9 Ocak 2017 Sayı 116
Muallim Musa Kazım Efendi: Hakikat ve Mecaz-II-

 

NOT: Bu, Darulfünün İlahiyat şubesi ikinci sınıfında Musa Kazım Efendi tarafından okutulan Fıkıh Usulü dersinin “Hakikat ve Mecaz” konularını içeren metnidir. 1920 öncesi olduğu kesin olan bu metin Dr. Hasan Özket’in editörlüğünde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi Abdulkadir Altınhan tarafından günümüz Türkçesine uyarlanmıştır.

Bu çalışma ile Fıkıh usulü ilmini gündeme taşıyarak kendisinden gereken istifadenin sağlanmasıyla birlikte, öncesinde örneği olmayan bir İslam Medeniyetini “Onlar nasıl başardılar?” sorusuyla irdeleyerek yeni açılımlara kapı aralamayı amaçlamaktadır. Ayrıca günümüz dünyasının siyasi ve iktisadı çalkantılarını, elimizdeki bu örnekler üzerinden anlamlandırıp barışa evrilmesi için bu çalışmanın bilinçli bir şekilde incelenmesine inanmaktayız. Katkı sağlanması dileğiyle ilgililerle tartışmaya açılmıştır. Böylece Medhal İlmi Araştırmalar Derneği çatısında Fıkıh Usulü teori ve uygulama örneklerinin tartışıldığı  “İçtihat Atelyesi” çalışmaya başlamıştır.   

 

MECAZ

Metin: “Mecaz, vazolunduğu mananın dışındaki bir manada bir alaka ile kullanılan lafızdır.”

İzah: Mecaz, mef’el veznindedir. İsmi fail manasında mimli mastardır. (Mekanını tecavüz etti.) demek olan (جاز المكان) sözünden alınmıştır. Binaenaleyh bunun sözlük manası “mekanını aşan şey” demek olup ondan metinde zikrolunan kavram manasına nakledilmiştir.

                Konulduğu mananın dışında bir manada ki alakayla beraber kullanılan lafızda asıl konulduğu konuyu tecavüz etmiş olduğundan “mecaz” unvanını almıştır.

                Hakikatin tarifinde olduğu gibi mecazın tarifinde de kaydı haysiyet muteberdir. Bu kayıt açıklanmasına binaen ekseriya ve özellikle şu tariflerde olduğu gibi hüküm, kaydı haysiyetini anımsatan bir vasfa bağlandığı takdirde evleviyet tarikiyle hazf olunur. 

                Çünkü hükmün öyle bir vasfa bağlanması o vasfın hükme illet olduğunu ifade ettiğinden artık anılan kaydın zikri zait kalır.

                Bu tariflerde hüküm; hakikat ile mecazdan her birinin lafzı kullanılmış olmasından vasıfta o kullanımın hakikatte konulduğu manada mecazda da konulduğu mananın dışında bulunmasından ibarettir. Şu halde hakikat “konulduğu manada o manaya konulmuş olması itibariyle kullanılan lafız” demek olduğu gibi mecaz da “konulduğu mananın dışında bir manada konulmamış olması itibariyle ve fakat bir muteber alakayla kullanılan lafız” olduğundan şu tarifler “efradını cami ağyarını mani” olarak ‘salat/namaz’ ve emsali lafızlar ile hakikatin tarifi mecaz ile mecazın tarifi de hakikat ile nakz olmaz.

Zira şeriat ehlinin ‘salat’ lafzını dua manasında kullanması bu lafzın şeriatta dua manasında konulmuş olması yönüyle ve özel rükünler kullanılması da şeriatta o lafzın özel rükünler manasında konulmamış olması itibariyle değil belki iş bunun aksinedir.

Sözlük ehlinin ‘dabbe’ lafzını feras/at manasında kullanımı da böyledir.

                Eğer ‘dabbe’ lafzı feres manasında – feresin/atın özellikle “dört ayaklı hayvan” tümünün anlaşılması efradından olması itibariyle –kullanılır ise mecaz olur. Zira feres/at bu itibarla dabbe lafzının konulduğu mana değildir. Çünkü sözlükte dabbe lafzının “dört ayaklı hayvan” tümünün anlaşılması efradından özelikle bazısına konulmadığı açıktır. Eğer dabbe lafzı feres manasında – feresin/atın  “yerdegezen hayvan” tümünün anlaşılması efradından olması itibariyle – kullanılırsa o halde dabbe lafzı feres/at manasında hakikat olur. Zira feres/at bu itibar ile dabbe lafzının sözlükte konulduğu mananın aynıdır.

Metin; “Mecazlarda alakanın sema’î olması lazımdır. Fakat sema’ alakanın şahsında değil nev’inde muteberdir.”

                İzah: Bir lafzının hakikat olduğunu bilmek kullanıldığı manaya konulmuş olduğunu sözlük ehlinden duymaya mütevakkıftır. Zira lafızların manalarına delaletleri zatiye değildir. Eğer zatiye olsa idi mekanların ve milletlerin değişmesi lafızların delaletlerinin ihtilaf etmemesi gerekir ve dil tahsiline kimsenin mecbur olmaması lazım gelirdi. Halbuki bu lazım batıl olduğundan melzum da batıldır.

                İlim adamları bu meselede ittifak ettikten sonra bir lafzın kullanıldığı manada mecaz olduğunu bilmek hususunda ihtilaf edip kimi “Hakikatte olduğu gibi mecaz lafızlarda da zevatıyla yani ayrı ayrı olarak lisan ehlinde duyulmuş olması lazımdır.” dedi. Kimisi de “Bu hususta alaka nevinin lisan ehlinden menkul olması yeterlidir.” kavlini iltizam eyledi.

                Tercih edilen ikinci sözdür. Zira sözlük ehlinden zevatıyla duyulmayan garip istiareler üretmenin belagat yöntemlerinden olduğuna lisan erbabı ittifak etmişlerdir. Eğer mecaz lafızların şahıslarında sema’ şart olsaydı lisan ehli nezdinde anılan üretmenin belagat yöntemlerinden olmaması lazım gelirdi. Bu lazım ise batıldır. Hatta bu konuda alaka nevinin nakli yeterli olduğundan lisan ehli hakiki mecazları tedvin ettikleri gibi tedvin etmediler.

                “Mecazi lafızların zevatıyla lisan ehlinden duyulmuş ve menkul olması lazımdır.” denilir. Şu sözlerini ispat için “Yalın alakanın vücuduyla bir lafza mecaz ıtlakı sahih olsaydı müşabehet alakasıyla insanın başka bir şeyi uzuna ‘nihle/hurma ağacı’ ve mücaveret alakasıyla seyyide ‘şebeke’ ve sebebiyet alakasıyla oğula  ‘eb/baba’ ıtlakı caiz olmak lazım gelirdi. Halbuki bu lazım ittifakla batıldır.” deliline yapışmışlarsa da “Mecazlarda alaka nevinin lisan ehlinden menkul olması yeterlidir.” denilir. Tarafından şu delilin mülazemesini men’ ile cevap verilmiştir. Zira alaka bir lafza mecaz ıtlakının sıhhatini muktezidir. Halbuki mahallin hususiyeti veyahut o konuda kullanımın cevaz yokluğuna sözlük ehlinin nassı veyahut o alakanın yeterli olmadığı gibi bir maniden dolayı muktezanın mukteziden sona kalması yani muktezi bulunup da muktezanın bulunmaması ise muktezinin muktezi olmasına münafi değildir. Çünkü mani’nin yokluğu illetten cüz ise de mukteziden cüz değildir.