27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
KUR'AN-I KERİM MUCİZELERİ

 

00-   Özü KANIT (Kitap Mucizesi) ايات القران 

1-     VARAKA, HZ. HATİCE, HZ. MUHAMMED İNANDI 

2-     MUHACİRLER İNANDI

3-     ENSAR İNANDI

4-     MEDİNELİLER İNANDI

5-     ARAPLAR İNANDI

6-     TÜRKLER VE İRANLILAR İNANDI

7-     BÂTIL İNANCI KALDIRDI

8-     BÂTIL FELSEFEYİ KALDIRDI

9-     BÂTIL MİSTİSİZMİ KALDIRDI

10-   BÂTIL İLMİ KALDIRIYOR

 

 

00. KUR’AN MUCİZESİ

Özü KANIT (Kitap Mucizesi) ايات القران   

 

1- KİTAP MUCİZESİ

Allah Hazreti Adem’i yaratmış ve ona konuşmayı öğretmiştir. O bir nebi idi. Allah ona hitap ediyordu. Zaman zaman değişik yerlere peygamber geliyor, Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ ediyordu. Halk onun peygamberliğine inanmak için ondan mucize istiyordu. Yani peygamber öyle bir şey yapmalıydı ki diğer insanlar yapamasın. O zaman onun Allah’ın elçisi olduğuna inanırlardı. Hazreti Nuh’un gemisi, Hazreti İbrahim’in ateşi, Hazreti Musa’nın asası, Hazreti İsa’nın ölüleri diriltmesi böyle inandırıcı birer mucize idi.

İnsanlar yeryüzüne yayılıyor ve değişik yerlerde değişik hayat şartları içinde topluluklar oluşturuyordu. O dönemlerde insanların birbirlerine gitmeleri mümkün değildi. Birbirleriyle haberleşmeleri yoktu. Her yere ayrı peygamber geliyor, mucizesini gösteriyor ve toplulukları inandırıyordu. Ayrıca insanlar uygarlaşan topluluklardı. Zamanla keşiflerde bulunuyor, hayatları değişiyordu. Değişim, hattâ intibak için yeni peygamberler geliyor, kitapları yeni hayata göre yeniliyordu. Zaman zaman da yeni kitaplar geliyordu. Böylece uygarlaşmada uyum sağlanıyordu.

İnsanlar göçebe döneminden tarım dönemine geçince büyük kentler oluştu, şifahi emirler ve talimatlar yetmedi. Yazılı kurallar oluşmaya başladı. Bunu tedvin eden Dicle ve Fırat’ın  denize yakın yerlerinde oluşan kavmin içinden çıkan Hazreti Nuh Peygamber olmuştur. İlk şeriat düzenini o kurdu. Hazreti İbrahim geldi, ilmi dinden ayırdı ve insanlığı akılla inanmaya çağırdı. Sonra Hazreti Musa geldi ve şeriatı dinden ayırdı, hukuk düzenini kurdu. Sonra Hazreti Davut geldi ve ekonomiyi dinden ayırdı, devletçiliği oluşturdu. Sonunda Hazreti İsa geldi ve dini bütün insanlara hitap edilecek şekilde düzenledi, dini beşerileştirdi. Doğuda Hazreti İbrahim’in çocukları Brahmanizmi geliştirdi. Onlar Tevrat gibi sadece kendi kavimlerine hitap ediyordu. Buda ise Brahmanizmi Hazreti İsa gibi beşerileştirdi.

Artık büyük sanayi inkılabı yaklaşmıştı. İnsanlar cep telefonları ile konuşacak, uçaklarla birbirlerine ulaşacak, üniversiteler kurup ortak ilim geliştirecek ve yeryüzü bir köy hâline dönüşecekti. Allah yeni peygamber gönderdi ve Ona şu görevleri verdi:

1-      Hazreti İbrahim’in ilmî, Hazreti Musa’nın siyasî, Hazreti Davud’un ekonomi ve Hazreti İsa’nın dinî düzenlerini birleştirip hepsini bir arada uygulayarak örnek bir düzeni insanlığa takdim edecekti.

2-      Artık insanlara ayrı ayrı peygamberler gelmeyecek, son peygamber ve son kitap olacaktır. Her ümmetin kendi peygamberleri olacak, ama bütün kitapların özü olan Kur’an tüm insanlığın ortak kitabı olacaktır. Kur’an kıyamete kadar geçerli olan tek kitap olmalıydı.

3-      Topluluklar ve çağlar değişik hukukları kendileri içtihat ve imalarla üretecekler. Allah onlara peygamberlerle vahyetmeyecek, kendi düzenlerini Kur’an’a ve ilme dayanarak kendileri kuracaklardır.

4-      Dünyada insanlar yine ayrı ayrı kavimler yani uluslar halinde devlet kuracaklar, şa’b ve kabileler hâlinde bölünecekler, ama aralarında barış düzeni kuracaklardır. Barış düzenine katılmayanlara karşı ehli kitap olarak onlarla birlikte savaşacaklardır. Dünya bir tek İslâm devleti olmayacak ama İslâm devletleri arasında barış olacaktır. Bu barışı sağlayacak peygamberlerin getirdiği mukaddes kitaplar olacaktır. Bu kitaplar arasında çatışma değil uzlaşma sağlanacak ve insanlık Allah’ın şeriatı ile yönetilecektir.

Bu kitapların ilâhi kitap olduğu nasıl bilinecek?

Peygamberlerin Allah’ın elçileri olduğu nasıl bilinecek?

Gelecek çağlarda insanlara gösterilecek mucize ne olacaktır?

Kur’an işte öyle bir kitaptır ki, bizzat kendisi mucizedir. İlmî araştırmalarla onun Allah sözü olduğu bilinir. O geçmiş kitapları ve peygamberleri tasdik eder, takviye eder. Böylece gelecek nesiller için Kur’an mucize olacaktır. Kur’an’ın mucizeliği de zaman geçtikçe daha çok anlaşılır, çünkü o zamanla daha iyi anlaşılır hâl alacaktır.

Hazreti Muhammed aleyhisselâmın mucizesi ancak kendi arkadaşlarını inandıracak kadardı. O dönemde dahi en büyük mucizesi Kur’an’dı. Hazreti Muhammed insanlara mucize göstererek inandırmadı, Kur’an’la inandılar. Önceki peygamberler önce kendi mucizelerini gösterdiler, sonra kitaba inandırdılar. Oysa Araplar önce kitaba inandılar, ondan sonra Hazreti Muhammed’i tasdik ettiler.

Bu kitabımızda Kur’an’ın çağımızda ortaya çıkan mucizelerini anlatmış olacağız.

 

2- KUR’AN’A İLK İNANANLAR 

Arabistan ilk iki uygarlığın yani Mezopotamya ile Mısır’ın arasında uzanan geniş bir çöldür. Mekke bu iki ülke/uygarlık arasında gidip gelen kervanlara konaklık etsin diye Hazreti İbrahim ve oğlu Hazreti İsmail tarafından kurulmuş bir kervansaraydır. Çöllerde Araplardan başkaları seyahat edemedikleri için sadece onlar develerle Mısır ile Mezopotamya arasında ticari ilişkiler kuracaklardı. Böylece Mekke’de tüm Arabistan kabileleri konaklaya konaklaya tanışmaya başlamışlardır.

Senenin belli günlerini hac ayları olarak belirlemişlerdi. Bu gelenek Hazreti İsmail’den beri devam edip geliyordu. Burası haram yerdi ve haram aylarında bütün Arabistan’da kabileler arası savaş duruyordu. Bu dönemde Mekke’de toplanırlardı.

Her kabilenin ayrı tanrısı vardı. O tanrıyı temsil eden putlar yapmışlardı. Kabileler birbirleri ile savaşırken inanışlarına göre her kabilenin tanrısı o kabileye yardım ediyordu. Yenildiği zaman tanrı da yenilir ve karşı kabilenin putu parçalanırdı. Mekke ise harem olduğu için orada savaş olmaz, kimse kimsenin putuna dokunmazdı. 360 kadar kabile putları vardı.

Mekkeliler ticaretle geçinirlerdi. Tüccarlar okuma yazma bilirler, borç ve alacaklarını yazarlardı. Kur’an gelmeden önce Mekke’de 20’ye yakın okur yazar bulunuyordu. Ayrıca Araplarda şiir çok gelişmişti. Şiirlerin kıymetli olanlarını yazarlardı. Hattâ Kâbe’nin duvarlarına 7 şiir asılı kalırdı. Bize 600 kadar beyit intikal etmiştir. Bunun 200’ü İmrülkays’a aittir. Bunun dışında Mekke’de veya Arabistan’ın diğer yerlerinde herhangi bir Arapça eser ve yazı yoktu.

Mekke’de devlet de yoktu. Kabile hayatı sürüyordu. Savaşlara gittikleri zaman kendilerine bir başkan seçip itaat ederlerdi. Mahkeme yoktu. Polis yoktu. Asker yoktu. Yazılı herhangi bir kuralları yoktu. Kabileler arası kan gütmeler oldu. Bu da sosyal dengeyi sağlardı.

Mekke’de iki kabile hakimdi, Haşimiler ve Emeviler. Emeviler güçlü ve zorba olarak bilinir. Haşimiler de cesur ama daha zayıf ve halimselim kişilerdi. Hazreti Muhammed 25 yaşına geldiğinde, kırk yaşında bir kadınla evlenmişti. Bu kadın Hazreti Hatice idi. Zengin bir kadındı. Hazreti Peygamberin kızları Hazreti Hatice’den olmuştur. Bunlardan biri olan Hazreti Fatıma’nın çocukları hala seyyidler olarak yaşamaktadırlar. Mutlu bir aile içinde yaşıyorlardı. Hazreti Muhammed de akıllı ve güvenilir bir adam idi. Ama kimsenin işine karışmazdı, sessiz sedasız yaşayıp gidiyorlardı.

Hazreti Muhammed Hira mağarasına gider, orada serinler ve dinlenirdi. İşte bir gün orada iken bir ses duydu: “Oku, Rabbinin ismiyle oku!” O “okuma bilmem” dedi ama sesi tekrar duydu: “İnsanı alakdan yaratan Rabbinin ismiyle oku. Büyük kerem sahibi rabbin adına oku. O insana kalemle öğretmiştir.”

Hazreti Muhammed korkmuş ve evine dönmüş, başından geçeni eşi Hazreti Hatice’ye anlatmış, eşi de bir şey anlamamıştı. Hazreti Muhammed kendisine cin çarptı sanmıştı. Hazreti Hatice, “Sen iyi bir insansın, seni cin çarpmaz.” dedi. Kendisinin yaşlı Hıristiyan Varaka (Varaka bin Nevfel) isminde bir akrabası vardı. Olayı ona anlattı, o da bunun üzerine; “Bu İsa’nın haber verdiği resuldür. Sağ olsam da hicret ettiği zaman ben de onunla hicret etsem.” dedi. Hazreti Hatice: “Öyle biri şey mi olacak?” diye sordu. “Evet, çünkü o da şeriat getirecek.”

Sonra Kur’an’da Musa gibi bir peygamber gelecek diye âyet nâzil olmuştur.

Hazreti Hatice Varaka’nın bu sözüne inandı ve resulü tanıdı. Döndü ve Hazreti Muhammed’e müjde verdi. Hazreti Muhammed de eşinin sözüne inandı ve böylece onlar ilk mü’minler oldular: Birincisi Varaka, ikincisi Hazreti Hatice, üçüncüsü Hazreti Muhammed.

İşte böylece Kur’an’ın mucizeliği böyle başlamıştır. Hazreti Peygamber’den önce onun mü’minleri oluştu. Kur’an Hazreti Peygamber’e geliyordu. Ama ilk iman edip peygamberi peygamberliğe inandıran bir kadın oluyordu.  

Sonra Hazreti Hatice Hazreti Muhammed aleyhisselâmın en büyük destekçisi olmuştur, ama kendisi hicreti görmeden vefat etmiştir. Hazreti Hatice’nin inanması sonucu köleleri Zeyd de iman etmiş, yanlarında bulunan on yaşındaki Ali de iman emiştir. Böylece ilk olarak bir aile Kur’an’a inanmıştır. Hazreti Muhammed tekrar mağaraya gitmiş ve oraya bir araç gelmiş, aracın içinden inen kimse ile karşılaşmış ve yeni vahiyler almıştır.

Bu vahiy devam etti, onlar da inanmaya devam ettiler. Kur’an’dan başka herhangi bir mucize zuhur etmedi. Ama Kur’an en veciz bir şekilde inmiştir. Bir ara vahiy kesilmiş, kendisi de sıkıntıya düşmüştür. Hattâ intiharı bile düşündüğü söylenir. Üç sene sürdüğü söylenen bu ara devreden sonra yeniden Kur’an âyetleri ve sûreleri gelmiş, Hazreti Peygamber’in imanını takviye etmiştir.

 

3- MUHACİRLER İNANDI

Cebrail Hazreti Muhammed’e geldi. Hazreti Ebubekir rüya gördü, ona açıl dedi. Hazreti Ebubekir’le karşılaşınca onu İslâmiyet’e davet etti. Hazreti Ebubekir “mucize göster” dedi. O da “Kur’an yetmez mi?” dedi. Hazreti Ebubekir de inandı. Hazreti Ebubekir ne Emevî idi, ne de Haşimî idi. Ondan sonra faaliyete geçti ve Mekke’nin eşrafını dine davet etti. Emevilerden Hazreti Osman da inandı. Hazreti Muhammed peygamberliği herkese ilan etmiyor, herkese Kur’an âyetlerini okumuyordu. Uygun görülen kimseler davet ediliyordu. Bununla beraber Mekke’de  haber yayılmış, hemen herkes ilgilenmek istiyordu. Ne var ki Mekke’nin başkanları Kur’an dinlemeyi yasaklamışlardı.  

Kur’an yazılıyor ve okunuyor. Müslümanlar kapalı yerlerde Kur’an öğreniyorlardı. Kırk kişi olduklarında Hazreti Ömer onlara katıldı. Altı sene mü’minler kapalı çalıştılar. Kur’an sürekli âyet âyet iniyordu. Bulundukları yerler okunuyordu. Çünkü sıra ile inmiyordu. Kâbe’nin içine girdiler ve alenen namaz kılmaya başladılar Kur’an okumaya başladılar. Mekke müşriklerinin baskıları da artmaya başladı. Baskı arttıkça inananlar da artıyordu. Sosyal kanundur. Baskı ile sosyal faaliyeti durdurmazsınız. Türkiye’de de dindarlara büyük baskı yapıldı ama sonunda anayasa ekseriyeti ile iktidar oldular, yüzde elli kadar oy aldılar.

Mekke’deki mü’minler yavaş yavaş artıyordu. Baskı o kadar çoğaldı ki bazı mü’minler Habeşistan’a göç ettiler. Kur’an inmeye devam ediyordu. Tüm Arabistan halkı Mekke’ye geldiklerinde ve hac yaptıklarında Kur’an’ı dinliyor, Hazreti Muhammed ile görüşüyor. yapılanları takip ediyordu. Yapılan o zulme rağmen insanların sebat etmeleri tüm Araplara etki ediyordu.

Ne var ki topluluklarda sosyal baskı olur. Teker teker hepsi bir şeyi istese bile, kimse eski âdetlerinden vazgeçmez. Çünkü  biri vazgeçerse diğerleri ona çullanır, isteseler de istemeseler de çullanırlar. Dolayısıyla herkes herkesten korkar ve inkılâp olmaz. Bu fizik dünyasında da görülür. Su 100 derecede kaynar ama eğer kapalı kapta ısıtırsanız bazen 105 dereceye çıkıp orada bekler, sonra birden patlar. Sosyal olaylar da böyledir.

Aradan 7 sene daha geçti. Peygamberliğin 13 senesi Mekke’de geçti, Müslümanların sayısı 150 kadar oldu. Bir köy kadar olmuşlardı; 13 senede bir köy kadar olmuşlardı. Ama işte bunlar dünyayı değiştirecek ve insanlığa kıyamete kadar sürecek bir dini hediye edeceklerdi. Mekke’de namaz kılma dışında herhangi bir ibadet de yapılmıyordu. Kur’an ezberleniyordu. Hazreti Peygamber’in başka faaliyetleri yoktu, sadece Kur’an öğretiyordu. Namaz da Kur’an okunmak için  kılınıyordu.

Başlangıçta yalnız geceleri kalkılıp namaz kılınırken, sonraları gündüz namazları da ilave edildi. Kâbe’ye gelip cemaatle kılıyorlardı. Beş vakit olarak kılmaya başladılar. Henüz ezan yoktu. İşte bu aleni namaz insanlara Kur’an’ı  duyuruyordu. İnsanlar etki ediyor ve ona karşı olsalar da güçlerini kırıyordu.

Biz de camilerimizi herkese açmalıyız. Mesela iöde sohbet etmeliyiz. Alışveriş yapmalıyız. Namaz vakti gelince namaz kılmalıyız. Henüz bir Ömer çıkmadı. Ama çıkacak, yakında çıkacak. Haydi, camiler herkese serbest; girin, oturun, alın, satın, sohbet edin, tartışın. Camiler birer Londra’daki Haydi Park’tır. Herkese açıktır. Gelecek ve görecek. Konuşacak. Bu millet işte bu Ömer’i bekliyor. Diyanet işleri diyanet işleri olacak. Her mezhep kendi tekkesini kendisi kuracak, özel ayinler orada olacaktır.

İşte bunca zulüm görmelerine rağmen Mekke’deki bir köy kadar olan sakinleri direnmeye götüren şey Kur’an olmuştur. Risale-i Nur şakirtleri de Kur’an’a hizmet ettikleri için zulme dayandılar. Süleyman Tunahan’ın şakirtleri de Kur’an’a hizmet ettikleri için dayandılar. Akevler Adil Düzen Çalışanları da Kur’an’a hizmet ettikleri için başarıya ulaşacaklardır.

Bugün Kur’an’a hizmet eden onbinlerin üstünde çalışmalar vardır. Ancak bunlar birbirinden kopukturlar. Bir gün Kur’an bunları birleştirecektir. Nitekim AK Parti etrafında birleşme olmuştur. Millî Görüşçüler kendi partilerine kendileri uzak kaldılar. Gelecekte onlar da birleşeceklerdir.

Mekke halkı o kadar Kur’an’a inandı ki Medineliler gelip davet ettiklerinde herkes Hazreti Peygamber’in talimatına uyup Medine’ye hicret ettiler. Mekkeliler sadece Hazreti Muhammed’in gitmesini istiyorlardı. Oysa tek kişi kalmamak üzere hepsi Medine’ye hicret etmiştir. Bu çok büyük bir olaydır. Hazreti Musa’nın kavmi de Hazreti Musa ile hicret etmişti. Bu hicreti sağlayan Hazreti Muhammed değil Kur’an idi. Hazreti Muhammed’in elinde Kur’an’dan başka hiçbir silah yoktu.

 

4- ENSAR/MEDİNELİLER İNANDI

Allah her şeyi çift yaratmıştır. İnsanın beyni vardır, kalbi bardır; birinden kan dolaşır, birinden elektrik. Merkezler genellikle iki olur. Ankara var, İstanbul bar. Washington var, New York var. Moskova var, Leningrad var. Tahran var, Kum var. Arabistan’da da Mekke var, Medine vardır. Mekke ticaret şehri, Medine ise ziraat şehri idi. Medine’de Yahudiler de yaşıyordu. Araplar hakim idi, güçlü idi, savaşçı idi ama Yahudiler de uygardı. Ellerinde Tevrat vardı. Tevrat Arapça değildi. Ayrıca Yahudiler İsrail oğullarından olmayanları dinlerine almıyorlardı. Dolayıyla Araplar Yahudi olamıyordu.

Medineliler Mekke’ye gelip de Kur’an’ı dinlediklerinde hemen onun hak kitap olduğunu anladılar. Medine’de istişare ettiler ve Hazreti Muhammed’i Medine’ye davet ettiler. Medinelileri mü’min eden Kur’an idi. Onlar Kur’an’ın anlattıklarının tesiri ile inandılar. Çünkü Kur’an’da Tevrat’ta anlatılanlar anlatılıyordu. Hazreti Muhammed’de Kur’an’dan başka bir mucize bulmuş değillerdi.

Muhacirler Medine’ye gelince hiçbir şeyleri yoktu. Evlerini Mekke’de bırakmışlardı. Tüm Arabistan onlara düşman olmuştu. Medine Ticaret Merkezi olmadığı gibi onlar da artık Arabistan içinde yapamıyorlardı. Gelenlerin toprakları yoktu. Bunlar Medine’de nasıl barınacaklardı? Hazreti Muhammed Medine mü’minlerine muhacirleri kardeş yaptı. Evleri ve imkanları bölüştüler. Onları yerleştirdiler.

Medinelilere bu fedakârlığı yaptıran ne idi?

İşte Kur’an’ın mucizesi idi.

Medinelilerin yaptıkları büyük fedakârlık, kendilerine hicret etmiş muhacirleri sığıntı olarak görmeyip onları kendileri gibi görmeleri; hattâ daha yüce görmeleri idi. İlkler oldukları için onlara saygı gösteriyorlardı. Bu saygı Hazreti Muhammed’in ölümünden sonra da devam etti. Halife olarak hep muhacir olanları seçtiler, ona biat ettiler, sorun çıkarmadılar.

Bu teslimiyeti sağlayan Kur’an olmuştur.

Kur’an Mekke’de sadece okunuyordu. Hüküm âyetleri olsa da mücmel idi ve uygulanmıyordu. Medine’ye gidildiğinde artık hep hüküm âyetleri iniyor, Muhacir ve Ensar Resulün emrinde uygulamaya başlıyorlardı. Artık başkan vardı, verdiği kararlar yerine getiriliyordu. Mekke ve Medineliler asker olmuşlardı. Hazreti Muhammed savaşa gidelim dediği zaman kendi imkanları ile silahlanır, teçhizatlanır ve savaşa giderlerdi.

Savaşlar da hep Kur’an tarafından yönlendirilmiştir.

Mekkeliler bütün Arapların barış yeri olan Mekke’ye müslimleri bırakmıyorlardı. Onlar ise Medine’nin civarına gelip gidiyor ve oradan ticaret yapıyorlardı. Suriye’ye giden kervanın yolunu kestiler, Medine civarından geçirmediler. Onlar da Kızıldeniz’in kenarından döndüler. Bunun intikamını almak için Medine’nin yakınında bulunan Bedir’e gelip Müslümanlarla savaştılar. Mü’minler 300, Mekkeliler 900 kişi idi. Mekkeliler yenildiler. Böylece Mekkeliler ile Medineliler arasında başlayan savaş Mekke’nin fethine kadar sürdü.

Medine’de yine Kur’an sayesinde yeni bir şey olmuştu. Hazreti Muhammed Medine’ye geldiği zaman Muhacirler ile Ensar arasında sözleşme yaptı. Taraflar Hazreti Muhammed’in Hakemliğini kabul ettiler. Bu da Hazreti Muhammed’in emîn olmasından doğan bir özelliktir. Ama asıl Kur’an’ı getiren kimsenin haksızlık yapmayacağına inandılar.

Böylece Arabistan’da ilk defa bir devlet başkanı seçiliyordu. Dünyada da ilk anayasa yazılıyordu. Bu anayasanın içine Medine’de yaşayan tüm kabileler, Yahudiler ve Araplar yazıldı. Kendi dinlerinde kalmak serbestliği içinde bu sözleşmeye dahil olabiliyorlardı. Böylece ilk olarak demokratik ve lâik bir düzen doğuyordu. O zamana kadar her devletin bir dini olurdu. Devletler silah gücüyle kurulurdu.

Kur’an’ın azameti içinde tüm Medine halkı, müşriki, Yahudisi, Hıristiyanı bu sözleşmeyi kabul etti ve Medine Site Devleti kurulmuş oldu. Medine birlikte savunulacaktı. Ama Medine dışındaki savaşlara yalnız mü’minler katılacaktı.

Kur’an sayesinde sağlanan bu demokratik ve lâik devlet anlayışı Osmanlıların sonuna kadar devam etmiştir. Demokratikti, çünkü her kabile kendi dinlerine göre yargılanıyordu. Yargıç tekti ama hükümler çoktu. Lâikti, çünkü her kabile kendi dininde yaşıyordu. Dinde zorlama yoktu. Böylece Kur’an sayesinde yeryüzünde II. bin yılın devlet modeli ortaya çıktı. Nitekim şimdi de bizim çalışmalarımızla III. bin yılın devlet modeli ortaya çıkmaktadır.

 

5- ARAPLAR İNANDI

Hazreti Muhammed aleyhisselâm öldüğü zaman bütün Arabistan fethedilmişti. Site devleti siteler birliğine dönüşmüştü.

Mekke ziyaretine çıkan Müslümanlar Hudeybiye’de durduruldular ve bir anlaşma yaparak geri döndüler. Mekkelilerle Medineliler on sene barış içinde kalacaklardır. Daha bir sene geçmeden Mekkeliler Medine tarafında olanlara saldırdılar. Müslümanlar bir ordu ile Mekke’ye yürüdüler. Mekke’nin başkanı Mekke’yi Medinelilere savaşsız teslim etti, böylece Mekke de savaşsız fethedilmiş oldu.

Ama asıl mucize burada cereyan etmiştir. Mekke’den kovulurken evlerini Mekke’de bırakan muhacirler buraya girdiler. Resulün evi de birisinin elinde idi. Aradan çok değil on sene geçmişti. Ama Kur’an’ın emrine uyularak evleri almadılar. Mekke’yi ganimet yapma şöyle dursun, kendi evlerini almadılar. Mekke fethedilmişti. Putlar kırılmıştı. Ama müşrikler hâlâ şirklerine devam ediyorlardı. Hazreti Muhammed Mekkelileri affedince çoğu zorlanmadan Müslüman oldu. Hazreti Muhammed onların başına yeni Müslüman olanlardan birini, hattâ birincisini atadı ve vali yaptı. Tüm askerini alıp geri döndü. Orası Müslümanların dinî merkezi olmuştu, artık namazı oraya doğru kılıyorlardı. Ama hiçbir endişe duymadan Mekke Mekkelilere bırakıldı. Kendisi Medine’ye döndü ve son iki senesini orada geçirdi.

Tüm Arabistan’ın fethinde 500 insan ölmüştü. Bunun yarısı mü’minlerden, diğer yarısı kâfirlerden idi. Evet, kardeş kardeşle savaşmıştı ama ölenlerin sayısı 250 kişiydi. Türkiye’nin dört mislinden büyük bir ülkeye barış gelmişti. Arabistan tarihinde ilk defa devlet kurulmuştu. Böyle kısa zamanda devlet değil imparatorluk da kurulur ama İskender’in kurduğu imparatorluk gibi onun ölümü ile devlet hemen dağılır.

Hazreti Muhammed öldüğünde Kur’an’daki âyet okundu. Resul ölürse dağılacak mısınız? Hemen bu âyetle insanlar birleşti. Birlik ruhu her zaman devam etti.

Hazreti Muhammed’den sonra halife kavgaları oldu ama İslâm âlemini parçalamamak için halk hemen Kur’an etrafında birleşti. Zalim hükümdar da olsa sabretti. Osmanlılarda 600 sene hanedan değişmedi. Cumhuriyet de hemen kuruldu. İhtilaller oldu ama parçalanma olmadı. Bunlar hep Kur’an öğretimi sayesinde başarılmıştır.

İlk seçilen halifeyi çöllerin uzak yerlerinde tanımayan oldu. Ama sevk edilen asker sayesinde bunlar bastırıldı ve Hazreti Muhammed’den sonra da Arap devleti bütün gücüyle birliğini korudu. İki yıl sonra Hazreti Ömer halife olmuştu. Hazreti Peygamber on sene içinde sadece Medine Devleti’ni organize etmiş, diğer yerleri de devlete bağlamıştır. Ama devletin gerekli olan teşkilatını kurmamış, valileri tayin etmemiştir. Kabile reislerini reis olarak bırakmıştır ama yargı teşkilatı oluşmamıştır.

Hazreti Ömer fethettiği komşu ülkelerde gördüklerini de değerlendirerek kendine göre bir devlet düzeni gerçekleştirmiştir. İlk yaptığı iş yöneticilerin dışında kadılar tayin etmesi olmuştur. Kur’an’da kadılık sistemi yoktur, hakemlik sistemi vardır. Ancak ilk işgal edilen bir yerde hakem bulmak mümkün olmadığı için kadılık sistemini geliştirmiştir. Yani kabile reislerine müdahale etmemiştir. Yönetimi onlara bırakmıştır. Ancak şeriatın uygulanması için kadılar tayin etmiştir. Kadılar birer öğretmen idiler. Gittikleri yerlerde hem Kur’an’ı öğretiyor hem de aralarında çıkan nizaları çözüyorlardı.

Hazreti Ömer’in uyguladığı bu sistem yönetim ile yargının ayrılmasıdır. İlk olarak bu İslâmiyet’te uygulanmıştır. Şimdi Batı’da bu yargı bağımsızlığı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Tüm İslâm dünyasında 1400 sene bu uygulanmıştır. Kadılar medrese mensubu olur, aynı zamanda okullarda hocalık yaparlardı. Osmanlılarda şeyhülislâmlık şeklinde gelişmiştir. Şeyhülislâm bugünkü anayasa mahkemesi durumundadır. Bir din adamı değil, ilim adamıdır.

Halifeler Kur’an’ı istişareye dayanarak yorumluyorlardı. Dört halife dönemi bittikten sonra da Kur’an’ı artık halifeler değil  fakihler yorumladı. Fıkıh sayesinde müsbet ilimler doğdu. Bugünkü uygarlık tümevarım metodudur. Kur’an sayesinde insanlar bunu öğrendi. Yönetim arasında kavgalar oldu ama Kur’an sayesinde Müslümanlar birliklerini korudular. Bu sayede bin yıla yakın zaman Arapların öğretmenliği devam etti. Gittikleri yerde sadece bir şeyleri vardı, o da Kur’an’dı. Demek ki Kur’an Arapları sadece uygarlaştırmadı, aynı zamanda süper güç yaptı. Kimse Kur’an olmasaydı Arapların bu büyük uygarlığı kuracaklarını söyleyemez. Tarihte uygarlıkları hep ilâhi kitaplar kurmuşlardır. III. bin yıl uygarlığını da yine Kur’an kuracaktır.

 

6- TÜRKLER VE İRANLILAR İNANDI

Arabistan fethedilince Arabistan’da müşrik kalmadı. Herkes Müslüman oldu. Irak, Suriye ve Kuzey Afrika fethedildi. Buralarda zorla Hıristiyan yapılan halk vardır. Bunlar İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasında fark görmedikleri için halk kendiliğinden Müslüman oldu. Böylece Bizans İmparatorluğu’nun yarısı kendiliğinden Müslüman oluyor, Kur’an Arapçasının etkisiyle Araplaşıyordu. Bugün büyük bir Arap ulusu vardır. Bunlar Kur’an sayesinde Araplaşmışlar, İslâmlaşmışlardır.

Şunu iyi bilmek gerekir. İslâm devletleri asla zorla kimseyi Müslüman etmediler ve kimsenin dilini zorla Arapçalaştırmadılar. Ama Kur’an’ın gücü bunları İslâmlaştırdı ve kendi uygarlıkları olmadığı için de Araplaştırdı.

Bundan sonra sıra Bizans’a gelmişti. Anadolu’ya ilerleme durmuştu. Çünkü Anadolu halkı kendi isteğiyle Hıristiyan olmuş, sonra o halk Bizans’ı Hıristiyanlaştırmıştı.

İran’daki Kisra düzeni yıkılmıştı ama İran büyük uygarlığa sahipti. Mezopotamya uygarlığı oraya geçmişti. İranlılar Araplaşmadılar, direndiler. Kendi dillerini ve uygarlıklarını korudular. Ama İslâmlaştılar. Hattâ o kadar ki, Arap emirleri cizye alabilmek için halkın Müslüman olmasını istemezler. Irak Valisi Haccac O zamanın Emevi halifesine mektup yazar: ‘Bunlar vergiden kaçmak için din değiştiriyor ve Müslüman oluyorlar. Sünnet olmalarını zorunlu kılalım, o zaman münafıklar İslâmiyet’e gelmez.’ der. Yani halkı İslâmlaştırmak şöyle dursun, kendi dinlerinde kalması istenirdi. İran’da hâlâ Mecusiler vardır. Halk harıl harıl Kur’an sayesinde İslâm oluyordu. Halife Ömer bin Abdülaziz Haccac’a cevap verir: ‘Allah Muhammed’i hattan yani sünnetçi  olarak göndermedi.’

İşte İran halkını Araplardan çok Kur’an Müslüman etti. Arap Müslümanlığını reddetmek için de Sünniliğin yanında Şiiliği tedvin etmişlerdir. Emevileri yıkıp Abbasilerin iktidar olmasını sağlayan da İranlılardır.

Araplarla Türkler arasında çetin savaşlar olmuştur. Araplar zorla Müslüman yapmıyorlardı. Ama Türkler Müslüman oluyordu. Türkler arasında İslâmiyet o kadar yayıldı ki, Talas’ta Çinlilerle savaşan Araplar Türklerin cephe değiştirmesiyle galip gelmişlerdir. Sonra Saltuk Buğra Müslümanlığı kabul edince tüm Türkler Müslüman oldu. Hattâ Çin’deki Çinlileşmiş Tabgaçlar da Müslüman oldu. Bugün Çin’de 300 milyon kadar Türk soyundan Çinli Müslüman vardır. Askerler ülkeleri fethediyor ama sadece din hürriyetini getiriyordu. Asla dinî baskı yapmıyor, hattâ karşı baskı yapmak istiyorlardı, ama Kur’an müsaade etmiyordu. Girdikleri yerde halk Kur’an’ın etkisiyle Müslüman oluyordu.

Türkler Araplarla barışmış ve Abbasi halifesinin hilafetini kabul etmişler, ayrıca Kur’an sayesinde büyük ordular kurmuşlar ve dünyaya yayılmışlardır. Malazgirt Savaşı’nı da Abbasiler zamanında Türkler kazanmıştı. Bu zafer de Bizans ordusunda bulunan Kıpçak ve Peçeneklerin Müslüman olarak cephe değiştirmesi ile sağlanmıştır. Kur’an’a olan bağlılıkları sebebiyle Türklerin hilafete yani Abbasilere bağlılıkları devam etmiştir.

Türkler İranlıları değil de Arapları tuttular, dolayısıyla Sünni oldular, ama Arap Sünniliği dışında bir Sünnilik geliştirdiler. Abbasi halifesini Müslüman olan Türkler yıkmadı, Türklerle aynı soydan olan Şaman Moğollar yıktılar ve dünyanın en büyük imparatorluğunu kurdular. Ama sonra dörde bölündüler ve Kur’an’ın etkisiyle bunlar da birer İslâm devleti oldular.

Kur’an bunun dışında Afrika ormanlarına girdi ve oralardaki kabileleri Müslümanlaştırdı. Oralara İslâm orduları girmemiş, Kur’an girmiştir. Kilise büyük paralar harcadı ama Hıristiyanlık yayılmadı, İslâmiyet yayıldı. Bugünkü Nijerya gibi büyük İslâm devletleri Kur’an sayesinde oluştu.

İslâmiyet doğuya yani Endonezya ve Malezya’ya Kur’an sayesinde ulaştı v e buralarda da Nijerya gibi nüfusu kalabalık ve güçlü İslâm devletleri oluştu. Buralara İslâm orduları gidip de fethetmiş değildir. Kur’an kendi gücüyle dünyaya yayılıyor ve oralarda İslâm devletleri kuruluyor.  

Amerika’yı fethettiklerinde tarım köleleri bulmak gerekiyordu. Amerikalılar Afrika’dan zencileri zorla kaçırdılar ve böylece Amerika’da zenci halkı oluştu. Sanayi döneminde köleliği kaldırdılar. Zenciler İslâmiyet’i aralarında yaydılar ve bugün kendi aralarından ABD başkanlarını bile seçtiriyorlar. 

İşte bütün bunlar Kur’an’ın gücü ile olmaktadır.

 

7- KUR’AN BÂTIL İNANÇLARI KALDIRDI

Kur’an’ın indiği zamanlarda Orta Asya’da Göktürkler vardı, tek Tanrı’ya inanıyorlardı. Çin’de Budizm vardı, tek Tanrı’ya inanıyorlardı. Hindistan’da Brahmanizmden dönüşmüş din vardı, müntesipleri tek Tanrı’ya inanıyorlardı. Avrupa’da Hıristiyanlık vardı, tek Tanrı’ya inanıyorlardı. Putperestliğin merkezi Arabistan’dı. Diğer dinler de bozulmuş ve şirke kaçmışlardı.

Kur’an savaşı çok tanrıcılığa karşı açmıştı. Çünkü çok tanrıcılığın kaynağı bölücülüğe dayanıyordu. Her kabilenin ayrı tanrısı vardı. Site devletlerinde bu anlayış daha da güçlüydü. Mezopotamya şirkin merkezi olmuştu. Yunanistan  şirkin merkezi idi, çünkü buralarda site devletleri vardı.

Şirkin kaynağı şöyledir. İnsanlar başlangıçta yek Tanrı’ya inanıyorlardı. Kabilelere ayrılınca her kabile tek Tanrı’yı kedi kabilesinin tanrısı imiş kabul etti ve Tanrı’ya öyle tapmaya başladı. Nitekim bugün de her din mensubu Tanrı’nın kendi tanrıları olduğunu kabul ediyor. Sonra kabileler arası savaşlar başlayınca tanrılar çoğaldı. Her kabile Tanrı’nın kendi tanrısı olduğunu ileri sürdü. Barıştıkları zaman da tanrılarını barıştırdılar.

Dinler değişince tanrıların adları değişti ve her ad ayrı tanrı kabul edildi. İsim değişikliği tanrıları çoğalttı, her biri ayrı tanrı gibi kabul edildi.

Melekler ve kahramanlar tanrılaştırıldı, her biri Tanrı’ya ortak edildi. Allah baş tanrı olarak bırakıldı.

Yazının olmadığı zamanlarda şekil yazısı kullanılıyor, Allah bir  heykel veya resimle temsil ediliyordu. Sonra heykeller tanrılaştırıldı. Yahut Allah’ı temsil eden hayvan veya ağaç tanrı sayıldı. Bunların hepsi bâtıl inanışlardı.

Kur’an tüm insanları birleştirip tek insan yapma amacıyla gelmişti. Bunu başarmak için önce çok tanrıcılığı yok etmek, Tanrı’nın yardımcılarını silmek ve tüm insanları doğrudan Tanrı’ya bağlamak amacıyla Kur’an her şeyden önce şirke savaş açmıştır. Böylece ilk olarak bâtıl inancı kaldırmıştır.

Bugün de bürokrasi devlet ile halk arasında aracı konumundadır. Bu şirktir. Kimse kimsenin emrinde olmamalıdır. Herkes devletin ve kamunun emrinde olmalıdır.

Dayanışma ortaklıkları kuruluyor; bunlar çokturlar, halk bunlardan istediğine katılıyor. Genel Hizmet Ortaklıkları kuruluyor; bunlar da çokturlar, halk istediğini kendisine hizmeti yapıyor. Niza olması hâlinde hakemlere gidiliyor. Kendi seçtikleri hakemlerle muhakeme ediliyor. İşte bu yapılanma şirkten kurtulmadır.

Bürokrasi bir şirk mekanizmasıdır. Merkez bankalarının kendi başlarına karşılıksız para çıkarmaları da şirktir. Çünkü olmayan şeyleri yaratmak Tanrı’ya mahsustur.

Tek Tanrı kavramını Kur’an o kadar sağlam yerleştirdi ki, saltanat zamanında bile artık kimse tanrılık iddiasında bulunmuyordu. İnsanların insanlara tapmaması diğer dinlerde zaten vardı. Ama Kur’an teslisi bile en şiddetli bir şekilde reddetmiştir. Böylece insanların insanlara tapması fikri insanlığın beyninden atılmıştır.

Bu tek Tanrı inancı Batı’ya da etki etmiş, Batı demokrasi ve lâikliği benimsemek zorunda kalmıştır. Bugün hâlâ Mustafa Kemal’in mezarı takdis ediliyor. Hâlâ evliyaların mezarlarından medet umuluyor. Şirkin izleri devam ediyor ama insanlık giderek uyanmakta ve bu tür bâtıl inançları artık atmaktadır. Bu mücadelenin merkezi Kur’an’dır.

Kur’an’ın şirke açtığı savaş o kadar büyük olmuştur ki, artık yeryüzünde devletsiz ülke kalmamıştır. Eğer bir devlet bir tek yönetimle yönetiliyorsa, orada şirk yoktur. Çağımızda şirkin uzantısı olarak sadece dikta yönetimler vardır, ama dünya hep demokrasiye doğru gitmektedir. Herkes kendi içtihadı ve icmaları ile  hareket etmektedir.

Demokratik ve lâik düzen şirki ortadan kaldıran düzendir. Bunun bütün temellerini Kur’an atmıştır. Tüm dünya buna doğru yol alıyor. Ama nasıl yapacağını bilmediği için uygulayamıyor. Kur’an bunun nasıl uygulanacağını da insanlığa öğretecektir.

“ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” şirksiz bir düzenin nasıl kurulacağını göstermek için yazılmıştır. Mevcut zulüm düzenine devam etmek demek, şirkin içinde kalmak demektir. Eskiden bugünkü imkanlar olmadığı için saltanat vardı, ama son derece kısıtlanmıştı; dine karışmıyor, ilme karışmıyor, ekonomiye karışmıyordu. Sadece sarayda siyaset yapılıyordu.

 

8- KUR’AN BÂTIL FELSEFEYİ KALDIRDI

Felsefe milattan önce 500’lü yıllarda Yunanistan’da, Çin’de ve Hindistan’da görülür. Aralarında benzerlik vardır. Karşılıklı etkileşme olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Hıristiyanlığa ve İslâmiyet’e daha çok Yunan felsefesi etki etmiştir. Süryaniler ve Nasturiler Bizans kilisesinden ayrılınca Yunan ilmî kaynaklarını İslâmiyet’ten önce bu dillere çevirdiler. Bu diller Sami kökenli diller olduğundan, sonra bu dillerden Arapçaya çevirmek kolay olmuştur. Abbasiler Bağdat’ta dünyaya açık medreseler kurdular. Bu medreselerden Arapçaya tercümeye başlandı. Hıristiyan ve Yahudi mütercim ve âlimler de bu çalışmalara katıldı.

Bunların en meşhurları Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşd ekolü olmuştur. Bu ekolün Kur’an ve Tevrat’la çelişkisi bulunmaktadır. Yunan klasikleri ve diğer eserler Arapçadan Lâtinceye çevrilmeye başlandı, Arapçanın yanında Lâtince de ilim dili oldu. Lâtince daha önce hukuk dili olmuştu.

Böylece İslâm âlemine giren felsefenin bâtıl tarafları vardı. Bunlar Tanrı’ya ve öldükten sonra ruhların yaşadığına inanıyorlardı. Ancak onlara göre zaman ve mekân sonsuzdur ve yaratılmamıştır. Kâinat da öyle sonradan yaratılmamıştır. Tanrı bunları bizim gibi yönetmektedir. Tanrı bizim gibi bu Kâinata hükmeden varlıktır, onlara göre adeta güçlü bir insandır. Buna kıdem nazariyesi denmektedir. Farabi ve İbni Sina’nın ekolü bu Yunan görüşünü sürdürmüşlerdir.

İş bu kadarla kalmamıştır. Yirmiye yakın sorun vardır ki Kur’an’a aykırıdır. Mesela Tanrı küllü bilir, cüz’ü bilmez bunlardandır. Bu yirmi konu İslâm kelamcıları tarafından ele alınmış veya felsefe Kur’an’a uydurulmuştur. Yani felsefeden bâtıl varsayımlar atılmış yerine Hak varsayımlar konmuştur. Böylece İslâmî felsefe oluşturulmuştur. Gazâli ve Râzi gibi kelamcılar bu işi başarmışlardır.

Gazali (1058-1111) Tehafütü’l-Felâsife’yi (feylesofların tutarsızlıklarını) yazdı ve felsefeyi Kur’anîleştirdi. İbni Rüşd (1126-1198) Tefahüt’üt-Tefahüt’ü (yani tutarsızlığın tutarsızlığını) yazdı, Gazali’ye cevap verdi. Fatih dönemi Osmanlı ulemasından Hocazâde Muslihiddin (ö.1488) de ona cevap verdi. Böylece felsefe tarihe karıştı, Kur’an karşısında yenildi. Onun yerine Kur’an’a uygun bir felsefe doğmuştu, buna “Kelam” ilmi denmektedir. 

[Fatih döneminde Tehâfüt geleneği tekrar canlanmış, Fatih, Hocazâde Muslihiddin Efendi (ö. 1488) ve Alaaddin Ali Tusî (ö. 1483)’ye din ve felsefe arasındaki ilişkiyi muhakeme etmeleri için birer kitap yazmalarını emretmiştir. İstenilen eseri Hocazâde dört ayda, Tusî altı ayda tamamlamıştır.]

Felsefenin mağlup edilebilmesi ancak zaman ve mekânın sonradan yaratıldığının kabul edilmesi ve Allah’tan başka sonsuz ve ebedi bir şeyin olamayacağı anlayışı idi. Allah zamandan ve mekândan münezzeh idi, dolayısıyla geçmişi ve geleceği yoktu, önü arkası, sağı solu yoktu. Kâinat sonradan yaratılmış, en son insan yaratılmıştı. Tayyi zaman ve tayyi mekân mümkündü. Böylece kelamcılar filozofların karşısında uçuk fikirlerle çıkmışlardır.

Kâinat suret ve heyuladan değil, cüz’ün lâ yetecezzalardan yani parçalanmaz parçacıklardan oluşuyor ve sayıları mahdut idi. Kâinatın sonu vardı. Tekrar dirilinecekti.

Bütün bunlar kolay kabul edilen görüşler değildi. Ne var ki Kur’an’ın güçlü aydınlatması insanları bunlara inandırdı ve bu varsayımlara dayalı olarak yeni felsefe oluştu.

Batı Hıristiyanlığı felsefeyi reddetmiş ve unutmuştu. O Yunanı şirk tarafında kabul ettiği için tamamen reddetmiş ve Yunan klasikleri kaybolmuştu. Yunanca birçok eserin aslı bulunmadan Arapçadan Lâtinceye çevrildi, böylece Batı Yunan klasiklerini Arapçadan öğrendi. Sonra asılları da bulunarak Yunancadan doğrudan çevrilmeye başlandı. Hâlâ Yunancası bulunmayan Arapça kaynaklı Yunan metinleri vardır.

Müslümanlar böyle yapmadılar, felsefeyi inkâr etmediler, felsefeyi kabul ettiler. Ancak Kur’an’a aykırı olan kısımları tadil ettiler. Felsefeyi Kur’anî dile çevirdiler, felsefeyi İslâmîleştirdiler, Felsefeyi müslüman yaptılar.

Kur’an’ın bu zaferi Kur’an’ın kendi gücünden geliyordu. İspattan çok Kur’an’a inanmaktan doğmuştu. Batı Kelâm ilmini alma yerine, felsefeyi faydasız ve gereksiz saymış, böylece Batı uygarlığı felsefesiz gelişmiştir. Hâlâ onun acısını çekmektedir. Çünkü felsefe insan düşüncesinde ve hayatında uyumluluk sağlar. Felsefesiz uygarlık dağınık olur ve huzur getirmez. Çatışma dünyasını oluşturur. Kur’an’ın asıl mucizesi 20’inci yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kelamcıların savunduğu 20 gerçeği 20’inci yüzyılın ilmi ispat etmiştir. Böylece mantıksız görünenler ilmen gerçek olmuştur. Bunlar ileride ele alınacaktır.

 

9- KUR’AN BÂTIL MİSTİSİZMİ KALDIRDI

İnsanda dört meleke vardır; his, fikir, irade ve ünsiyet.  

Birinci meleke hislerdir. Mesela, ben armudun yararlı olduğunu bilirim. Ne ile bilirim? Hislerimle bilirim. Ama tütünün zararlı olduğunu da yine hislerimle bilirim. Hayvanlar hep bu hislerle yaşarlar. Acaba insanın hisleri manevi şeyler hakkında da duygulara sahip midir? Mesela, Allah’ın varlığını hislerle bilebilir mi? Öldükten sonra da hayat olduğunu hislerle bilebilir mi? Madem ki Allah bize his melekesi verdi, zararlıyı yararlıdan ayırıyoruz; aynı melekeyi bize bu konuları ayırt etmek için de verir. 

İkinci meleke ise fikir melekesidir. O da denemelerle elde edilen bilgilerle muhkem sonuçlara varılmasıdır. Bu meleke yalnız insana verilmiştir. İnsan düşünebilmektedir. İnsanın beyninde böyle bir meleke vardır, yani hayvanlarda ve diğer canlılarda olmayan meleke vardır. Hisler nesilden nesile aktarılamıyor, ama fikirler nesilden nesile aktarılarak insanlık uygarlaşıyor. Bununla beraber insanlar başlangıçta çok az ilme sahip olduklarından, o dönemde fikirlere değil hislere dayanıyorlardı. İlimler geliştikçe hisler yerlerini fikirlere bıraktılar.

Hazreti İbrahim peygamber rasyonalizmi getirmekle yükümlü idi. Oğlu hazreti İshak ve Hazreti İsmail ilmi insanlara öğretiyordu. Doğuya giden ve orada Brahmanizmi kuran oğulları ise mistisizmin kurucusu olmuşlardır. Dolayısıyla batıda ilim, doğuda din yani mistisizm gelişti. Felsefenin bozulması  gibi mistisizm de zamanla bozulmuş, mistisizme de bâtıl inançlar girmiştir.

Mistisizmde en büyük ifrat insanın tanrılaştırılmasıdır. İnsanın riyazetle yani ibadetle, zikir ve tesbihlerle Allah’a yaklaşacağı, O’ndan daha sağlıklı ilham alacağı doğrudur. Siz uzun uzun hesap yaparsınız ve sonuca varırsınız, o ise sonucu baştan hislerle duyar. İnsanın mantık melekesi ne kadar körleşirse his melekesi o kadar gelişiri, beyin ona  daha fazla yer açar.

Gerek Hindistan’da gerekse Çin’de Budizm ve Brahmanizm bozulmuş, putperestliğe kaçılmıştır. Buda’ya, Buda’nın heykellerine tapılmaya başlanmıştır. Türkler Budizm’i ve Manihaizm’i kabul etmişler, Uygur dilinde bunlara dair eserler vermişlerdir. Sonra İslâmiyet’i kabul edince, yani Kur’an’la karşılaşınca hakikate ermişlerdir. BU dilerde bulunan bâtıl inançlar o kadar çoğalmıştı ki, bunların da Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi ilâhi kaynaklı olduğu unutulmuştur.

Kur’an bu dinlerden bahsetmekte, Sabiikj denmektedir. Ayrıca da bunlara indirilen kitaplara Furkan demektedir Furkan veya Purkan, burhandan dönüşmedir. Burhan Brahmanizm demektir. Ayrıca burhan Buda’nın adıdır. Kur’an, Kur’an’dan önce Tevrat, İncil ve Furkan’ın indirildiğini söylemektedir. Tevrat ise doğuya giden Hazreti İbrahim’in oğullarının adlarından da bahsetmektedir.

Türkler Müslüman olunca bâtıl tarikatlar ortaya çıktı. Müslüman oldular ama Budizm’i ve Hinduizm’i aynen İslâmiyet’e getirmek istediler. Sünni olmayan tarikatlar ortaya çıktı. Namazları kendilerine uydurdular. Bunun yanında  Ehli Sünnet tarikatları ortaya çıktı, bunlar mistisizmi Kur’an’a uydurdular; yani Kur’an’ı mistisizme değil, mistisizmi Kur’an’a uydurdular. Böylece hak tarikatlar insanları Sünni ekollere getirdi. Şiiler de bu konuda Sünnilerin yanında yer alırlar. Bugün çok az gruplar Hint mistisizminin etkisi altındadır. Şiiler ve Sünniler ise mistisizmi Kur’an’a uydurmuşlardır.

İslâm dininin diğer dinlerden farkı şudur. İslâm dininde hangi yoldan gidersen git aynı sonuca varırsın. Yani şeriat ehli akıl yoluyla hareket ederler ve sonuçlara varırlar. Tarikat ehli de his yoluyla hareket ederek sonuçlara varırlar. Eğer bunlar gerçekten Allah tarafından gelen ise o zaman aralarında çatışma olmamalı, aynı sonuca varılmalıdır. İmamı Rabbani ve Bediüzzaman gibi zatlar aynı sonuçları iki yoldan birleştirmişlerdir.

Böylece Kur’an ehli tasavvufu inkâr etmedi. Tam tersine tasavvufu Kur’anîleştirdi. Böylece tarihî gelişme içinde zafer Kur’an’ın olmuştur. Yani bâtıl inancı kaldırdı, felsefeyi Kur’anîleştirdi, mistisizmi de Kur’anîleştirdi. Bugün sıra ilme gelmiştir. Onun da Kur’anîleştirmek bize düşmektedir.

 

10- KUR’AN İLMİ DE İSLÂMÎLEŞTİRİYOR

Müsbet ilim nedir?

Bunu bir örnekle anlatalım. Banyonuzun duvarlarına fayans döşemek istiyorsunuz. Döşeyeceğiniz duvarın genişliği 3, yüksekliği 2 metredir. Bir fayans 15’e 15 santim büyüklüğündedir. Acaba kaç fayans gerekmektedir? 300*200/15/15=267 adet fayans gerekiyor diye hesap ediyorsunuz. Gidip 267 fayans alıyorsunuz, usta döşüyor ve fayans ne artıyor ne de eksiliyor. Böylece sizin doğru ölçtüğünüz, doğru hesapladığınız ortaya çıkıyor.

Müsbet ilme ilk olarak Mezopotamya’da Sümerlerde şahit oluyoruz. Gökteki yıldızlara bakarak ayı ve günü doğru hesapladılar. Güneşin gölgesini saat olarak kullanıp vakti doğru ölçtüler. Sonra toprakları bölmek için geometriyi geliştirdiler. Sonra benzer ilimlere Mezopotamya’da, Hint’te ve Çin’de rastlanır.

Büyük sıçrama Yunanistan’da görülür. Yunanlılar tümdengelim metotlarını, dolayısıyla matematiği geliştirdiler. Sonra Müslümanlar Fıkıh çalışmaları ile tümevarım metodunu buldular ve böylece asıl müsbet ilmin mantığı burada doğdu. Müslümanlar müsbet ilmi dilde ve fıkıhta kullandılar, cebri ve trigonometriyi geliştirdiler. Fizik, kimya, biyoloji ve tarih ilimlerinin usullerini kurdular.

Müsbet ilimde en büyük gelişme Batı’da olmuştur. Batılılar Müslümanlardan aldıkları müsbet ilimleri sanayide kullandılar. Bir taraftan teoride ilerlerken diğer taraftan amelî olarak âletler icad ettiler yahut geliştirdiler. Her yeni âlet yeni ilmî buluşa neden oldu. Tarihte görülmemiş bir süratle müsbet ilimler gelişti.

Müsbet ilim ne yaptı?

Birçok yanlış inanışları ve anlayışları düzeltemeye başladı. Müsbet ilme karşı direnenler oldu, ama teknolojik buluşlar bu direnmeleri teker teker kırdı. Müsbet ilmin üstünlüğü bütün kavimler ve dinler tarafından kabul edildi.

Müsbet ilmin verilerine ters düşen anlayışı yenen Batı sermayesi, ilmi din düşmanlığı olarak kullanmak istedi. Böylece insanlar dinsizleştirilecek ve maddeci insan sermayeye esir edilecek, böylece yeryüzü tek sermaye devleti ile yönetilecekti. Marx bu amaçla aileyi, milliyeti, mülkiyeti ve dini inkâr ediyordu. 18 ve 19’uncu asırda ilim dini ortadan kaldıracağını sandı.

Daha önce İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasındaki savaşları sürdürerek kendi varlığını güçlendiren sermaye, 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde yaptıkları toplantıda (29 Ağustos 1897 yılında Basel’de Theodor Herzl liderliğinde toplanan I. Siyonist Kongre’de)dinin artık yok olmakta olduğuna ve yaşlılar ölünce artık inanan insanların kalmayacaklarına dair karar verdiler. İnsanları rejim savaşlarına sürüklediler. Onlara göre 20’nci asrın sonunda din tamamen ortadan kalkacak, sosyalizm ve komünizmin çabaları ile özel mülkiyet ile din bitecek, devlet ortadan kalkıp tek sermaye devleti oluşmaya başlayacak, merkez de İsrail olacaktı.

Hattâ Türkiye’yi dinsizleştirmek için bu ülkenin önce Hıristiyanlardan arındırılması gerekirdi. Dinsiz bir devlet Türkiye’yi yeni dünya düzeninin jandarması bile yapabilirdi.

Ne var ki 20’nci yüzyıl tekel sermayenin planladığı gibi sonuç vermedi,. Önce müsbet ilmin dinleri ortadan kaldıracağı sanılırken, tersi oldu. Müsbet ilimdeki buluşlar Kur’an’ı tasdik etmeye başladı. Peş peşe buluşlar hep Kur’an’ın dediklerini onaylamaya başladı.

Henüz savaş bitmemiştir. Ama sonunda zaferin İlâhi kitaplara ait olacağına artık kesin gözüyle bakılabilir.

Müsbet ilmi din ile barıştırma hareketi Türkiye’de başlamıştır. Bir makina profesörü olan Necmettin Erbakan, İzmir’de verdiği “İslâm ve İlim” konferansında ilim ile dinin düşman değil dost olduğunu ilân etti. Akevler’in desteği ile harekete geçen Erbakan siyasi parti kurdu ve bugün Millî Görüş anayasa ekseriyeti ile iktidardadır.

Erbakan’dan sonra İran’da Humeyni dinî kıyam yapmış ve dini devleti kurmuştur. Bu zafer İslâm dünyasının büyük zaferi idi. Artık Müslümanlar her yerde siyasi faaliyete geçmiş oldular. Birçok yerde iktidara da geldiler.

Erbakan’dan sonra Gorbaçov din düşmanlığına dayanan sosyalizmi sona erdirdi, Sovyetler Birliği’ne son verdi. Böylece sömürü sermayesinin iki çenesinden birini bertaraf etti. Dünya sosyalizmi din düşmanlığından vazgeçti ve iktidarlara geldi.

Katolik Papa dinler arası diyalogu başlattı ve en etkin kuruluş oldu. Bediüzzaman’ın Hıristiyanlarla da anlaşma projesini Fethullah Gülen hayata geçirdi.

Şimdi müsbet ilmin çarpık kullanılmasını sona erdirip insanlığın huzur ve saadeti, refah ve selameti için kullanma çabası devam ediyor. İzmir’de 1967’de kurulan Akevler Kooperatifi bunu hedeflemiştir. Adil Düzen Çalışanları bunun çabasını vermektedir. Müsbet ilim de yakında Kur’anîleşecektir.

Her mü’min bu kervana katılmalı ve bir katkıda bulunmalıdır.