veraset düzeni hiç değişmemiştir. Yalnız bekar çocuğa diğerlerinin iki katı verilmesi hakkı annenin terekesinde olmayıp babanın terekesinde cereyan ettiği tayin olunmuştur[39].

Yahudiler arasında annenin terekesinden kızların erkeklerle eşitlik üzere varis olmaları gereği başlamış ise de bu fikir henüz kabul olunmayıp yalnız yeni temayülleri göstermektedir.

Tevrat’ta babaya ait irsi paydan söz edilmemişti. Mişna ile Talmut bu eksikliği tamamlamış çocuksuz ölen kimsenin terekesi babasına ait olduğunu kabul etmiştir. Halbuki annenin çocuklarında veraset hakkı yoktur[40].

Tevrat vasiyetten de söz etmemişti. Mişna onu da kanun çerçevesine almıştır. Şu kadar ki onun için bir şekil tayin etmediğinden adi bir sayfa hatta iki şahit muvacehesinde adi bir şifahi ifadelerle bile yeterli ve bütün malları hakkında muteberdir[41]. Hibe hakkında senet yazmak gereklidir[42].

35. Senetler ve yemin:Senetler hakkında Mişna bazı önemli kaideler koyuyor. Zaten bu kaideler Yunanistan’ın muamelatına da uygundur. Bir adi senetten söz ediyor ki şahitler huzurunda yazılmadığından resmi değildir. Bir de şahitler huzurunda yazılan kredi senedinden söz ediyor. Bu senet hakemsiz icrası mümkün olduğundan düzenlendiği gün borçlunun uhdesinde bulunan bütün mülkler üzerinde takip hakkıyla beraber bir ipotek bulunduğunu tazmin eder. Şahitlerin hazır bulunmasıyla senede verilen aleniyet üçüncü şahıslara ilam için yeterli sayılıyor.

Akdi yapan tarafların ehil olması, yani yirmi yaşını tamamlamış olması şarttır. Aksi şart koşulmadıkça asıl borçluya müracaat edilmeksizin kefile müracaat edilemez. Varisler miras bırakanın borçlarından sorumlu olmayıp yalnız taşınmaz malların tereksinin üzerinden sorumlu olurlar.

En sonra yemin, adalet teşkilatı ve muhakeme usulü hakkındaki kaideler gelir. Genel bir şekilde yemin davalıya verilir. Bununla beraber ahbar Musevi şeriatına muhalif olarak davacının yeminiyle tasdik olunduğu bazı durumlar tayin ediyorlar.

36. Muhakeme Usulü:Muhakeme usulü kaidelerinden yalnız taşınmaz malların borca karşılık teslimine dair aşağıda birkaç sözle yetinilecektir. Şöyle ki sürenin bitiminde borçlu borcunu ödememiş olursa 90 gün zaman verilir. Bu zamanın geçmesinden sonra alacaklı hâkime müracaat eder. Borçlanma senedini bir haciz yazısına dönüştürür. Ondan sonra haciz yazısını bir el koyma yazısıyla mübadele eder. Sonunda el koyma yazısını da bir kıymet tahminiyle teslim yazısıyla değiştirir.

37. Zaman aşımına dair hükümler:Mişna ile Talmud’un ilk ikişer kısımlarıyla son ikişer kısımları yukarıda açıklandığı gibi mezhebi kurallardan ibarettir. Bununla beraber onlarda da önemden hali olmayan bazı hukuki kaideler bulunmaktadır.

            Bu cümleden olarak bir özel bahiste sebt yılı zamanının geçmesinin izalesi hakkında ahbar tarafından sarf edilen çabayı göstermektedir. Mişna’ya göre bu zaman aşımı veresiye satın alınan mallara, işçi ücretlerine, nakdi cezalara, mahkemelerden verilen hükümle oluşan görevleri kapsamaz. Bu sebepten dolayı zaman aşımından kurtulmak için alacaklı elinde bulunan senedi mahkemeye emanet verir. Mahkeme ona karşılık prosboul denilen bir adli kâğıt verir. Bu icat Hz. İsa’ya çağdaş bulunan İlle’li Sam zata isnat olunmaktadır.

            Diğer bir fıkrada beyan edildiğine göre ‘hazeka’ yani üç senelik zaman aşımında çocuklar hakkında cereyan etmez. Bir de mahkemede dava açmakla sonuçlanır.

            38. Yunan nüfuzu: Talmud’da ahbarın kanunları çok kere Roma kanunlarıyla ve daha fazla İran kanunlarıyla karşılaştırılmıştır. Burada çoğunlukla Yunan nüfuzu his olunur. Kullanılan tabirlerle meydana çıkar. Bu cümleden olarak hemen her tarafta çeşitli Yunanca tabirlere rastlanmaktadır. 

            39. Çağdaşı olaylardan sessiz olmakla beraber bazı garip hikayeler: Garipliği şayan durumlardandır ki bu mecmuanın yazarları gözlerinin önünde cereyan eden olaylardan geniş bir karşılaştırmadan söz etmemişlerdir. Kendi zamanlarında Roma memleketlerinde cereyan eden durumlardan da pek az bilgi vermişlerdir. Anlaşıldığına göre bu adamlar inziva âleminde yaşamışlar ve etraflarındaki olaylara bakmamışlardır.

 Bununla beraber skolâstik metoda tabi olan delil getirmenin düzeni pek düzenli olmadığından ara sıra bir hikâye, bir masal, güzel bir söz yer bulmaktadır. Bu cümleden olarak aşağıda anılan küçük hikâye ahlaka bir işaret olmak üzere verilmiştir.   

            Hanan isminde çok şirret biri diğer birine bir tokat atar. Dövülen adalet talep eder. Birlikte Rab Huna’nın huzuruna giderler. O da yarım ‘zoz’ nakdi ceza ile hükmeder. ‘Hanan’ın bozuk akçesi olmadığından yanında bulunan bir ‘zoz’u bozdurmaya çalışır. Lakin o da biraz silik olduğundan bozdurmaya muvaffak olamaz. Bu durmda ne yapmalı? Hanan yapacağı işe karar verir. Hamsine bir tokat daha vurur ve bir ‘zoz’u tamamen ona teslim eder[43].      

            Talmut’ta bulunan hikâyeler hep böyle eğlenceli değildir. Yahudilerin kökünden koparılıp çıkarılmayı gerektiren savaşlar, Romalıların istilası ve bu durumun doğurduğu felaketler Yahudilerin hafızasında derin izler bırakmıştır.

            40. Yahudilerden gasp edilmiş arazi hakkında alınan tedbirler: Talmud ‘saykarıkon’ adını verdiği putperest katillerin mağlubiyete ait araziyi zapt ettiklerinden söz ederek diyor ki: “Muharebe sona erdikten sonra aşağıdaki kanunlar koymuştur. Eğer bir şahıs önceden sakaryekundan, ondan sonra malı gasp edilen mutasarrıftan satın almış ise satış batıldır. Lakin önceden malı gasp edilen mutasarrıftan ve sonra sakaryekundan satın alırsa satış muteberdir.”

            Sonraları konulana bir kanuna göre bir ‘saykarıyekun’ tarafından akdedilen satım tasdik olunur. Lakin müşteri tarafından gerçek mutasarrıfa taşınmaz malın kıymetinin ¼’ünü teslim etmek şarttır.

            Malı gasp edilmiş olan mutasarrıfın bir saykarıyekun tarafından akdedilen satım tarihinden itibaren on iki ay içinde malını satın alma yetkisi kabul edilmiştir.

            ‘Mitridat’ın savaşından sonra gerek ayanlıgede ve gerek Asya’nın her tarafında bu türlü tedbirlere müracaat edilmiştir.

            41. Ticari ve Deniz hukuku, Deniz kredisi: Ticari ve deniz hukuku hakkında pek faydalı bazı hususlar vardır ki işaret etmeden geçemeyiz. Yahudiler esasen gemici bir millet değildir.  Lakin özellikle Babilde bulundukları sırada deniz adamlarıyla muameleye girişirlerdi. Bu suretle Talmud’da geminin navlına, denize mal atılmasına ve hasarına ortak olmaya dair bahisleler vardır. Gemiyi kurtarmak için denize atılması gereken eşyanın kıymetine değil belki ağırlığına bakılır. Bundan başka gemicilerin âdetine uygun hareket edileceği açıklanıyor.

            Aşağıdaki fıkra en fazla hayret verecek şeylerdendir:

            “Gemiciler içlerinden birinin gemisi zayi olduğu takdirde ona diğer bir gemi inşa edeceklerine dair aralarında bir sözleşme akdediyorlar.”

            İşte bir gemici her ne zaman kendi hatası eseri olmayarak gemisini zayi ederse bu akdin gereği icra olunmak gerekir. Şayet gemici gemisini kendi hatası sonucunda zayi ederse yahut gemicilerin mutat olan gitmedikleri bir mesafede zayi ederse bu sözleşme hükmü sona erer. İşte bu mesele adeta bir deniz sigortasıdır[44].

            42. Ahbarın hilei şeriyeleri: Ahbarın hilei şeriye icadındaki incelikleri hakkında aşağıda bir örnek göstererek konuya son verecğiz.

            ‘Rabbi Abiya’ isminde birinin “Rabb Yusuf, zimmetinde bir miktar alacağı var. ‘Rab Safra’ alacaklı adına akçeyi tahsil için borçluya müracaat eder. Borçlunun oğlu Rabba ‘Rabbı Abiya’nın makbuzu yanınızda mı? diye sorar. Rabb Safra ‘Hayır’ diye cevap verir. Rabba ‘Öyle ise git makbuzu getir,’ der. Sonra fikrini değiştirerek ‘Hayır, makbuz da yeterli değildir. Zira ihtimal ki sen buraya gelinceye değin Rabbi Abiba vefat eder. O halde de akçe varislerine ait olur. Sana ödemekle sorumluluk altına girmiş oluruz, der.’ Rabb Safra ‘O halde ne yapmalıdır?’ diye sorar. Rabba ‘Rabbi Abiba’nın yanına git ve ona söyle ki bu akçeyi bir mülküyle beraber sana satsın, o şekilde akçe sana ait olur ve sen bize bir makbuz verebilirsin, diye’ cevap verir.”

            Bu küçük hikayeyi anlamak için şuna dikkat edilmelidir ki bir taşınır malı satın alan kimse ancak ‘meşiha’ yani eliyle ona malik olabilir. Söz konusu olan meselede ise Rabb Safra satın almakla akçeye malik olamaz, çünkü bu akçe bir üçüncü şahsın elinde olup o da alacaklıdan başkasına vermek istemiyor. Binaenaleyh Rabb Safra akçeyi Rabbi Abiba’dan satın almakla bir şey kazanmış olmuyor. Lakin bir taşınır mal bir taşınmaz malla birlikte satılırsa ‘meşiha’ ya ihtiyaç olmaksızın yalnız satıcı senedi imza etmekle müşteri toplanmış satın alınan mala malik olmuş olur. Bu şekilde hukuki problem izale edilir.

Bundan sonra bu usulün muamelatta elverişli olup olmadığını bilmek ciheti kalır. Bu ise öyle uzun mülahazaya uygun bir şey değildir.       

 



[1]Yehuda Hakaduş (aziz) ‘Sebfora’da doğup Mişna’nın telifi için 30 sene ömür sarf etmiştir. Mişna İbranilerin hukuki kanunlarını hahamların ananesinden ibarettir. Yahudiler indinde Hz. Musa Sina dağında On emir levhalarını aldığı sırada Yehodan diğer kanunlar daha telakkı etti ki Havra uleması onları anane şeklinde muhafaza ederlerdi. Nihayet Yehuda Yahudilerin kaybolmaları neticesinde anane kaybolmaya yüz tutacağı korkusuyla onları sadırlardan satırlara nakil etti. Bir düstur meydana getirdi.

Bunun Musevi kanununa nispeti Roma’da ‘Gayus’ ile ‘Olpen’ eserlerinin 12 levhaya nispeti gibidir.

[2]Talmut (disiplin – terbiye) Yahudilerin medeni düsturu ve mezhepleridir. Onların nazarında Babilin devamı ve tamamlayıcısıdır. Kudüs-i şerif Talmutu 4. asırda tamamlanmıştır. Bu Yahudiler için bile anlaşılmaz bir hale geldiğinden artık kullanılmamaktadır. Babil Talmutu diğerinden önemlidir. İki kısımdır. Birinci Mişna (2. kanun) dur ki metin makamında olup aziz Yehuda tarafından 190 tarihine doğru yazılmıştır. İkincisi Kemara (Tamamlayan) dır ki bir çeşit şerh veya tefsir olup 5. asırda haham Aser tarafından başlanmış ve 6. asırda tamamlanmıştır. Mişna oldukça halis haham İbranicesiyle yazılmış, ‘Kemara’ ise Keldani ile karışık İbranice yazılmıştır. Talmutun üslubu pek sorunludur. Bu kitapta kabul edilemez nice hikayeler vardır. Defalarca basılmasından başka 1831’de haham “Charini” tarafından Fransızcaya tercüme edilmiştir. Talmutun mesleğini kabul eden Yahudilere “Talmudi” denilir. Bunların mukabili Babilin yalnız zahirine istinat eden “Karailer”dir.

[3]Eski zamanlarda İskenderiyeli Fabilon ile tarihçi Yusuf zamanında bu tarz tefekkür mazur görülebilirdi. Lakin zamanımızda insanlar daha doğru muhakeme edebilecek bir halde olup daha emin mukayese cihetlerine maliktirler. Her şeyi yerine koymak ve her hadisensin gerçek kıymetini tayin etmek tarihin bir vazifesidir.

[4]“Ve adamlar kavga ettikleri esnada bir hamile kadına bir zarar olmadığı sürece o kadının eşinin takdir ettiği zımanı/borcu hakemlerin reyi ile ödeyecektir. Ve eğer zarar hâsıl olursa cana can, göze göz, dişe diş, ele el, ayağa ayak, yanağa yanak, yaraya yara, bereye bere, kısas edeceksin.” (Çıkış 26; 22, 25)

[5]İdad 35, Tensiye 4 bap 41, 43 – bap 19. Yeşu 20.

[6]Kadim İzlanda düsturu katilin bir mermi, bir ok veya topuz ile vurduğuna, maktulü itmiş, sarsmış, atmış veya boğmuş olduğuna göre kasten öldürmeye dokuz türlü ceza tayin ediyor.

[7]Kasaba ahalisinin (komünlerin) sorumluluğu esasına dayanan bu muameleye Hint’te de rastlanmaktadır. ‘Salbek’ kanununa bağlı birinci ‘Kapitoler’ de bu yolda bir hükmü havidir. Davul ile davet edilen ahalinin önünde ve hakemin huzurunda ölünün kaldırılmasını emrediyor. Eğer cenaze teşhis edilebilirse akrabası davet edilir. Eğer teşhis edilmezse yedi günden önce defin edilemez. Yerleşim alanı ahalisi sorumlu ve diyet (verkeled) ödemeye mecburdurlar. Meğerki şahıs ölenin mertebesine göre altmış veya on beş ihtiyar yemin edeler. Bu da nihayet kırk gün içinde olması gerekir.

[8]Bu durum İran’da ve belki tüm doğu ülkelerinde kabul edilen kaideye muhaliftir.

[9]Bu da İslam şeriatını muhaliftir.

[10]Bir kimse emanet yahut kendi eline teslim olunmuş veyahut gasp edilmiş bir şey hususunda komşusuna yalan söyler ya komşusuna desise eder ise yahut kaybolmuş bir şey bulup onu inkar ve yalan yere yemin edecek olursa hatta insanın edebileceği cümle şeylerin birinde günah işleyecek olursa o zaman günah işleyip suçlu olduğu için gasp ettiği ya desiseyle aldığı şeyi ya kendine teslim olunan emaneti ya bulduğu kayıp nesneyi iade etsin. Yahut hususunda yalan yere yemin ettiği her şeyi üzerine beşte bir zam ederek onu tamamıyla iade etsin. Suç kurbanı olmak üzere bir kusursuz koç götürsün.” (Levililer 6)

[11]“Adam hayvanını otlatmak için ahırın mülküne salıverip bir tarlaya yahut bir bağa zarar verir ise kendi tarlasının en iyisiyle bağının alasıyla tazmin edecektir. Ateş çıkıp dikenlere sirayet ederek demet yığını yahut tarla yanar ise ateşi yakan tamamıyla tazmin edecektir (Huruç 22, 5).

[12]“Ve bir adam bir çukur açarsa yahut bir adam bir çukur kazıp da onu örtmez ise onun içine bir öküz yahut bir merkep düştüğü takdirde çukurun sahibi tazmin edip onun sahibine akça verecektir. Laşe ise kendisine düşecektir. Bir adamın öküzü komşusunun öküzünü vurup öldürdüğünde diri öküzü satıp bedelini takdim ve laşeyi dahi taksim etsinler. Lakin öküzün evvelden biri vurucu olduğu bilinip sahibi onu zapt etmediyse mutlaka öküz için öküz tazmin eyleyecek ve laşe onun olacaktır” (Huruç 21, 34-36).

[13]“Ve adamlar tartışırken biri arkadaşına taş yahut yumruk vurduğunda ve ölmeyerek yatağa düşerse kalkıp değnekle dışarıda gezdiği takdirde ona vuran suçsuz olur ise de tatil süresinin bedeliyle ilaçlarının ücretini verecektir” (Huruç 21, 18).

[14]Bu fıkra manu düsturlarıyla İran kanunlarında söz konusu eski adet olan orucun bir eseri olduğunda şüphe yoktur.

[15]İbrahim’in kölesi yarım miskal ölçeğinde bir çıfıt altın bilezik çıkarıp Rebeka’ya verdi.” “Gümüş takımlar ve altın takımlar ve elbise çıkarıp Rebeka’ya verdi. Biraderine ve validesine dahi kıymetli hediyeler verdi.” “Rebeka’yı çağırıp ona bu adam ile beraber gider misin dediklerinde giderim dedi.” (Tekvin 34; 22, 53, 58).

[16]“Beytilahımde olan Abesan İsrail’e hakim oldu, onun otuz oğlu ve otuz kızı olup kızlarını dışarı verdi ve oğulları için dışarıdan kızlar aldı.” (Hakemler 12, 8-9).

[17]Bu tarihi olay Roma’da Sabiin kadınlarını kaçırılmalarına tamamen benzemiyor mu?

[18]Le Dien fort, le Dieu d’Israel

[19]Mösyö Hitzig Ermiya üzerine yazdığı bilgince şerhinde bu ciheti pek güzel görüp izah etmiştir. Bu muamele Romalılar için de yürürlükte olup bu şekilde katlanmış kağıda diploma denilirdi. Pavlos’un hükümlerinde –Sentences- bu muamele izah edilmiştir.

[20]Hatta yunanca yazılmış bazı senetlerde ‘hamiline’ şartı açıkça gösterilmişti. Sonraları Siklad adalarında Amurgos -Agorgos- haziresinde bulunmuş olan Yunanca bir sözleşmede “Alacaklıya veya emrine” ödeneceği açıkça şart kılınmıştır. Lakin bu halde emir ancak özel vekâletname ile meydana gelebiliyordu. Çünkü eski zamanlarda emri asıl senet üzerine zor tarikiyle yazmak usulünü tasavvur ettikleri anlaşılıyor.

[21]Hemcinsleri olan Fenikeliler, Babilliler, Kartacalılar.

[22]“Bir efendi kölesine niçin benim akçemi sarraflara vermedin ben de geldiğimde onu faiziyle tahsil ederdim, dedi.” (Luka 19, 24)

[23]Bir zengin adam memnun olmadığı kethüdasını çıkarmak istedi. Kethüda efendisine borçlu olanları birer birer çağırıp evvelkine ‘Efendiye ne kadar borcun vardı? O yüz cere (sekiz yahut yirmi kıye) zeytinyağı, dediğinde ona ‘Tutanağı al.’ Oturup hızlı bir şekilde elli yazdıydı sonra diğerine ‘Senin ne kadar borcun vardı?’ O da yüz ker (bir ker yüz seksen yahut iki yüz kıye) buğday dediğinde, ona ‘Tutanağını al. Seksen yazdıydı. (Luka 16, 1-7).

[24]Melekütüssemavat bir mülke benzetilmiştir ki kulları ile hesap görmek istedi ve muhasebeye başladığında yanına on bin talanet borçlu bir kimse getirdiler. (Matta 18, 23-24).

[25]Hasmın ile beraber yolda iken sulh ol ki hasmın seni kadıya kadı da seni memura teslim edip zindana atılmayasın. (Matta 5, 25) Hasmın ile hakeme gittiğin zaman yolda ondan kurtulmaya ceht eyle ölmeye ki seni kadıya sürükleyip kadı seni memura teslim edip memur da seni zindana koya. Son pulu da eda etmeyince oradan asla çıkmayasın. (Luka 12, 58-59).

[26]Yani İslam şeriatında olduğu gibi küçükler hakkında velayeti icbar, reşit olan kızlar hakkında nedb/iyilikler velayeti geçerlidir.

[27]Buna Roma hukukunda Coemtio denir.

[28]Nikâhın olmazsa olmazları üçtür: 1. Erkek tarafından kadının kabulüyle iki şer’i şahit huzurunda peşin velev ki bir yüzük vererek onu takdis etmesidir. İbranice ona “Şu yüzük ile sen benim için mukaddes oldun.” demesi, 2. Yazarak şer’i akit icrası, 3. En az on erkek huzurunda bereket duasının icrasıdır. (Mesud Havi, madde 54)

[29]Mesud Hay, 86.

[30]Mesud Hay, 87.

[31]Mesud Hay, 85.

[32]Mesud Hay, 143.

[33]Mesud Hay, 88, 145.

[34]Hukuk erbabının incelemelerine göre ketube de Romalıların adetlerinden her zaman dışarıda kalmamıştır. Donatio ande nuptia adıyla ve teamül şeklinde girmişti. Şu kadar ki kadının getirdiği çeyize muadil ve adet olarak onun mukabili olur. Özellikle kocadan fazla yaşadığı surette alınacak bir şey olarak sayılırdı.  Jüstünyen mecmuasında bu müessesenin eski müçtehitlerce meçhul olduğu ve oldukça geç bir zamanda imparatorlar tarafından konulduğu/ithal edildiği beyan olunur.

Bu âdetin Roma’ya nasıl girdiği ve üçüncü asırdan itibaren Roma memleketlerinde nasıl yayıldığı araştırılmıştır. Bazıları bunu çeyizin iadesi meselesinde Roma vasiyetnamelerine derc edilen şekle ait şartlar cümlesinden saymak istemişlerdir. Bu izahat haddizatında uygun olsa da esas meseleyi halle yeterli değildir. Çünkü maksat Romalıların kendilerinde mevcut olmayan bir fikri idrake ne vakit başladıklarını tayinden ibarettir.

Birçok meselede olduğu gibi bu meselede de Eyalet hukukunun Merkez hukukuna, yani Yahudilere ve bütün doğululara ait bir örfün Roma örfüne etki etmiş olduğu farz edilebilir. Unutulmamalıdır ki nice Yahudi cemaati Roma ülkesinin her tarafına ve hatta Gal ve İspanya gibi batı eyaletlerine dağılmışlardı. Çağdaşlarının şahadetlerine göre Yahudi şeriatı da birçokları tarafından kabul edilmişti. Zaten Hıristiyanlık önce Yahudiler sayesinde yayıldığı gibi sonra da Yahudilerin böyle yayılmasına da garip bir şekilde izin verilmiştir.

Ketube Musevi şeriatı ile Mişnadan ‘kanuni hukuk’ denilen Kenisa hukukuna intikal etmiştir. Arl –Arles- konsülü tarafından ittihaz edilip ‘Garasyen’ dekrasında naklolunan bir kanun bunu açıkça göstermektedir.

Avrupa müelliflerinin anılan meseleyi uzun uzadıya konuşma konusu ittihaz etmelerinin sebebi Roma şeriatının tahlili ve onunla imtizaç ve temessül eden yabancı asıllı kaidelerin atılması zamanın gelip de geçmiş bulunmasına mebni olmalıdır. Son olarak eski kitabelerin keşfi sayesinde aslen Yunanlı olan kaidelerin nüfuzu bugün mukayese edilebilmektedir. Gerek Mısır papirüsleri ve gerek Mişna ile tercümesi 1880 ‘de Berlin Akademisi tarafından yayınlanmış olan eski ‘Suriye teamülü’ gösteriyor ki hatta ‘Karakala’ fermanıyla imparatorluğun bütün sakinlerine Roma şehirliği unvanı verildikten sonra da vilayetlerde kadim şeriat devam etmiştir. Musevi şeriatı ise hiçbir vakit bir vilayete özel teamül şeklini almamış ve belki ona nakliye vasıtalığı vazifesini ifa eden ihtilaflı fikirler ve mezhepler sayesinde her tarafa nüfuz etmiştir. Hala zamanımızda 4. miladı asrın sonunda bulunmuş küçük bir risale mevcuttur ki muhtelif yerlerde üç nüshası elde edilmiş olması hasebiyle önceden hayli yayıldığı anlaşılmaktadır. Bu risaleye Lex Del ismi verilmiştir. Bu risalede Tevrat metinleri ve Roma müçtehitlerinin eserleri bir dereceye konulmuştur.

[35] Bu fikir genellikle kadim şeraitler tarafından kabul edilmiştir. Bunun doğal olarak ilk zihne gelen olduğunda da şüphe yoktur. Hukukun maddi olan manası budur. Mülkiyet hakkı ve sözleşmeleri mücerret mana olarak tasavvur etmek, görevlerin çeşitli türlerini ayırmak ve sınıflandırabilmek için uzun bir çabaya ihtiyaç hissettirir. Batıda bu çaba ancak Yunan’ın felsefesi ve Roma’nın içtihadı ifa etmiştir.  

[36]Hayvanların suçlarından yalnız Musevi şeriatta söz edilmiş değildir. Her şeriatta  hatta Roma hukukunda bile bundan söz edilmiştir.

[37]‘Meşiha’ sözlükte çekmek demek olmakla esasen hayvanda kullanılmaktadır.

[38]Bizde bile bu yasağı kaldırmak için örneğin Ali Efendi fetvaları satılmaktadır.

[39]Mesut Hay, 491.

[40]Mesut Hay, 434, 439.

[41]Mesut Hay, 583, 587.

[42]Mesut Hay, 706.

[43]Bundan Hanan’ın gözü açık ve iş bilir bir adam olduğu anlaşılıyor mu? Akçesinin kıymetini biliyor ve ondan hiçbir şey kaybetmek istemiyor.

[44]Şunu ilave edelim ki sigorta hakkında bundan daha eski bir örneğe rastlanmamaktadır. Yunanlılarda deniz kredisi sözleşmesi bunun yerini tutardı.