27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
Kur'an Eşsizdir - 1

     الاعجاز

 

Kur’an Benzerini İstemektedir

Kur’an nâzil olduğunda insanlığın o zamana kadar ulaştığı seviyeyi kökünden değiştirmiştir. Önce Arabistan Yarımadası’nda yaşayanlar henüz devlet aşamasına gelmemişti. Kur’an onları uygarlaştırıp devlet aşamasına getirdi. Sonra Türklerin devletleri vardı ama bu devletler yağmacılık esasına dayanarak kurulmuştu. Kur’an Türkleri uygarlığı dünyaya götüren bir topluluk hâline getirdi, devletleri artık ‘şer’ değil ‘hayır’ olmaya başladı. Moğollar bir ara dünyayı işgal ettiler ama sonra Müslüman oldular.

Kur’an dünyaya müsbet ilim anlayışını getirdi.

Kur’an bunları yaparken arkasında kendisinden başka bir gücü yoktu, mucize/ler gösteren bir peygamber bile yoktu.

Kur’an bir uygarlığın geleceğini çok açık bir şekilde defalarca izah etmiştir.

Kur’an’ın İlâhi söz olduğunu, benzeri olmadığını, dünya bir araya gelse benzerini getiremeyeceğini meydan okuyarak iddia etti. O tarihten beri başta Araplar olmak üzere her toplulukta Kur’an’a karşı şiddetli adavet mevcuttur. Kur’an b düşmanlıklara karşı tarih boyunca hep meydan okumuş, ‘buyurun benzerini getirin’ demiştir. Ama hiçbir zaman biri çıkıp da ‘işte ben de Kur’an’ın benzerini getirdim, işte bu ondan üstün bir kitaptır, hattâ onun kadar bir kitaptır’ diyememiştir.

Dünyada Marksistler Marks’ın Kapital’ini baş kitap kabul ettiler ama hiçbir zaman ‘Kapital Kur’an gibi bir kitaptır, işte şu sebeple onun yaptığını yapma gücüne sahiptir’ demediler, diyemediler. Silahlarla, işkencelerle, KGB ile sistemlerini yaşatmak istediler ama yetmiş sene sonra çekilip gittiler. Marks’ın Kapital’ini artık Marksistler bile okumuyor.

Kur’an bugün yeryüzünde milyarlara varan miktarlarda basılıyor. Her dile harıl harıl tercümeleri yapılıyor. Milyarlarca kişi onun emirlerini yerine getirmek için her gün ibadet yapıyor. Marks’ın kitabı kaç tane basılıyor, hangi dillere tercüme edildi, kim okuyor?

Kur’an’a karşı olan bazı Kemalistlere gelelim. Kemalistlerin kaçı Büyük Nutku okumuştur, kaçının evinde vardır, Büyük Nutuk için kaç tane tefsir yapılmıştır?

Tarih boyunca pek çok kitap yazılmıştır. Bir ilmî heyet kuralım da incelesinler, bir kitap ortaya koysunlar, biri çıkıp da desin ki ‘Kur’an kadar etkin bir kitap şudur.’

Bir Amerikalı profesör yazdığı kitapta dünya tarihindeki yüz etkin kişiyi saymış, Hazreti Muhammed aleyhisselâmı listenin başına almış, sonra Newton’u, sonra Hazreti İsa’yı koymuştur. Marks çok sonralarda yer almış, Mustafa Kemal hiç yer almamıştır. Bu yazara Muhammed’i başa koymasının sebebini sorduklarında; ‘O Kur’an’ın yazarıdır’ demiş.

Eğer bir kimse çıksa da dünyada en etkin kitap hangisidir diye araştırsa, tereddüt etmeden Kur’an’ı başa getirecektir. Kur’an çok açık olarak diyor ki; bu kitap gibi bir kitabı getirin, o zaman sizin Allah’a inanmanız gerekmez. Ama getiremezsiniz, getiremeyeceksiniz. O zaman yakıtı taş ve insan olan ateşten korkun diyor. Başka bir yerinde de “Bunlardan (Tevrat ve Kur’an’dan) daha doğru yol gösteren kitabı getirin, ben ona uyayım de.” diyor.

Kur’an okumayı yasaklayarak, İmam Hatip Okulları’nı kapatarak, İlâhiyat Fakültelerini etkisiz hâle getirerek Kur’an’ı yenmeye çalışıyorlar.

Oysa onların yapacakları iş nedir?

Kur’an’dan daha etkili bir kitap yazsınlar. Lâik okulları var, onları açsınlar halk onlara gitsin. Silah zoru ve kaba kuvvet ile değil de, minderde Kur’an’ı yensinler. Medreseler kapatılmadan, tarikatlar kapatılmadan halkevlerini kursalardı ya. Köy Enstitüleri’ni İmam Hatip Okulları ile yarıştırsalardı ya. Hayır, onlar bütün maddî güçlerini kullanarak saldırdılar, ama sonuç yine onların mağlubiyetiyle bitti.

Kanunlar yapıyorlar, uygulanmıyor; yarım asır sonra değiştiriyorlar, o da uygulanmıyor. Oysa Kur’an’a dayalı Fıkıh bin sene önceki hâliyle duruyor, günümüz Türkiye’sinde bile Medeni Kanun’dan daha etkili olarak varlığını sürdürüyor. Herkes zekât vermeye çalışıyor, herkes kurban kesiyor. Ama KDV kaçırma yarışında müttefiktirler. Devlet kurban derilerine göz dikmiş.

Kur’an eşsizliğini iddia etmişti. Ama ne Marks ne de Mustafa Kemal böyle bir iddiada bulunmadılar. Biri unutulup gitti, diğeri de tanrılaştırıldı. Ona ibadet ettirilmek isteniyor. Oysa Hazreti Muhammed’in böyle bir iddiası olmamış, Hazreti İsa’nın da olmamıştır.

Kur’an’ın ne özelliği vardır ki onun benzeri getirilemiyor?

Bu bölümde işte o özelliklere temas edeceğiz.

 

1. Arapçaya Benzer Diller Yoktur

Şimdiki Arapça da o Arapçadan farklıdır

Tarihte ilk uygarlık Sümerler arasında Irak’ta doğdu. İkinci uygarlık bundan beş yüz yıl sonra Mısır’da doğdu. Arabistan, medeniyet havzası olan işte bu iki uygarlık arasında köprü konumunda olan bir bölgedir. Uzun çöl yolculukları ile aşılarak iki uygarlık bölgesi arasında ticaret yapılabiliyordu. Bu uzun yolculuklara çöl Araplarından başkaları dayanamazdı. Bu iki uygarlık birbirleriyle çöl Arapları aracılığı ile ilişki kuruyorlardı.

Bunun çok büyük önemi vardı. Arap tüccarlar Mısır ile Irak arasında ticaret yaparken o uygarlıkları tamamen öğrenmişlerdi, oralardaki kavramları ayrı dillerde biliyorlardı. Bu kavramlara Arapça karşılık aradılar, böylece Arapça gelişmeye başladı. Buna mecbur idiler.

Radyoyu Avrupa’dan Türkiye’ye getirirseniz kelimesini alırsınız, o kelime dilinize girer ve dilinizi bozar. Ama eğer radyo gelmeden radyo kavramını getirirseniz, o zaman kendi dilinizde ona bir kavram geliştirmek zorunda kalırsınız. Böylece kavramlar dilinizde gelişir, diliniz bozulmaz. İşte, Arap tüccarlar kendi halklarına uygarlık kavramlarını anlatabilmek için Arapça karşılığını bulmak zorunda idiler. Arapça böylece bozulmadan gelişti ve uygarlık dili oldu. Halk uygarlaşmadan dilleri uygarlaştı.

Çöl bedevileri gezgin halktı. Birbirleriyle karşılaştıkları zaman selamlaşır, oturup karşılıklı sohbet ederlerdi. Böylece Arapça tek ulusal dil olmuştu. Irak/Mezopotamya ve Mısır arasındaki kervan yolları böyle sohbet merkezleri olmuştu. Halk bu merkezlere gelir, satabileceği malları satar, alabileceklerini alırdı. Mekke işte böyle kervan yolları üzerinde oluşmuş olan bir ticaret merkezi idi.

Hazreti İbrahim Hazreti İsmail’i Mekke’ye getirip yerleştirdiği zaman, Allah’ın bu iradesini yerine getirmişti. Yani bu yer Mısır ile Mezopotamya/Irak arasında konaklama yeri idi. Mekke kervanların konaklandıkları yer olmuştu. Kur’an’ın inzal edilmesi için gerekli dilin ortaya çıkması için seçilmiş bölge idi.

Mekke’nin başka bir özelliği daha vardır. Mekke karaların ağırlık merkezindedir. Yani Mekke’nin kuzeyinde ne kadar kara varsa, Mekke’nin güneyinde de o kadar kara vardır; doğusunda ne kadar kara varsa, batısında da o kadar kara vardır. Mekke karaların merkezindedir. Arabistan da o zaman henüz devlet aşamasına ulaşmamış çöllerden oluşan büyük bir yarımadadır.

Nasıl bir insanın DNA’ları var, yabancı bir madde vücuda girdiği zaman vücut onu dışarı atmaya çalışır da atamaz, kendisi hasta olursa, dil de böyledir. Dilin kendi DNA’ları vardır. Yabancı kelime veya kural geldiği zaman o dili bozar. Kelimeler birbirine yabancılaşır. Oysa dil eğer kendi içerisinde gelişirse, birbirine uyumlu bir şekilde varlığını korur. Kelimelerin çıkışları ile son kullanışları arasında ilişkiler sürer. Bu sayede Kur’an’ı etimolojisi ile yorumlayabiliriz. Dünyada hiçbir dil bu imkana sahip değildir. Kur’an dilini bulamayınca Kur’an’a benzer kitap da yazamazsınız.

Buna karşı şu söylenebilir: Kur’an dili Arapçadır, Arapça da hâlen konuşulmaktadır. O halde Arapça ile Kur’an’ı yazabiliriz diyebilirsiniz. Bunu yapamazsınız, çünkü İslâmiyet’in gelişi ve dünyaya yayılmasıyla o Arapça bozulmuştur. Bugünkü Arapça Türkçeden farksızdır. Bu sebepledir ki Arap gramercileri Hadisleri dil için örnek olarak göstermezler. Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki Arapçaya, o zamanın halk Arapçasına ve cahiliye şiirlerine dayanarak Kur’an dilinin gramerini oluşturdular.

“Hadid” kelimesinin tahlilinden öğreniyoruz ki, Kur’an Arapça yazılmadı, Arapça Kur’an’a göre oluşturuldu. Biz Kur’an’ı böyle anlıyor ve ona göre yorumlar yapıyoruz. Arapçanın özelliklerini Kur’an’ın hükümleri olarak anlıyoruz. Mesela Arapçada cemi kıllet var, cemi kesret var. Kıllet en az üç ile on arasındadır. Kesret ise on ile daha çok arasındadır. 

Biz Arapçanın bu kuralını esas alarak doğal aileyi en az üç ve en çok on kişiden oluşmuş kabul ettik. Buna göre yani Arapça kelimelere dayanarak aşiretin, karyenin, kabilenin, beldenin, şa’bin, medinenin, kavmin ve mısrın nüfuslarını belirledik; şundan az olamaz, bundan çok olamaz dedik. Türkçede veya başka bir dilde olsaydı böyle bir istidlâl yapamazdık.

Kur’an baştan sonuna kadar böyle yorumlandığı halde çelişki ortaya çıkmaz, mükemmel sosyal yapı çıkar. Bu da ancak Kur’an’ın mucizesi ile izah edilebilir.

 

2. Kur’an Tercüme Edilemez

Her dilin kendi yapısı vardır. Kelimeler birbirine yakındır ama aynı değildir. Mesela “burun” kelimesi Türkçede denizdeki çıkıntı anlamındadır. Arapçadaki “enf” ise yüzdeki burun anlamının dışında, biraz önce anlamına gelir. “Anifen” kelimesi Türkçede bile kullanılır. Dolayısıyla Kur’an’da geçen burun kelimesi ile Türkçede geçen burun kelimesi farklıdır. Türkçedeki “gelecek” kelimesi ile Arapçadaki “gelecek” kelimesi de farklıdır. Bazı dillerde erillik dişillik vardır, bazı dillerde yoktur. Bazı dillerde artikel vardır, bazı dillerde yoktur. Dolayısıyla hiçbir dil başka dile tercüme edilemez. Kur’an da tercüme edilemez. Ancak Kur’an’ın dışındaki kitaplar tercüme ediliyor, onlar kadar etkili oluyor, hattâ onlardan daha da güzelleri oluşuyor.

Kur’an neden tercüme edilemez?

Bunu tam anlamamız için söylenen cümlenin derece derece mânâsı vardır diyoruz. İbari mânâsı söyleyenin o anda istediği şeyleri ifade eder. Birisine ‘siz Ankara’dan ne zaman geldiniz?’ derseniz; karşı tarafta olan da ‘dün geldim’ derse; burada ibari mânâsı dün geldiğidir. Ankara’dan geldiğini soran zaten biliyordu. Onu anlatmak için bu cümleyi söylemiştir. Ama onu duyan onun Ankara’dan geldiğini de öğrenmiş olur. Buna iş’arî mânâ denir. Yani söyleyen onu anlatmak için söylememiştir ama ondan o mânâ çıkmıştır. Buradan şunu da öğreniyoruz ki, dünden evvel o kişi Ankara’da imiş, burada değilmiş. Şimdi de burada imiş. Buna delâlet mânâsı diyoruz. Dil bunu ifade etmez ama kuru mantık bu sonuçlara varabilir. Dördüncü bir mânâ daha vardır. O da Ankara uzak olduğuna göre dün araca binmiş olması da anlaşılır. Bu da iktizaî mânâdır.

İşte, ibari mânâlar çoğu zaman iş’arî mânâlara tercüme edilebilir. Diğer mânâlar ise tercüme edilemez. Bir dilde bile başka kelimelerle o ifade edilemez. Kur’an’ın dışındaki yazılar ibari mânâları ile anlaşılır. Zaten yazar onu kastetmiştir. Oysa Kur’an her dört delâleti ile delâlet edecek şekilde yazılmıştır.

İlim kitapları ve hukuk kitapları da böyle yazılmaya çalışılır. Bir kişi değil ama bir çağın âlimleri ve hukukçuları böyle dili oluştururlar. Ama o dil halk dili olmaktan çıkar ve o yalnız o ilmin ıstılah dili olur. Kur’an’ın özelliği, halk dili olmaktan zerre kadar bir şey yitirmeden, hukuk dili ve ilim dili olmasıdır.

İşte, Kur’an aynı zamanda hukuk ve ilim dili olduğu için başka dillere tercüme edilemez. Kimse tercümeye Kur’an’ın taşıdığı iş’arî, delâlî ve iktizaî mânâyı başka dillere aktaramaz. Zaten böyle bir tercüme yapmak demek, Kur’an’ı yeniden yazmak demektir. Gücü yeten Kur’an’ı iş’arî ve iktizaî mânâları ile tercüme etsin.

Bir örnek verelim.

Kur’an’da abdest alınırken “yüzlerinizi yıkayın, kollarınızı yıkayın, başınızı meshedin, ayaklarınızı da” diyor. Şimdi burada iş’arî mânâsı açıktır. Dört uzuv yıkanacaktır. Ama şu sorular soruluyor. Bu sırayı takip etmek gerekir mi? Hayır, çünkü takip etmesi gerekseydi “Ve” bağlacı yerine “Fe” bağlacı kullanılırdı. Çünkü Arapçada böyle harf vardır. Oysa başka dillerde yoktur. Yıkanmalar arasında zaman geçebilir mi? Evet, çünkü “Fe” harfinde ardından yapma var; oysa burada “Fe” değil de “Ve” kullanılmıştır.

“Allah gafurdur, rahimdir” derseniz, gafur ve rahimi marife olarak kullanırsanız, gafur ve rahim olan yalnız Allah’tır anlamı çıkar. Ama “gafurun rahimun” denince Allah’tan başkası da gafur ve rahimdir demektir. Biz bunu yorumlarken, devletten Allah’ın halifesi olarak gafur ve rahim anlamı çıkar, bundan da devletin af yetkisi olduğu istidlâl edilebilir dedik.

Kur’an’ın tercümesi çekilen fotoğrafa benzer, insanın o anki o duruşunu yansıtır, sadece görünüşünü gösterir. Oysa insan canlıdır, her an değişmektedir. Derinlemesine girdikçe Kur’an’ın mânâları daha çok anlaşılır olur. Tercüme bir ânı yansıtmaktadır. Kur’an ise bir canlı gibi tek harften oluşumu başlatmıştır. İç organları olan, hücreleri olan, kromozomları ile DNA’ları olan bir varlıktır. Bir kurt heykeli ile gerçek kurt arasında ne kadar fark varsa, bir tercüme ile Kur’an arasında da o kadar fark vardır. Az Arapça bilenler bile bunun hemen farkında olurlar.

 

3. Kur’an Dilinin Grameri

Bir dilin yabancı dillerin etkisinde olmaması için kendi kurallarını kendisi geliştirmelidir. Kendisi uygarlaştıkça dili de gelişmelidir. Bu ancak dış tesirler altında olmadan gelişen uygarlıklar için mümkündür. Uygarlık dış tesirlerle gelişmiş ise onların dillerinden de etkilenir. Kelimeler alır, kurallar alır.

Örnek olarak Türkçeyi ele alalım. Türkçe kurallı dildir. Önce kökler tek hecelidir. Kökler arasında ilişkiler vardır. Çakmak, çıkmak, gelmek, gitmek gibi birçok kök akrabadır. Ne var ki kurallar çoktur. Dolayısıyla kuralsızlık hakimdir. Birçok yabancı kelime girmiştir. Bugün konuşulan Türkçeler ayrı diller olmuşlardır. Anadolu Türkçesine pek çok Arapça ve Farsça kelimeler girmiştir. İki asırdır da Batı dillerinden kelimeler girmektedir.

Zamanla dil kendi kurallarını kaybetmekte, dil kurallar dili olmaktan ziyade kelime dili olmaktadır. Böylece siz veciz olarak kısa bir şekilde o dilde ifadeler elde edemezsiniz. Oysa, eğer dil kuralları içinde gelişmişse, ifade kuralları sayesinde yeni kökler yerine az sayıda kök ve kurallarla pek çok kelime üretirsiniz, pek çok mânâları kısaca ifade edebilirsiniz. Bu yalnız Arapçaya mahsus bir özelliktir.

Arapçada on kadar atıf harfi olup bunların her birinin kendine özgü anlamları vardır. Türkçede ise kendine özgü atıf harfleri vardır. Bunlar değişik şekillerde ortaya çıkar. Yabancı dillerden aktarmalar yapılmıştır. Artık onların arasındaki fark ya bilinmemektedir, ya da bilinse bile onu kullananlar o mânâları kastederek konuşmamaktadırlar.

Arapçada kurallar net ve sadedir. “Fe” takip içindir. “Ve” mutlak cem içindir. Böylece hukuk ve ilim dilinde kullanılacak ve bu kadar kısa ifadelerle çok şey ifade etme kabiliyeti olan başka bir dil mevcut değildir. Olsa bile grameri yazılmamıştır.

Diller canlıdır. Değişmeler olunca diller de değişir. Osmanlıların da hükümeti vardı. Cumhuriyet döneminin de hükümeti vardır. Osmanlılarda hükümeti padişah oluşturuyordu, şimdi meclis oluşturuyor. O halde anlamları farklıdır. Aynı kelimeyi kullansanız bile mânâları farklı olmaktadır. Kaldı ki Osmanlılarda Arapça “nâzır” deniyordu, şimdi ise “bakan” deniyor. Osmanlılar en büyük baş anlamında “sadrazam” diyorlardı, şimdi “başbakan” diyoruz.

İşte, bir eserin tam olarak anlaşılması için o eserin yazıldığı zamanın dilini bilmek, gramerini bilmek gerekir. Bugün Tevrat’ın aslını bulsak bile o Kur’an’la yarışamaz, çünkü Kur’an’ın grameri var, Tevrat’ın o günkü dilinin grameri yoktur. Çok yakın zamanda yazılmış Almanca ile bugünkü Almanca farklıdır. Mustafa Kemal’in Nutku Türkçeye çevrilmekte ve tahrif edilmektedir. Nutku tam anlayabilmemiz için o günkü dili bilmemiz gerekir.

Uygar toplulukta yazılan eserler seçkinlerin dili ile yani okumuşların dili ile yazılmaktadır. O günkü dilin gramerini bilmek kolay değildir. Dil değişmiştir. Halk da o dili konuşmamaktadır. Oysa Kur’an dili tamamen farklıdır.

a) Önce Arapların yazılı 600 mısraa varan şiirleri vardı, başka herhangi yazılı metinleri veya kitapları yoktu. Bu şiirler de halk için yazılıyor ve onlar okuyordu. Hazreti Muhammed bunları ezbere yapılan okumalardan duymuştu. Aklında bir şiir de ezberlemiş değildi.

b) Kur’an halka on sene içinde yayıldı, Kur’an kentlerde on sene içinde benimsendi. Çölde ise henüz uygarlıkla ilgili değişmeler olmamıştı. Badiyedekiler İslâmiyet’ten sonra bir iki asır aynı dili konuştular. Gramerciler badiyedeki cahiliye dönemi Arapçasını konuşanları esas aldılar.

c) İslâm gramercileri Arapçanın değil, Kur’an’ın gramerini yazmayı kendilerine görev bildiler, Kur’an Arapçasının kurallarını tespit ettiler. Onu doğru Arapça, fasih Arapça kabul ettiler, onun dışında yazılmış eserleri ise bozuk Arapça kabul ettiler.

d) Gramerciler Kur’an Arapçasının gramerini oluştururken onun getirdiği uygarlığı ifade edip etmediğine bakmadılar. Ama fıkıhçılar sonunda Kur’an’ı yeniden o gramer kurallarına göre yorumladılar ve gördüler ki gramercilerin tesbit ettiği kurallara göre Kur’an yorumlandığı zaman Hazreti Peygamberin öğrettiği İslâmiyet ortaya çıkıyor.

İşte Kur’an’a eş bir kitap oluşturmak için o kitabın kaleme alındığı dilin gramerini sonradan yazmak gerekir. Bu da mümkün değildir, çünkü yazanlar halk diliyle yazamazlar, böylece o eserin tam gramerini koymak mümkün değildir.

 

4. Kur’an ve Usulü Fıkıh

 Kur’an 600 sahifelik bir kitaptır. Bugünkü İslâm uygarlığı ve Batı uygarlığı onun üzerine bina edilmiş bulunmaktadır. Bu nasıl olmuştu?

Kur’an Mekke’de nâzil olunca uygulanamadı, ona sadece inanıldı. Uygulamaya Medine’de başlandı. Halk Kur’an’ı değil, Hazreti Muhammed’in dediklerini uyguluyordu. Çünkü hem henüz Kur’an tamamlanmamıştı, hem de Kur’an’ı yorumlama ilmi doğmamıştı.

Hazreti Peygamber vefat edince onun yerine halife seçtiler. İlk dört halife zamanında Kur’an istişare ile yorumlandı, vahyin yerini istişare aldı. Kur’an istişare ile uygulandı ve İslâmiyet ilk bir asırda süper güç hâline geldi.

Hilafet saltanata dönüşünce halk kendine fakih aradı, böylece tamamen bağımsız fakihler ortaya çıktı. Bunlar Kur’an’ı yorumlayarak fıkhı oluşturdular. Sonra fıkha dayanarak tümevarım yoluyla usulü geliştirdiler. Daha sonra usule dayanarak Kur’an Arapçasının gramerini yazdılar.

Tümevarım yoluyla buldukları usul şu idi: Herhangi bir metin, mesela bir sözleşme, bir kanun metni yazılmadan evvel taraflar söyler ve kaleme alınır. Anlaşma olduktan sonra artık metin tarafları bağlar, yazılmış olduğu şekliyle artık tarafların kastetmediği hükümleri de içerir. Tarafların zıt olarak anladıkları mânâlar da vardır. İşte bu metnin objektif kurallarla yorumlanması gerekmektedir.

Bir örnek verelim: Bir şeyin ortak olduğu ifade ediliyor, yalnız ortaklık payları belirtilmiyorsa, o şey onlar kaç kişi iseler eşit olarak bölüştürülür. Bu kaide, belirsizler belirli olanlara irca edilir kaidesidir. Halk bunu bilmeyebilir, ama fıkıhçılar böyle ifade ettiler ve böyle uyguladılar. İşte Kur’an Arapçası örnek alınarak bir metnin gramer ve gramerin dışındaki kurallarla yorumlanması ilmi bu şekilde doğdu. Buna “Usulü Fıkıh” denir.

Usulü Fıkıh oluştuktan sonra gramer yazıldı. Bugün elimizde bulunan Kur’an’ın gramerini bildiğimiz gibi, bin yıldan beri uygulanan yorumlama kaideleri de bellidir. O kaidelere göre bugün de yorumlama durumundayız.

Usul ile füru arasında şöyle farklar vardır:  

a) Usul aklîdir, füru naklîdir. Yani Kur’an’a ve sünnete dayanır. Ama ondan çıkarılacak mânâlar keyfî olmamalıdır. Usule göre makul sonuç yine usule göre çıkarılmalıdır. Marksizm veya kapitalizm kendi 600 sahifelik kitabını yazar, sonra şimdiye kadar yapılan uygulamalarla tüme varır ve sonra o kitaba göre bin sene uygulama yapılır. Uygulamalar Adam Smith’in eserlerine ve Marks’ın Kapital’ine dayanmalıdır. İşte o zaman o kitap Kur’an’a denk kitap olur. III. bin yıl uygarlığı II. bin yıl uygarlığından daha başarılı olur.

b) Usul def’idir, füru da’vidir. yani usulü kendin koyarsın. Karşı taraf itiraz eder ve ispatlarsa itirazı geçerlidir. Sen ispatla mükellef değilsin. Ama füruda asıllara dayanarak kurallar içinde iddianı ispatla yükümlüsün.

c) Usul değişmezdir, yani bin sene evvel ne idiyse bugün de odur. Usulde de ihtilaflar vardır ama bu zaman veya mekandan ileri gelen ihtilaflar değildir. Tercihler veya hatalardan doğan ihtilaflardır.

d) Usulde istihsan vardır, yani illeti bilinen bir hükmün aslı yani örneği aranır.

İşte, Kur’an dilinin grameri en açık bir şekilde günümüze kadar ulaşmıştır ve hâlen mevcuttur. Bunun dışında, bir metnin yorumlanması demek olan fıkıh usulü da yüksek matematik seviyesinde geliştirilmiştir. Onunla yorumlanmaktadır.

Kur’an’ın benzerini getirebilmek için o metni yorumlayan fıkıh usulünü de getirmek gerekir. Bugünkü Batı uygarlığının böyle bir ilimden haberi bile yoktur. Batı’da bunu anlayacak seviyede sosyal ilimler de gelişmemiştir.

 

Makalenin 2. bölümünü okumak için tıklayınız.