27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
İSLAM ŞERİATI - 1

NOT: Hukuk İlmi Tarihi, Mahmud Es’ad b. Emîn Seydîşehrî, Daru’l-Funün Hukuk Fakültesi Müderrislerinden, Isparta Mebusu, İstanbul – Matbaa-i Amire, 1332.

Bu metin yukarıda belirtilen aslı Osmanlıca olan eserden çevrilerek günümüz Türkçesine uyarlanmıştır. Bu çalışma Dr. Hasan Özket’in editörlüğünde Dr. Bünyamın Demir tarafından çevrilmiştir.

Günümüz dünyasının siyasi ve iktisadı çalkantılarının anlaşılıp barışa evrilmesi için bu çalışmanın bilinçli bir şekilde incelenmesine inanmaktayız. Katkı sağlaması dileğiyle tartışmaya açılmıştır.

 I. İSLAM ŞERİATI

İslâm Ümmetlerinde Şeriat Birliği. 1

İslâm Ümmetlerinin Gerçek Düsturları. 2

İslâm Şeriatının İnkişaf ve İnhitatı Hususunda Roma Hukukuna benzerliği. 3

İslâm Şeriatının Asılları. 4

İslâm Şeriatının Nakli ilimlerden Olduğu. 5

İlk Fukahanın ortaya çıkışı. 6

İçtihat Kapısının Açılması ve İcma. 7

Adwtlerin İslâm şeriatına girmesi. 8

Hükümlerin İstinbatıında İhtilaf Vukuu. 9

Rey ve Hadis ehli. 10

Zâhiriye Mezhebi. 11

Zeydiye ve Havaric. 12

Şafi’î ve Hanbeli. 13

İçtihat kapısının kapanması fikri. 14

İslâm Şeriatındaki tavakkufun Zâhiri Olduğu.15

Fukaha Tabakaları. 16

Hanbeli Mezhebi. 17

Şafi’î Mezhebi. 18

Malikî Mezhebi. 19

Hanefî Mezhebi. 20

Hilâfiyât. 21

Hanefi mezhebinde meselelerinTabakaları. 22

İmam Azamın Şakirdanî; Ebu Yusuf. 23

İmam Muhammed. 24

İmam Züfer. 25

Fıkıh Usulüna Dair Eserler. 26

Fıkıh Füruuna Dair Meşhur eserler. 27 

Furu’a dair Müteehhirinin eserleri. 28

Mutebere Fetvâ Kitapları. 29

İslâm Şeriatı Hakkında Avrupalıların incelemeleri. 30

 

II. İSLAM ŞERİATININ ÖZELLİKLERİ

1. İslâm Fıkhının Roma Hukukundan alınma olduğu fikrinin batıllığı.

2. Akitler ve görevler: Fukaha göre görevler üç türlüdür.  

3. Akitlerin feshi.

4. Satışlar ve diğer akitler.

5. Tazminatlı akitler. Şahis hukuku

7. Yabancıların durumu

8. Kölelik: 

9. Mülkiyet hakkı

10. Şuf’a.

11. Sahipsiz yerleri ihya ve zaman aşımı

12. Kadınların durumu

13. Evlat edinme (Muahat ve akd-i muvalat).

14. Veraset.

15. Cezalar bahsi:

16. Yaralama ve öldürmenin dışında suçlar

17. Adliye Teşkilat ve Muhakeme Usulü

 I. İSLAM ŞERİATI

 232      1. İslâm Ümmetlerinde Şeriat Birliği: Hrıstiyan toplulukları ve ülkelerinin her birinin hukuku kendi adlarıyla anılmaktadır. İslâm dini ile mütedeyyin kavimler, topluluklar pek çok olmasına rağmen “İslâm Şeriatı” tabiri mutlak surette herkes için kullanılmakta ve hukuk onlardan hiç birine nispet edilmemektedir. Çünkü bütün Müslüman kavimlerin asılları ne olursa olsun şeriatleri, hukukları birdir.

Gerçi İslâm dininin girdiği memleketlerin bazı yerlerinde eski teamüllerine doğru bir dönüş meydana gelmiştir. Cava’da, Cezayır’ın kabilelerinde böyle olmuştur. Hatta bazı yönleriyle özel kanun konulmasıyla şer’i hükümlere muvafık olmayan bazı kaideler girmiştr. Örneğin Osmanlıda yabancı kavimlerin kanunlarından pek çok şeyler alınmıştır.

Lakin bunlar istisna kabilindendir. Çin’den Fas’a kadar bütün İslam memleketlerinde İslâm şeriatının esası hep birdir. Her yerde bir türlü usûl takip olunur. Aynı ıstılahlar ve tabirler kullanılır. Şekil yönüyle bile aralarında büyük bir ayrılık yoktur. Bütün memleketlerin fıkıh kitaplarında aynı meseleler daima bir tertipte analtılır.

233      Bu birlikteliğin sebebi İslâm şeriatının dini kanunlara mutlak haiz olmasındandır. Şu kadarki bir noktada ibadetler ile muameleler konuları arasında bir dereceye kadar fark vardır.

İbadetler kısmı temizlik, namaz, oruç, hac, zekat gibi konuları içerir. Bunlara ait çoğu meseleler Kitap ve sünnete dayalı olduğundan İslâm müçtehidi için yalnız bunları yerli yerine yerleştirmek ve delillerini getirmek ciheti kalmıştır. Onun için İslâm şeriatına dair eser yazanlar arasında bu hususlarda büyük bir fark meydana gelmez.

Muamelat kısmı böyle değildir. Bu konuda Kitap ve sünnette pek az hüküm bulunduğundan ve mevcut olanlar da çoğunlıkla müşkil veya mücmel olup problemlerini giderme ve icmalini beyan etmek lazım geldiğinden içtihada daha büyük meydan açılmış ve aşağıda açıklanacağı üzere İslâm şeriatının bu kısmı hicretin birinci ve ikinci asırlarında tedricen teessüs eylemiştir. Böyle içtihada dayanan meselelerde ihtilafı meydana gelmesi doğaldır.  

 

2. İslâm Ümmetlerinin Gerçek Düsturları: Fıkhın muamelat kısmının teessüsü geçen fıkrada açıklandığı üzere hicretin birinci ve ikinci asırlarında tedricen vuku bulmuş ise de bir resmi makamdan kanun koyucu suretiyle olmayıp belki mücerret müçtehidin ve İslâm âlimlerinin ilmi iktidarları ve şahsi nüfuzleri sayesinde husul bulmuştur. İşte İslâm dini kabul eden bütün kavimler ve ümmetler nezdinde faydalanılan gerçek kurallar bu müçtehitlerin verdikleri fetvalar ile fıkha dair yazdıkları eserlerdir. Hem de öyle bir faydalanma ve itaat ki bu derecesi hiçbir devletin kanununda görülmüş değildir. Çünkü bunlar dine pek metin bir surette istinat ettiklerinden dinin manevi nüfuzunu tamamen kendi eserlerine celpetmişlerdir[1]. Hatta bir müçtehidin içtihadı Kur’an nassı veya hadis ile tearuz etse onun taklitçilerine göre müçtehidin fetvası muraccahtır[2].

234      Bu cümleden olarak dört mezhep erbabının ‘Müdevvene’ adıyla veya diğer adlarla meydana getirdikleri eserler hukkam şer’ için lazimulimtisal bir düstür olmuştur.

Dört meşhur imam şeriat-i İslâmiyenin esaslarını tayin etmişlerdir. Bunlardan her birinin kendilerine mahsus kaideleri varsa da cümlesi yeni olup ehli sünnet tarafından onların mezhebi kabul edilmiştir. Gerek bu müçtehitler ve gerek şakirdleri ehli İslâm indinde o derece şayan-i vusûk ve itimaddır bunlar tarafından içtihad edilen mesail bir sünnete istinad etmeyerek re’ye dahi müstenid olsa yine makbul ve muteberdir.

Fukaha-yı İslâmın âsârında muamelata ve ibadata dair gayet dakik pek çok ahkam vardır. bunlarla bir taraftan ukuâd-i şer’iyenin muteber olması için icab eden erkan ve şeraiti meydana getirdikleri gibi; diğer taraftan ehli İslâmı hükümetin tutkayacağı hıfz-ı sıhha kavaidine tevfik-i harekete mecbur kılmışlardır. Bunlarda tedkikat o derece ileri götürülmüştür ki mesela bir hayvanın eti tenavul edilebilmek için nasıl boğazlanmasını veya sayd edilmesi lazım geldiğine dair bile bir çok ahkam mevcuttur.  

 

3. Şeriat-i İslâmiyenin İnkişaf ve İnhitatı Hususunda Roma Hukukuna Müşabeheti: Roma’da  Sabinus ilee Labeon mukaddemen Roma hukukunu ihdas ve birer meslek tesis ettikleri gibi, sadr-ı İslâmda da başlıca dört zat; Ebu Hanife (vefatı 150 Hicrî), Mâlik (174), Şafi’î (197), İbni Hanbel (241) fıkh-ı İslâmî ihdas ve ve birer mezheb tesis etmişlerdir. Roma’da Sabiniler (Sabiniens) Prokuliler (Proculiens) olduğu gibi şeriat-i İslâmiyede dahi Hanefiler, Mailkiler, Şafi’îler, Hanbeliler husule gelmiştir. Bunların cümlesi de yeni olup beynlerinde ancak fikren tefavut vardır; Hanefiler fikren daha vus’atlı olup re’ye ziyade ehemmiyet vermişlerdir. Diğerleri ise nassa daha ziyade istinad eylemişlerdir. Burada Şi’a’dan bahsetmiyoruz, onlar dahi hemen ehli sünnete karib bir fırka meydana getirmişlerdir.

Garip bir müşabehet olmak üzere ehli İslâm nezdindeki işbu hareket-i içtihadiye biaynihi Romalılar nezdinde olduğu gibi nihayet bulmuştur. Romalılarda herhangi bir zamanda hukukda fikr-i icad tavakkuf etmiş ve akamet devri hulul eylemiştir. Bundan sonra 235 yalnız evvelki büyük müçtehitler tarafından şifahen talim edilen mesailin tahriren nakl ve tesbiti ile iştigal olunmuştur. Ba’dehu bu mesa’î bile tavakkufa uğramıştır. Ehiren Avrupa devletleri sönmek üzere bulunan işbu şu’le-i marifeti yeniden ihya etmişlerdir.

            İşte bu devr-i tavakkufun herhangi bir zamanında İslâm müçtehitlerinde dahi husule geldiği görülüyor lakin maalesef fıkh-ı İslâm için Avrupalılarda olduğu misillü öyle bir devr-i teceddüd ve intibah henüz hulul etmediği gibi, akvam-ı İslâmiyenin hal-ı hazırında öyle bir devr-i mes’udiyetin hululuna intzar etmek bile büyük bir nikbinlikten ibaret kalır[3].

 

4. Şeriat-i İslâmiyenin Asılları: Elhaletü hazihi bilcümle ümem-i İslâmiyeyi idare eden şeriatın menabi’î başlıca üç asıldır ki Kitap, sünnet, icmadır. Kitap, Hz. Peygamberden tevatüren nakl edile gelen nazm-ı Kur’an’dır ve şer’i İslâmda aslulusuldur. Sünnet, Kur’an’ın haricinde olarak Hz. Peygamberden sadır olan kavl ve fiil ve takrirdir. İcma dahi Hz. Peygamberin vefatından sonra birinci ve ikinci ve üçüncü asırlarda ulema-i İslâmın bir mesele-i şer’iyede ittifak etmeleridir. Hz. Peygamber[4]kırk yaşına vasıl olduğu 610 sene-i miladiyesinde ve tarih-i hicriden on üç sene mukaddem şeriat-i İslâmiyeyi tebliğe mubaşeret etmekle bu tarihten itibaren yirmi üç sene zarfında lazım oldukça âyât-i Kur’aniye ve sünen-i Nebeviye varid olmuştur.

236      Kitab, ceziretülarap sekinesi beyninde ve bilcümle ehli İslâm içinde vahdet-i siyasiye ve diniye ve ictimaiye husule götürecek asılları cami’dir. Maahaza ahkam-ı cezaiye, hukuk-i ** ve ikinci derecede haiz-i ehemmiyet bazı ahkam müstesna olmak üzere Kur’an’ı Kerim’de bir hakim için düstür şeklini alacak ahkam-ı sarihe mevcut değildir.

Şu kadar ki Hz. Peygamber hayatda iken şari’-i İslâm olmak sıfatıyla beynelmüslimin tahaddüs eden her türlü ihtilafatı hallederdi. Onun ita ettiği hükümler haiz-i katiyet olduğu gibi istikbal için dahi kaide olarak devam etmiştir.

Kur’an’ı Kerim’de mevcut ahkamın icmallerini sünnet-i Nebeviye beyan ve eşkallerini izale etmiş ve hakikat-i halde ehli İslâm için ilk düstürü teşkil eylemiştir.

 

5. Şeriat-i İslâmiyenin Ulum-i Nakliyeden Olduğu: Şeriat-i İslâmiyenin ulum-i nakliyedendir. Yani mücerred akl-i insanı ile idrak olunamayıp sem’a tavakkuf eden ulumdandır. Çünkü ahkam-ı şer’iye esasen Kitap ve sünnetden ahz ve istinbat olur. Kitap ve sünnet ise ancak nakl ile malum olduğu gibi onlardan istinbat-ı ahkam dahi manalarını bilmeye ve keyfiyet-i istinbatın mutavakkıf olduğu usul ve kavaidi fehm ve idraka tavakkuf eder. Alelhusus nazm-ı Kur’an ibaresiyle, işaretiyle, delaletiyle, iktizasıyla pek çok ahkam ifade eyler.

Âyât-i Kur’aniye sünen-i Nebeviyenin zaman-ı vurudları mütefavit olmakla bazen tarihi muehhar olan mukaddemini nesh eylediğine mebni mensuh olanları olmayanlardan fark ve temyiz etmek dahi sem’a tavakkuf eder.

Hz. Peygamber âyât-i Kur’aniyenin sebeb-i nüzülünü, nasih ve mensuhunu onlardan ahkamın sureti istinbatı ashabına izah ve beyan ederdi. Ashabı ondan ahz ve telakki etdikleri ahkamı ve muktezeyatı ahvalı mahdar-i mübeyyin ve tabiine nakl ve rivayet ederler, onlarda kendilerinden sonra gelen tebe-i tabiine talim ve tebliğ eylerlerdi.

Bu suretle ahkam-ı şer’iye batnen ba’de batnın selefden halefe nakl ve rivayet olunmakta idi. Bir dereceye geldiki ulum ve mearif sudurdan sutura nakl olunarak ashab ve etbadan menkul olan ahkam ve âsâr kitaplara derc ve tastır edildi.

237

6. İlk Fukahanın Zuhuru: Ashab-ı Nebevinin cümlesi de ehli fıkıh ve fetva değildi. Çünkü zîk-ı me’aşları hasebiyle kimi Pazar yerlerinde alış-veriş ile, kimi hurmalıklarda fellahet ile meşgul olurlar ve daima meclis-i Nebevide mücteme’ olmayıp ancak ihtilas-ı vakt ettikce toplanırlar idi. Bu sebepten taraf-ı peygamberiden bir hükm-i şer’î talim olundukda hazır bulunanlar öğrenir ve indelhace gaib olanlara tebliğ eylerlerdi. Bu cihetle bazıları sünen-i Nebeviyeden bazılarını ve diğerleride diğer bazılarını bilirlerdi.

Ancak ahkam-ı şer’iye alesseviye kaffesinden ahz olunmazdı; belki bu keyfiyet içlerinden vucuh-i Kur’aniyeyi bizzat Hz. Peygamberden iktibas etmiş, yahut bu vecih ile iktibas eden ashabdan ahz ve telakki eylemiş olupda Kur’anıkerim’i “Kâri”ve hamil ve nasih, ve mensuhunu ve muhkem ve müteşabihini vesair vucuhunu arif olan zevata mahsus idi. Onlara olvakt “kurr” denilir idi. Zira taife-i Arab ümmet-i ümmiye olduklarından “kura” isminin nedret ve garabeti vardı.

İmma sonraları bilad-ı İslâmiye çoğalıp Araptan ümmilik zail oldu. İlm-i fıkh dahi hadd-ı kemale vasıl olarak fenn-i müstakil ve san’at-ı mahsuse haline geldi. Olvakt ahkam-ı şer’iyeyi kibar-i ümmete “fukaha” namı verildi[5].   

 

7. İçtihat Kapısının Açılması ve İcma: Hz. Peygamberden sonra Kur’anıkerim’de musarrah olmayan meseleler hakkında sünnet-i Nebeviye ile, yani Hz. Peygamber ne demiş, ne yapmış ise, yahut bir kimseyi bir yaparken görüpte men’ etmemiş ise ona tevfik-i amel edilir idi.

Eğer sünnet-i Nebevidede bir sarahat bulamazlar ise re’y ve kıyas ile içtihad edip mücebince amel ederlerdi. Hatta Hz. Peygamber bile hayatda iken bizzat kendisi 228 ashabına Kitab ve sünnetde bulamadıkları hususatda içtihad-ı zatilerle amel etmelerine müsaade eylemiş idi. İşte bu vecih ile asr-ı evvelde bir içtihad kapısı açıldı.

            Ancak gerek ashab ve sair müçtehidin bir meselede ittifak ettikte artık tereddüt ve iştibaha mahal klamayıp buna “icma’-ı ümmet” denilirdi.

            Hz. Peygamberin ilk halifesi Ebu Bekir-i Sıdık zamanında birkaç kere “icma” vaki olduğu gibi emirulmüminin Ömer-i Faruk müsadif olduğu müşkilati alel ekser icma-i ümmet ile hallettirirdi. Tabiğin ve tebe’-i tabi’in zamanında dahi vecih ile icma usulune müracatda devam edildi.

            Bu icmalarad Hz. Peygamberin falan şeyi hakikaten söylemiş, yapmış veya takrir etmiş olup olmadığı tedkik olunur; âyât-ı Kur’aniye ve sünen-i Nebeviyenin me’ânisi kararlaştırılır idi. Yani işbu icmalar hep bir delil-i şer’iye müstenid bulunur idi. Çünkü ulema-yı İslâmın bila sebeb bir mesel üzerine ittifakları mutasavvir olmadığı gibi sebeb-i aklî üzerine ittifaklarıda bir hükm-i şer’î ifade etmeyeceğinden icmaın elbette bir delil-i şer’î üzerine müstenid olması tabiidir. Eğer işbu delil-i şer’î bir delil-i kat’i ise “icma” hüccet-i müstakille plmayıp hüccet-i müekkide olurdu. Ve eğer haber-i vahid veya kıyas gibi bir delil-i zanni ise “icma” hüccet-i müstakille olmakla beraber ol delilin zanniyetini kat’iyete kalb ederdi.

 

8. Adâtın Şer’î İslâm’a Duhulu: Muehhiren memalik-i İslâmiye vüs’at peyda etti, aradan bir asır geçmeksizin sibte boğazından Çin surların ayetişti. İşbu memalik ve buldanda nice adâta tesadüf eyledi. Zaten şer’î İslâm’da adetler mamulun bih ve muteber olduğundan bu adetlerde mesail-i fıkhıye sırasına girdi.

Ezcümle icâr-i akar bilad-i Hicazda maruf olmayıp herkes kendi menzil ve dükkanına tasarruf eder ve bir ecnebi gelirse memleket tarafından misafir edilirdi. Lakin bu akid Suriye’de maruf olduğundan teşrî’ edildi. 

 

9. İstinbat-ı Ahkamda İhtilaf Vukuu:Balada beyan edildiği üzere (Fıkra 2) ahkam-ı şer’iyeyi delillerinden istinbat ve mesail-i fıkhıyeyi istihrac 229 hususunda müçtehitler beyninde ihtilafat-i kesire vuku bulmuştur. Filhakika usul ve kavaid-i şer’iyede ihtilafları yok ise de furu’da esbab-ı atiyeden dolayı ihtilaf etmişlerdir.

            Evvelen, edile-i şer’iyenin esası nass-ı Kur’an ve hadistir. Bunlar ise lisan-i arab üzere varid olduğundan ve elfaz-ı arabiyenin maani-yi maksude-yi ifade ve iktizası hususunda beynlerinde ihtilaf vukuu maruf bulunduğundan onlarda dahi maania-yi maksudenin istihracında ihtilafat tevellüd etmiştir.

            Saniyen, ehadisin resul-i ekremden sudurunun tarik-i sübutü muhteliftir. Bir hadis bazı memalikte sabit olduğundan onunla amel olunur, diğer bazılarına vusul bulmadığı cihetle ihtilaf zuhuruna sebep olur idi.

            Salisen, sünen-i Nebeviye vakit ve zamanıyla yazılmayıp şifahen nakl edilmiş olduğundan mürür-i eyyam ile raviler beyninde ihtilaf tekevvün etti. Bazen bir hadisenin muteaddid ravilerinden her biri onun muhtelif cihetlerini rivayet etmekle bu da ihtilafata badi oldu. Bundan başka Hz. Peygambar zamanın tebeddülü ile aynı hükmü tatbik etmemiş olduğundan muehher olan ahkam mukaddimkileri nesh etti. İşte bu türlü esbaba binaen ehadisten çoğunun ahkamı bihasebizzahir birbirine muğayır olmakla beynlerini tealife ve nasih ve mensuhunu tayine veya bir tarafı tercihe ihtiyaç mess etmiş, keyfiyet-i tealif ve tercih ise mütefavit olduğundan suret-i tealif ve tercih ile ihtilaf zuhure gelirdi. Birde Emeviler ve Abbasiler gibi âmâlî muhtelifeye hadim fırkaların makam-ı iktidara gelmesi mevzu bir takım ehadis tekevvününe, bu da ihtilafatın teksirine badi olurdu.

            Rabi’an, vekayı’ı müteceddidenin cümlesini nusus-ı kat’iyede sarahet bulunamadığından mansus ve musarrah olmayan ahkam ile hükm-i mansus beyninde mevcut münasebet ve müşabehete binaen gayr-i mansus olan hüküm, kıyas tarikiyle hükm-i mansusa haml olunurdu. İşbu kıyasın kavaid-i ve usulu dahi ihtilafat-i kesireye sebebiyet vermiştir.

            Hamisan, Adet muhakkemdir. Böyle örf ve adete müstenid olan mesailde zemin ve zamanın tahviliyle örf ve adetin tebeddüline göre tebeddül husule geldi.  

230      İşte bu gibi bir takım esbab, istinbat-ı mesail hususunda eslaf ve müçtehidin beyninde mucib-i ihtilaf olmuş ve bu suretle mezahib-i muhtelife tekevvün eylemiştir.

 

10. Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadis: ^vv3l 3mirde ilm-i fıkıh beynelfukaha ikiye münkasım oldu: biri Irak’da “Ehli Re’y” mezhebi, diğeri Hicaz’da “Ehli Hadis” mezhebidir.

Ehli Irak’da hadis kalil olduğundan kıyas” kıyas tarikine ziyade itina etmeleriyle o yolda kesb-i maharet ettiler; onlara “Ehli Re’y” denilmesinin vechi budur.

Ehli Hicaz’da hadis kesir olduğundan onlar hadis ile amel ederlerdi ki onlara “Ehli Hadis” denilmesinin vechi budur. Onların metbu ve reisi dahi “Malik b. Enes Esbahî” oldu.

İmam Malik istinbat-ı ahkam-ı şer’iyede Medine-i Münevvere ehlinin ameli delil addederek beyneleimme muteber olan edile-i şer’iyeye bir delil daha ziyade etmiştir; çünkü Medine ahalisinin umur-i diniyeye dair bir iş işlemek yahut işlememek istediklerinde seleflerin taklid tab’iyet ettiklerini gördüğünden “bu suretle ta Hz. Peygamberin fiilini bilmüşahede ona iktida ve ittiba etmiş olan ashab-i kirama varıncaya değin elbette halef selefi taklid ve tab’iyet etmiştir” diyerek Medine ahalisinin bir amelde ittifaklarını edile-i şer’iyeden addeyledi.

Pek çok kimseler bunu “icma-ı ümmet” mesailinden zannederek “delil-i icma, yalnız ehli Medinenin ittifakıyla olamayıp belki amme-i ümmetin itifakına mutavakkıftır” diye imam Malike itiraza kalkıştılar.

Halbuki icma-ı şer’î “eimme-i müçtehidinin bir emr-i dini üzerine ala vechiliçtihad ittifak eylemelerinden” ibaret olup imam Malik ise amel-i ehli Medineyi bu manaca itibar eylemeyerek belki balada beyan edildiği vecih ile “ta resul-i ekreme varıncaya kadar ihtilafın eslafa itba’ıyla hasıl olmuş bir ittifakdır” diye ehli Medinenin eslafdan 231 görerek hasıl olmuş bir keyfiyet; icma-ı şer’î ise müçtehidinin alavechiliçtihad ittifakından ibaret olarak beynlerindeki fark-ı zahiridir.   

 

11. Zâhiriye Mezhebi: Sonra “Zahiriye mezhebi” erbabı zuhur etti. Bunlar kıyası ve onunla amel etmeyi inkar ve edile-i şer’iyeyei nusus ile icma-ı ümmete hasreylediler. “İllet-i mansusa, ile kıyas-ı celiyi dahi nassa irca’ ederek “bir hükmün illetini tasrih cemi mahalde ol hükmü tasrih demektir” dediler. Bu mezheb erbabının imam ve muktedaları “Davud b. Ali” ve etbaıdır.

Bu suretle ümmet-i İslâmiye içinde meşhur olan mezahib üç mezhebden ibaret oldu ki ehli re’y, ehli hadis, zahiriye mezhepleridir. Amme-i ehli İslâm bu üç mezhebi taklid etmişler idi. Sonraları ehli zahir münkariz olduğundan ve ulema o mezhebi taklid ve tab’iyeti red ve inkar ettiklerinden “mezheb-i zahiriye” münderis olup ancak kitaplarda kaldı. Irak’da “ehli re’y” mezhebi Hicaz’da “ehli hadis” mezhebi cari oldu.

 

12. Zeydiye Ve Havaric: Bu sürede iki fırka ayrılarak başka bir mezheb ihdas ettiler: biri ğulat-ı şi’adan “Zeydiye” mezhebi, diğeri “Havaric” mezhebidir.

“Zeydiye” taifesi Yemen’de zuhur edip ashab-i Nebeviden bazıları hakkında ettikleri su-i zanlarına ve imamlarını fiilen ve kavlen masum itikad etmelerine binaen ayrı bir fıkıh ihtira’ ettiler.

Bu iki fırkadan her birinin kitapları ve kendilerine mahsus tealifleri ve fıkıhta usul-i garibeleri vardır. lakin ekser ehli İslâm bu iki fırkanın mezheplerine itibar etmeyip onlar hakkında daire-i red ve inkarı tevsi’ ettiklerinden mezhepleri şöhret ve itibar bulmadı ve kitapları mütedavil olmadı.

 

13. Şafi’î ve Hanbeli: İmam Malik’ten snra imam “Şafi’î” tarik-i ehli 232 Hicaz ile Tarık-ı ehli Irak’ı cem’ ve mezc ederek bir mezheb-i mahsus ihtiyar edip çok yerde imam Malik’e muhalefet eyledi.

            Ondan sonra imam “Ahmed b. Hanbel” zuhur etti. Kibar-i muhaddisinden olup imam Şafi’î’nin havas-ı ashabından idi. Gerek kendisi ve gerek ashabı ilm-i hadisde kesirulbiza’e oldukları gibi ashab-ı Hanifeden ahz ve tilmiz ettiler ve bir mezhe-i mahsus ittihaz eylediler.

 

 14. Bâb-ı İçtihadın İnsidadi Fikri: balada beyan edildiği üzere (fıkra 7) Hz. Peygamberin zaman-ı hayatında bile kendisi din-i İslâmda şari’i azam olduğu halde içtihad mevcud ve ashabı kitap ve sünnetde sarahat olmayan hususatda içtihadlarıyla amel mezun idiler. İrtihal-i Nebeviden sonra dahi içtihada büyük bir vus’at geldi ve bahr-i muhite kadar vasi’ bir şeriat tahassul etti. Bugün dahi hadisat alemi hasr ve tahdid-i kabil olmadığı ve her yeni bir hadise tekevvün ettikçe onun için bir hükm-i şer’i beyan etmek içtihadın vazifesi olduğu derkâr ve bab-ı içtihada hiçbir vakit sed çekilemeyeceği emr-i aşikardır.

İçtihadın vazifesi yalnız mansus olmayan hususata da münhasır olmayıp örf ve adete müstenid olan ahkam-ı mansusede dahi örf ve adetin tebeddül ettiği yerlerde bir karar-ı cedidi ita etmek içtihadın uhdesine terettüb eden vezaifedendir.

Bu böyle olduğu ve şeriat-ı İslâmiye gibi içtihada büyük bir ehemmiyet veren bir şeriatda bab-ı içtihadın insidadine dair bir delil-i şer’înin gayr-i mutasavvir bulunduğu halde Çin şeriatında mevcud olan insidad-i bab-ı içtihad akidesi her nasılsa[6]ehli İslâm arasına da sokulmuş ve hiçbir esas-i şer’iye müstenidd olmayan bu fikr-i sakîm alem-i İslâm üzerinde meş’ûm bir tesir hasıl eylemiştir. işte bugün Avrupa medeniyetine karşı alem-i İslâmın düçar olduğu hal-ı tavakkuf ve tedenninin en mühim amillerinden biri bu olmuştur.

Bu fikr-i sakîmin ehli İslâm içine nasıl nüfuz ettiğini birkaç kelime ile izah 232 edelim. Balada zikri geçen dört imam ehli İslâmın hüsnü zannına nail ve kabul-i ammeye mazhar olduklarından ve sair müçtehidinin etba’ ve mukallidini dahi münkariz olduğundan her yerde taklid ve tab’iyet bu dört mezhebe münhasır kalmış idi.

            Sonraları emr-i içtihad zaten sağubetli olduktan başka esas ve menbası olan ulum ve funuda mukavelat ve ıstılahat taşa’ub ve tekessür ettiğinden içtihaddaki müşkilat tezayüd ett. Ümem-i İslâmiye dahi hiçbir vakit dahili ve harici müşkilatdan vareste kalmadığından İslâm merakiz-i medeniyeti birer birer mantıkı ve silsile-i ilim münkatı’ oldu.

            Bittab’ içtihadı nâehle ve re’y ve dini mevsûk ve mutemed olmayan ricale isnadından korkulur oldu. Bu sebepten nas bab-ı içtihadı sedd ettiler ve ulema dahi içtihada izhar-i acz ile nası bu dört mezhebden birine taklide sevk eylediler. Mezahib-i muhtelifeyi yekdiğeriyle mezc etmek dahi dini mulaabe haline getirmek demek olacağından bu mezahib-i erbaayı birbirine karıştırmaktan da halkı men’ eylediler.

Bundan sonra eimmenin içtihat etmiş oldukları usuli rvayat-i sahihe-i muttasile ile zabt ve tashih ederek onların mezahibini nakl ve rivayet etmekten ve her mukallid taklid ettiği imamın mezhebiyle amel ve ona hasr-ı tab’iyet eylemekten başka bir yol kalmadı. Elyevm fıkhın bundan başka manası yoktur.

  

15. Şeriat-i İslâmiyedeki Tavakkufun Zâhiri Olduğu: İfadat-i salifeye nazaren şeriat-ı İslâmiyenin çoktan beri düçar-ı tavakkuf olduğu, sabit ve layeteğayyer bir hale girdiği zann olunur. Lakin hakikat-ı halde şeriat-ı İslâmiye meydanı müsaid buldukça yine dairesini ihtiyacatı nisbetinde tevsi’ ede geldiği gibi bugün dahi tevsî’e meyaldır.

Bir kere te’azir-i şer’ye nusus-ı katiye ile tayin ve teşrî’ edilmemiş olduğundan öteden beri hükümet reisleri ve onların vali ve kaymakamları ve örf-i hakimleri tarafından takdiri olarak icra edile gelmiştir ve nihayet memalik-i Osmaniyede tecarib-i adideden sonra Fransa kanun-i cezası tercüme ile te’azir-i şer’iye makamına ikame edilmiştir. Mansus olan nice ahkam ve hudud-i şer’iyede bile işbu nususun 234 adete müstenid olması ve örf ve adetin tebeddül etmesi hasebiyle yerlerine ahkam-ı cedide ikame edilmiştir[7].

            Ahkam-ı hukukiyeyi tatbike memur olan kadılar içinde dahi nice sahib-i malumat zevat yetişip izhar-ı hakk için lazım gelen mesaili kütüb-i fıkhiyede bulamadıkları suretde tefekkuhen bir takım hkamı meydana getirirlerdi; bu da ahkam-ı fıkhiyeyi tevsî’ eylerdi. Alelhusus Osmanlı meşayih-i İslâmiyesinin bu babda çok hizmeti sebket eylemiştir. Ezcümle Ebussuud efendi “kanun yapıyorum” diyerek yeniden bir çok ahkamı vaz’ ve irade-i padişahi ile teyid etmiştir ki bunlar muehhıren ilm-i fıkhın ebvab-ı mahsusesini teşkil eylemiştir[8]. maalesef işbu makamat-i aliyeyi fazl ve kemalleriyle, irfanlarıyla dolduramayan zevat işgal ettikçe emr-i teşrî’ dahi düçar-ı tavakkuf olmuştur.

            Zamanımızda bile yeni bir hadise hakkında müçtehid olmayan ve fakat akıl ve irfandan bir parça nasibdar olan bir müftiden istifta edildikte kütübi fıkhiyeye müracaatla müsteftiye bir cevab-ı şafi ita edebilir. Çünkü kütübi fıkhiyede muhtelif içtihadlara ve mütefavit fetvalara tesadüf eder. Bunlardan icab-ı zamana muvafık bir hüküm istihrac edebilir. İşte müçtehidin-i İslâm’ın ahkam-ı şer’iyeyi muhtelif nazariyelere istinad ettirmelrinde ve içtihadatın bir merkezde cem’ ve tevhid edilmemiş olmasında böyle büyük bir faide vardır.

            Din-i İslâmın memalik-i muhtelifede intişaride şeriat-ı İslâmiyenin tevsi’îne sebep olmuştur. Çünki bunlar hadisat-i cedide hakkında ulemayı asra müracaat etmişler, 235 onlarda adât-i mahalliyeye istinaden bir takım mukarrerat ittihaz eylemişlerdirki bu mukarrerat-i mutakaddiminin mukarreratı derecesinde mr’iyet icraiye iktisab etmiştir. Şu halde din-i İslâmı kabul eden akvamın adât-ı sabikeleri dahi muhkem ve makbul addedilerek ahkam-ı şer’iyeyi tevsî’ etmiştir. Zamanın tebedüliyle ahkamın tağayyuri da münkir olmadığından şeriat-ı İslâmiyeye bu suretle yeniden bir nice ahkamn daha duhulu mümkündür.

           

16. Tabakat-i Fukaha: Fukaha-yı İslâm yedi tabakaya taksim olunmuştur. Birinci tabaka ricaline “müçtehid fişşer’” denilirki min gayr-i taklid kitab ve sünnet ve icma ve kıyasdan kavaid-i usuliyeyi vaz’ ve tesis ve ahkam-ı fer’iyeyi istinbat eylemişlerdir. Balada muharrer dört imam bu cümledendir.

İkinci tabaka ricaline “müçtehid filmezheb” denilirki üstadları olan tabaka-i ula ashabının vaz’ ve tesis ettikleri kavaid üzere edile-i şer’iyeden ahkam-ıfer’iyeyi istinbat ederler. Bunlar furu’da üstadlarına muhalefet etselerde usulde onlara taklide mecburdurlar. Ulema-i Hanefiyeden Ebuyusuf ve Muhammed bu tabak ricalindendir.

Üçüncü tabaka ricaline “müçtehid filmesele” denilir bu ulema gerek usulde ve gerek furu’da sahib-i mezheplerine muhalefet etmezler. Belki sahib-i mezhebden sarahet olmayan vukuatda üstadlarının bast ve takrirleri ve usul ve kavaidleri vechi ile istinbat-ı ahkama muktedir olurlar. Ulema-i Hanefiyeden Hassaf, Ebucafer Tahavi, şemsuleimme el-Hulvani, Şemsuleimme es-Seerahsi, Fahruddin Kadıhan bu tabakadandır.

Dördüncü tabaka ricaline “ashab-ı tahric” denilir. Bunlar içtihada aslen mezun değillerdir. Sahib-i mezheb tarafından vaz’ ve tesis edilen usul ile işbu usulun me’hezleri bunların mazbutı olduğundan sahib-i mezhebden veya sahib-i mezhebin ashabından menkul olup iki veche muhtemel olan mücmelleri usul ve kavaid-i mezküreye nazar ederek ve furu’dan nezairine kıyas eyleyerek tafsile iktidarları vardır. tahric-i Kerhî, Razî bu kabildendir.

Beşinci tabaka ricaline “ashab-ı tercih” denilir. Sahib-i mezhebden muhtelif rivayetler bulunduğu halde işbu rivayatdan bazısını bazı aher üzerine tercih ederler. 236 “Şu rivayet evladır, bu rivayet esahdır, şu nasa erfakdır, bu kıyasa evfakdır” derler. Ulema-i Hanefiyeden ve mukallidinden Kuduri ve Hidaye sahibler bu tabakadandır.

            Altıncı tabak ricaline “ashab-ı temyiz” denilir. Bunlar akval-ı fukahadan kavi olanları zayıf olanlardan, zahir-i mezhebi nadirden fark ve temyiz ederler. Ve akval-ı merdude ve rivayat-ı zayıfeyi kitaplarında nakl etmezler. Ulema-i Hanefiyeden Kenz, Muhtar, Vikaye, Mecme’ sahibleri bu tabakadandır.

            Yedinci tabaka ricaline “ashabi fetva” denilir. Bunlar balada mezkur umure muktedir olmayıp yalnız ashab-ı tercih ve temyizin tercih ve temyizlerine tabi’ olurlar. Ulema-i hanefiyenin mukallidinden Kuhistani, Dürer, Dürri Muhtar sahibleri bu tabakadandır. 

 

17. Mezheb-i Hanbeli: İmam Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eimme-i erbaanın dördüncüsüdür (h. 164-241). Pek çok kitaplar telif eylemiştir. Kütüb-i ehadisten “Müsned-i Ahmed b. Hanbel” âsarının en meşhurudur. Halka-ı tedrisinde nice zevat yetitirmiştir.

Hulefa-yi Abbasiyeden “Mu’tasım” zamanında vezir “İbn Ebi Davud”n meydana çıkardığı “halk-ı Kur’an” meselesinden dolayı huzur-i halifeye götürülüp Kur’anın mahlukıyetini tasdik etmesi teklif olundu. Bu teklifi kabulden imtina etmekle elleri bağlanıp derileri yarılncaya değin drb edildi. Bu sırada elleri çözülüp derhal bırakılmış isede eser-i darbden hasıl olan zaaf ve sakamden kurtulamayıp vefat eyledi.

Mezheb-i Hanbeli tarik-i içtihaddan ba’îd olup aslı ve esası rivayat ve ehadisin yekdiğerini takviye ve teyid etmesine müsteniddir. Hanbeliler hıfz-ı sünnet ve rivayet-i hadisde sairlerinden ziyadedirler; lakin tarik-i kıyas ile istinbatı ahkama meyilleri azdır. Bu sebepten bu mezhep erbabı sairlerine nisbetle zaten kalil idi ve ekseri bilad-i Şam ve diyar-ı Irak’da bulunurlardı. Evailde Bağdad’da kesretleri varidi. Hatta taife-i Şi’a ile muarezeleri muharebe-i muedda olarak Bağdad’da azim fitne ve arbedeler zuhur etmiş idi. Sonra Hulagu vakasında istila-yi Tatar ile Hanbelilerin kuvveti bilkülliye 237 münkati' olup bir daha eski hale avdet edemediler. Olvakitden beri gittikçe azalarak şimdi mezheb-i Hanbeli adeta inkiraz bulma derecesindedir.  

 

18. Mezheb-i Şafi’î: “İmam Ebu Abdillah Muhammed b. İdrîs Şafi’î” eimme-i erbaanın üçüncüsüdür; Gazze’de tevellüd (150) Mısır’da vefat etmiştir (197 veya 204) “Karafa” nam mahalde medfundur. İki yaşında iken Mekke’ye getirilmiş ve Medine’de İmam Malikden tahsil-i ulum etmiştir. Halka-i tedrisinde İmam Ahmed b. HAnbel gibi efazil-i zanurde-i tahsil olmakla fazl ve kemalın şöhreti aktar-ı alem intişar eylemiştir. zühd ve takva, adl ve vefa, lutuf ve seha, akl ve zeka gibi bilcümle evsaf-ı memduhayı haiz idi. menakıbı hakkında mücelledat neşr olunmuştur[9]. Eimme-i isna aşerden “Musa el-Kazım” ile ülfet ve muaşeretine mebni herkes rafazine kail olmakla habse ilka olundu.

Mezhebi vaktiyle Mısır ve Irak Ve Horasan ve Maveraunnehr taraflarında şayi’ ve münteşir olup cemi biladda tedris ve fetvayı ulema-i Hanefiye ile mukaseme etmişlerdir. İmam Şafi’î Medine-i münevverede mezheb-i Malikyi dahi tahsilden sonra Mısır’a azimet etmekle bir taife-i kendisinden ahz ve tilmiz etmiş ve bu suretle mezhebi Mısır’da şayi’ olmuş idi. lakin sonraları Mısır’da hükümet Rafizenin zuhuruyla fıkh-ı ehli sünnet mündersi ve “Zeydiye” fıkhı mütedavil oldu. Ancak Salahattin Eyyubînin zuhurunda Şi’a olan “Devlet-i Ubeydiye” muzmahil ve Mısır’dan “Zeydiye” mezhebi zail oldu; yine mezheb-i ehli sünnet avdet etti ve canib-i Irak^dan fukaha-yi Şafi’îye canib-i Mısr’a ve Şam’a rihlet eyledi. O taraflarda ulema-i Şafi’iye günden güne kesret buldu.

Şimdilerde dahi Mısr’ın ekser ahalısı Şafi’î olduğu gibi ceziretularabın ve Kürdistanın ekser cihetleride Şafi’î olmakla mezheb-i Şafi’î bu asırlarda dahi hayli iştihardadır. 

 

19. Mezheb-i Malikî: İmam “Malik b. Enes Esbahî” eimme-i erbaanın ikincisidir. Medine-i münevverede tevellüd (90 ve 95) ve vefatı (174 veya 179) edip kabri bekî’ nam mahaldedir. 238 Ecdadı Yemen’de “Asbah” kabiesine mensubdur[10]. “İmam darulhicre” namıyla yadolunurdu.

            Talim-i ilm-i şerifde Fırat-ı itina ve ihtiramı olup nakl-i hadise mübaşeret etmek istedikte tecdid-i vudu ve istimal-ı Tayyib ettikten sonra hal ve şanına muvafık bir vakar ve heyet ile sadr-ı meclise geçip ba’dehu nakl-i hadise şuru’ ederdi. Ayak üzerinde veya esna-yi tarıkda nakl-i hadisi kerih görürdü[11]. Musannefat-i adidesi olup ilm-i hadisde “Muvatta” namında bir kitabı vardır. Mansur halife “talak-ı mükrihe” hakkında hadis rivayetini men’ ettiği halde, sem’i itibara almadığından darb ettirdi.

            İmam Mailk’e mağrib-i Endülüs ahalisi hasr-ı tab’iyet etdiler. Filhakıka mezheb-i sair yerlerde dahi cari isede bu iki diyar ahalisi ammeten ona taklid ve iktida etmişlerdi. Zira ahal-i merkumenin rihlet ve sahteleri alel ekser canib-i Hicaza olup münteha-yi seyr ve seferleri aktarı Hicaziye idi. sadr-ı İslâmda Medine-i münevvere dar-i ilim olup hatta bilad-ı Irak’a dahi ulum-i diniye oradan münteşir olmuş idi. gerçi ulema-i Irak dahi tahkik ve tedkik ile müşteğil iseler de memalik-i Irak Mağrib ve Endülüs ahalisinin nazargahi değil idi. Bu cihetle ahali-i merkume Medine-i münevvere ulemasından ahz ve istifadeye iktisar ettiler. Olvakt ulema-i Medinenin şeyh ve reisleri imam Malik ve ondan evvel onun şuyuh ve esatizi ve ondan sonra dahi onun ashabı ve telamizi olduğundan Mağrib ve Endülüs ahalisi imam Malik’e müracaat ve onun mezhebine taklidd ve tab’iyet ettiler. Usul ve mesleklerine muttali’ olmadıkları sair müçtehidlere ittiba’ etmediler. Birde Mağrib ve Endülüs ahalisinin mizaclarında bedeviyyet galip olup ehli Iraka mahsus olan usul medeniyetle me’luf olmadıklarından bedavet münasebetiyle ehli Hicaza daha ziyada mail oldular. Bunun için Mağribiler ve Endülüsiler beyninde mezheb-i Maliki 239 Aleddevam olduğu halde kalıp hiçbir vakit usul ve mesleklerini dğiştirmediler ve mezahib-i sairede olduğu gibi bir takım tenkihat-i medeniye ve tehzibat-i hazeriyeye düşmediler.

            Mezheb-i Malikide mukaddemen üç meslek peyda olmuştu: birincisi “Kırvaniler” tarik-i olup reisleri “Sahnun”dur. İkincisi “Kurtubiler” tarikidir ki reisleri “İbn Habib” dir. Üçüncüsü “Irakîler” tariki olup reisleri “kadı İsmail”dir.

            Mısrîler Iraklılara tabi’ olmuştur. Zira öteden beri mısırda mezheb-i Maliki mevcud isede mezheb-i Rafizin zuhuri sebebiyle zir-i pirde-i hafada kalmış idi. dördüncü asr-i hicri evahirinde fukaha-yi Malikiyeden “Kadı Abdulvahhab” tahsil-i medar-i me’aş da’iyesiyle Bağdad’dan Mısra rıhlet etdikte “ubeydin” devleti onun hakkında hulefa-yı Abbasiyenin taksirini nasa izhar ve kendilerinin ehli ilim ve kemala rağbetlerini iş’ar arzıyla ziyade ikram ve ihtiram etdileer. Bu sebebden mezheb-i Maliki diyar-ı Mısrda filcümle revac buldu.

            Sonra bu turuk-i selase birleşip mümtezec oldu. Şöyleki altıncı asr-ı hicride “Ebu Bekir Tarşuşî” Endülüsten Beytilmakdise hicret ederek Mısır ve İskendriye ahalisinden ahz ve taallüm edip Kurtubiler tarikiyle Mısır tarıkını mezc etti.

            Sonra kayrevaniler tarikiyle Mısır tarıkı dahi mümtezec oldu. Ulema-i Malikiyeden “Şirmeshî” İskenderiyede bu iki Tarık üzere naşr-i ulum ederdi. Olesnada Müstensir halifenin Bağdad’da bina ettiği Müstansıriye medresesine müderris pldu.

            Mağrib ve Mısır tarikleri “Ebu Amr b. Hacib”n kitabında hulasa olunmuştur. Bu kitab mezheb-i Malikinin usul ve mesalikini her babda hulasa vecihle beyan ve her meselede fukaha-yi Malikiyenin akvalini ityan etmekle mezheb-i Malikiye bir fihris gibi olmuştur.    

 

 20. Mezheb-i Hanefî: İmamı azam eimme-i erbaanın birincisi olup ismi Numan 240 b. Sabit b. Zota b. Mâh’dır[12]. Zota Afganistan’da kain Kabil beldesi ahalisinden olup muehhiren din-i İslâmı kabul etmiş idi. Numan Kûfe’de tevellüd etmiştir (80-150). Pederinin vefatından sonra validesini eimmei isna aşerden “Cafer-i Sadık” tezevvuc eylediği cihetle onun hicr-i terbiyesinde bulunmuştur.

Suğr-ı sininde hadim-i Nebevi “Enes b. Malik Ensarî” ye mulaki olmuştur. Mebadi-i halinde ahz ve ita ve emr-i ticaret ile meşgul idi. İmam Şa’bî[13]onda gördüğü teyakkuz ve ncabet-i saikasıyle tarik- ilme teşvik etti. Ondan sonra vaktini tahsile hasr eyledi. İlm-i kelamı tahsil ederek bu ilimde mertebe-i kemal-i buldu ve müşarun bilbenan oldu[14].

            Muehhiren ashab ve tabiinin ilm-i kelamdan ziyade ilm-i fıkha itina ile nasa aleddevam muhtac oldukları mesail ve ahkamı talim etmekte bulunduklarını mulahaza ederek fukaha mesleğinin daha enfe’ ve eslah olduğuna vakıf oldu. “Hammad b. Ebi Süleyman” dan fıkıh tahsil etti[15]. Üstadının vefatında (120) talebesi imamı yerine geçirdiler ve halka-ı tedrisinde ictima ettiler. Fazl ve kemalı her tarafa münteşir olduğundan dersinde pek çok münteha zevat hazır olur idi. fıkhda nakabil-i vusul bir makam ihraz ettiğine ehli beldesi ve alelhusus imam Malik ile İmam Şafi’î şehadet etmiştir[16].

            Evvelleri beynelislâm kitab tedvin olmayarak hıfza itimad edilir idi. Zaten 241 feth edilen memalik-i ahalisinin umur-i ruhaniyeleri rües-yi ruhaniyelerine terk ve tevdi’ edildiği misillu Emeviler zamanında ahali-i İslâmiyenin nikah ve talakı gibi mesail-i şer’iyesi eimme-i din tarafından tayin ve beyan olunur ve muamelat-ı saire gayr-i müntazam bir yolda cereyan ederdi. İlm-i fıkhı herkesden evvel tedvin ile elyevm bulunduğu ebvab ve fusul tertibine koyan imam Azamdır[17].

            Kitabulferaizin ve kitab-ı şurutun vazi’i evveli dahi odur.

            “Haz”[18]ahz ve itasıyla meşgul olduğundan saadet ve refah içinde yaşardı. Merkezi ticareti Kûfe’de olup şerikleri memalik-i saireye seyr ve sefer ederlerdi. Hasıl olan ticaretinin fazlasını fisebilillah infak eylerdi. Ashab-ı ilmi ve telamizini daimen envai lutfuyla mustağrak eylerdi. Asrındaki hulefa ve umeradan ihsan ve hediye kabul eylemezdi[19].

            İmam azam müşkil bir meseleye tesadüf ettikçe ulema-i vatka davet ve onlarla meşveret ederdi. İstimal ettiği usulu ve edillesini göstererek onlarla bahse girişir, ya kendi kanaatı hasıl eder, yahud muterizleri ikna eylerdi. Bir meseleye karar veridiği gibi karar-ı vaki kütübi fıkhiyenin neresine idhal olunmak lazım geldiği Ebu Yusufa emr ederdi.

            Ebu Hanife Kur’anıkerimde bulamadığı ahkamı sünnet-i Nebeviyede dahi bulamaz ise akval-i sahabeye müracaat ederdi. Eğer akval-i sahabe muhtelef olur ise içinden âyât ve ehadise evfak olanı ahz ederdi. Eğer ashabdan menkul bir kavl bulamaz ise tabiinden kimseye taklid etmeyip onların içtihadı gibi kendisi içtihad ederdi[20]. 342 Mülük-i Emeviyenin ahiri olan “Mervan b. Muhammed” zmanında Irak valisi bulunan “Zeyd b. Amr b. Hire” tarafından teklif olunan Kûfe kadılığını kabul etmediğinden kamçı ile darb olunmuş ve bir müddet Mekke’ye azimet etmiş idi.

            Hulefa-yi Abbasiyeden “Ebu Cafer Mansur” zamanında Kûfe’ye avdet etti. Halife ibtidalarında fevkelade hürmet ve riayet edip bir aralık Bağdad inşaatına nazır tayın etmiş idi lakin muehhiren teklif ettiği “kdıyulkudatı” mensıbını kabul etmediğinden hiddetlenip hapse attı ve günde onar kamçı artırarak her gün darb olunmasını emr etti. Kamçının adedi yüze balığ oldukta pek çok buka ederek müteessiren vefat eyledi[21].

            Mezhebi Iraj’da şuyu’ bulduğundan ve telamizi hulefa-yi Abbasiyenin ashab ve kurenası olduğundan ehli Irak ile Hnd ve Çin’in ehli İslâmı ve maveraunnehir ile bild-ı İran ahalisi ona taklid etmiş idi. bu cihetle eimme-i Hanefiyenin telif ve tasnifleri ve eimme-i Şafi’îye ile münazaraları kesir oldu. “Fenn-i hilafiyat”da güzel usul ve meslekler tayın ve ibda’ ve böyle bir fenn-i celil ihtira’ ettiler.

            Elhaletu hazihi memalik-i Osmaniyenin ekseri Hanefi ve hilafet-i İslâmiye dahi onun üzerine cari olduğundan şimdiki halde dahi mezheb-i Hanefi sairlerine galibdir.

 

21. Hilâfiyât: Hilafiyatdan maksad mezahib-i Erbaa uleması beyninde cereyan eden mübahesat-i fenniyedir. Şöyleki mesail-i içtihadiyede zaruriyilvuku’ olan ihtilafları asr-ı selefde tavassu’ ve tekessür ederek her makalde dilediği müçtehide taklid ve tab’iyet etmekte iken emr-i içtihad ulema-i müçtehidin içinde eimme-i erbaaya müntehi oldukda amme-i nas onlara hasr-ı tab’iyet ettiler. Ondan sonra usul-i şer’iyede bahs ve ihtilaf kapısını 343 kapayıp mezahib-i erbaadan başkasına taklid ve tab’iyeti men’ eylediler. İşte bu vech ile mezahib-i Erbaa erkan-ı şeriat makamında ve bu eimme-i erbaanın usulu “edile-i şer’iye” mesabesinde tutuldu. Onun için be’dema usul-i edile-i şer’iyede mubahese ve münazaraya mecal kalmayıp bahs ve ihtilaf, bu mezahib-i erbaaya taklid ve temessük etmiş olan ulema beyninde cari oldu ve onların ihtilafı müçtehidinin nusus-ı şer’iye ve usul-i fıkhiyedeki ihtilafı yerine geçti. Her taife, taklid ve temessük ettiği mezhebin sıhhatine istidlal etmek üzere kendi imamının usul ve mesleği sahih ve müstakim olduğunu isbata tasaddî eylemekle beynlerinde pek çok mübahese ve münazaralar cari oldu. Bu mübaheseler cemi mesail-i şer’iyede ve ilm-i fıkhın her babında icra olundu.

            İhtilaf bazen Şafiiler ile Malikîler beyninde olarak Hanefiler birine muvafık olur; bazen Malikilerle Hanefiler beyninde olarak Şafiiler onlardan birine muvafık olur, bazan Malikiler ile Şafiiler beyninde olup Hanefiler birine muvafık olur ve bu cihetle mezahib-i erbaaya mukallid ve mütemessik olan ulema beyninde günagün mübahese ve münazaalar vuku bulur idi.

            Bu mübahasat sırasında eimme-i erbaanın me’hezleri ve menşe’-i ihtilafları ve mevki’-i ictihadları beyan olunur idi. İşte ilmin bu sınıfına “Hilâfiyât” denilirdi.

            Usuliyyun ki fukaha ve müctehidindir, istinbat-ı ahkama vesile olan kavaid ve ilm-i usul-i fıkhı bilmeye muhtac oldukları gibi fenn-i hilafiyat ashabı dahi ol kavanine muhtac olurlardı. Fakat bu kavaide müçtehidin ihtiyacı istinbst-ı ahkam içindir, ama bu fenn-i ashabının ihtiyacı müstenbet ve mevcut olan mesail-i muhalifinin hedm etmesinden muhafaza içindir.

            Fenn-i mezkür, eimmenin edille ve me’hazlarını bilmek, ve bahs ve istidlal yolunda tefennun ve maharete kesb etmek hususlarında gayet nafi’ bir ilm-i celildir.

            Bu fende Hanefiye ve Şafiiyenin telifatı Mlikiyeden daha ziyadedir. Zira Hanefiye indinde ekser mesail-i fer’iyenin asl ve mebnası kıyas olduğundan onlar bahs ve nazar erbabıdır. Ama Malikiyenin ekser müstenedatı hadise dair olup onlar ehl-i bahs ve nazar değillerdir. Ve bir de Malikiyenin ekseri ehl-i mağrib olup onlar ise ehli badiye olduklarından umur-i sanâiteden alelekser gafil idiler.

244      Bu fennde Gazâlî’nin kitab-ı “Me’haz”ı vardır. İbn Saatî her meselede hilafiyata dair oaln mebahis-i derc ederek usul-i fıkıhdan telif etmiş olduğu muhtasarında bütün mesail-i hilafiyatı cem’ etmkle pek güzel bir eser meydana getirmiştir. Sonra diyr-ı şarkın ahval-ı muhtall olmasıyla bu ilim mahv ve münderis olmuş, ismi bile unutulup kitaplarda kalmıştır[22].

 

22. Tabakat-i Mesâil-i Hanefiye: Kütüb-i Hanefiyede mestur olan mesail üç tabakadır. Birincisi “Usul”, ikincisi “Nevadir”, üçüncüsü “Vakiat ve Nevazil” mesailidir.

“Usl mesaili” eimme-i selaseden, yani İmam Azam ve ebu Yusuf ve Muhammed’den rivayat-i zahire ile mervi olan meselelerdir. İmam Muhammed’in Mebsut, Ziyâdât, Cami’-i Sağîr, Cami’-i Kebîr,   Siyer-iSağîr, Siyer-i Kebîr nam kitaplarında mezkür olan hep mesail-i usuldür. Çünkü bu kitaplar şöhret ve tevatür ile ondan mervidir. Bu cihetle mezkür kitaplara “Kütüb-i Zahiru’r-Riyveye” denilir.

Hâkim Şehîd, İmam Muhammed’in işbu altı kitabında olan mesaili Kâfî nam kitabında cem eylemiştir[23].

İmam Muhammed’in Mebsut adlı kitabının müteaddid nüshaları olup bunlardan ezhar olanı Mebsut-ı İbn Süleyman Cürcânî’dir[24].

“Nevadir-i Mesail” mezkür altı kitabdan maada kitaplarda ashab-i mezhebden rivayet olunan mesaildir. İmam Ebu Yusuf’tan rivayet olunan Kütüb-i Emâlî ile Hasan b. Ziyâd’ın ve sahib-i muharreratın eserleri bu kabildendir.

245      İmam Muhammed’in Keysâniyât, Hârûniyât, Cürcâniyât, Rakkiyât nam kitaplarında olan hep nevadir-i mesailîdir, çünkü bu kitapları İmam Muhammed Harun Reşîd ile seyahatlerinde yazmış olduğundan onun tarafından yazıldığı bittevatür sabit değildir. Onun için bu kitaplara Kütüb-i Gayr-i Zahiru’r-Rivaye ıtlak olunur.

“Vakiat ve Nevazil-i Mesaili” ashab-ı mezhebden rivayeti varid olmayan vukuatda mütehhirin müçtehidinin yani İmameyn’in ashabıyla ashab-ı ashabının içtihad ettikleri mesaildir[25].

Fakîh Ebulleys Semerkandî’nin Kitab-ı Nevâzil’i, natıkeynin mecmuu nevazili ile vakiatı, Hakim Şehîd’in vakiatı hep ‘Vakiat’ mesailini havidir.

Kâdîhân ve Hulasa sahipleri gibi fukaha-yi müteehhirin kitaplarında tabakat-ı selase mesailini muhtelit olarak cem’ etmişlerdir. bazıları dahi bunları yekdiğerinden tefrik ederek irad eylemişlerdir. Şöyleki evvelen mesail-i usulu, saniyen nevadir mesailini, salisen vakiat mesailini derc eylemişlerdir. Radiyuddin Serahsî’nin Muhîtu’s-Serahsî nam kitabı bu yoldadır.

 Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin havi olduğu mesail mütün ve şerh ve fetevadan me’huz bulunduğu cihetle bunda bittab’ tabakat-ı selase mesaili mevcut isede ekseri rivayet-i zahirenin nakli için mevzu olan mütün-i mutebereden ahz olunmuş oduğundan zahir-i rivayet mesailidir. 

 

23. İmam Azamın Şakirdanî; Ebu Yusuf: İmam Ebu Yusuf  (Yakub b. İbrahim b. Habîb) İmam Azam’ın birinci şakirdi ve mezheb-i Hanefi’de imam-ı sanidir. Kûfe’de dünyaya gelmiştir (113). Ebeveyni kendisini cebren santa sevketmişler isede tahsıl-i ilme rağbeti ziyade olduğundan İmam Azam’a iltica ederek sahabetine mazhar olmuştur. İmamdan ilm-i fıkhı tahsıl ettiği gibi sair ulemadan ilm-i hadisi tahsıl etmiş ve hafız-ı hadis olmuştur. Hulefa-yi Abbasiye nezdinde pek ziyade itibarı olduğundan daimen yanlarında bulunurdu. Mehdî ve Hâdî zamanlarında kadı olduğu gibi Harun zamanında 246 en evvel Kadiyulkudat ünvanını ihraz eylemiştir. İlm-i usulü mezheb- iHanefi üzere cümleden evvel tedvîn ve mesaili imla ederek aktar-ı arza neşr etmiştir. Harun’un onikinci sene-i hlafetinde vefat eylemiştir (182).