27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
Varsayımlar-2

6- Kişilerin yakınlıktan, komşuluktan, emekten ve sözleşmelerden doğan hakları vardır

Kur’an temel ilke olarak kısası almıştır. Herkes başkasına ne yapmışsa aynısının kendisine yapılmasını kabul etmiş demektir. Bugünkü anayasacılar buna, ‘hak ve hürriyetlerin sınırı, başkalarının hak ve hürriyetlerinin sınırıdır’ derler.

Bu sınırın tayininde ihtilaf içindedirler. İki grup insan vardır, bu sınırı kuvvetli olan belirler diyorlar. Kuvvetli olanın kim olduğunda ihtilaf etmektedirler. Kapitalistler, ‘zenginler kuvvetlidir’ diyorlar. Onlara göre askerler zenginlerin tuttuğu bekçilerdir. Sosyalistler ise ‘kuvvetli olanlar askerlerdir’ diyorlar. Sermaye sahipleri patronların kâhyalarıdır.

Kur’an bu iki görüşü de reddeder. Kur’an’a göre hak ve hürriyetler arasındaki çizgiyi hakemler belirler. Kişilerin seçtiği hakemler bu sınırı belirlerler. Hakemler bunu ilme dayanarak çözerler. Hakemler taraflarca atanırlar. Taraflardan biri bir hakemi, diğeri de diğer hakemi atar. İki hakem de baş hakemi atar. Bunların verdiği kararlar hak ve hürriyetlerin sınırı olur. Hakemleri seçenler topluluk adına, Allah adına seçmektedirler; Allah’ın halifesi olarak seçmektedirler. Hakemlerin aldığı kararlar da topluluğun kararları, Allah’ın  kararlarıdır.

Hakemler hükümlerini Allah adına yani topluluk adına vermektedirler. Dolayısıyla onlar da adil karar vermek durumundadır. Adil karar vermezlerse; âhirette Allah’a, dünyada da yine yargıya yani tarafların atadıkları hakemlere hesap verirler.

Hakemler kararlarını dört ilkeye dayanarak verirler.

a) Yakınlık dolayısıyla doğan hak ve görevler vardır. Çocuğun doğmasına sebep olan anne ile baba çocuğa bakıp büyütmekle yükümlüdürler. Gençliklerinde anne babasına bakan erginler, yaşlanınca Allah’tan/topluluktan alacaklı olurlar, çocukları onlara bakar. Annenin rahmi korunmuştur. Çünkü doğacak çocuğun babasını bilme hakkı vardır. Ayrıca sağlık bakımından yakın akrabalar arasında cinsi ilişkiler yasaklanmıştır. Bunlar hep yakınlıkla ilgilidir. Hakemler burada da kısas ilkesini sürdürürler. Çocuğa ne yapıyorsa, anne babası onun kendisine yapılmasını kabul ediyor demektir.

b) Komşuluk hakların doğmasına sebep olur. Komşular arasında bir sınır çizilecektir. Herkes kendi sınırına razı olacaktır. O sınırı aralarında uzlaşarak ve anlaşarak çizmemişlerse, hakemler buna uygun olarak bu sınırları belirleyeceklerdir. Herkes komşusunun hukukuna riayet etmekle mükelleftir. Tüm insanlar yeryüzünde komşudurlar. O nedenle insanlığa karşı haklar ortaya çıkmaktadır. Ocak, bucak, il ve ülke iç içe komşuluğu oluşturur. Komşuluk hukuku burada belirlenir. Yerinden yönetim vardır. Kişiler komşularını değiştirme haklarına sahiptirler. Âhirete gidenin emeğinden doğan hakları korunmalıdır.

c) Bunun dışında insanın bedeni kendine aittir, kendi iradesi ile işlediği işler ve ürettiği mallar kendisine aittir. Nasıl yakınlık ve komşuluk haklarının doğması için bir başka gücün karar alması gerekmiyorsa, emekten doğan haklara mâlik olmak için de başka bir hukuki statüye gerek yoktur. Hakemler doğrudan bu hakları karara bağlarlar.

d) Kararların dayanağı da sözleşmelerdir. Sözleşmelerle diğer haklar da düzenlenir. Hakemler sözleşmeler dışında kalan hakları da sonunda sözle ifade edip belirtirler.   Sözleşmeler ikili olacağı gibi toplu sözleşmeler de olabilir. Sözleşmelerin yorumlanması önemlidir. Sözleşmeyi uygulayan yorumlayacaktır; bu da sözleşmelerin resmî yorumcusu yoktur demektir. Herkes sözleşmeyi kendisi yorumlar ve uygular. İçtihat demek işte bu yorumlama demektir. Mağdur olanlar olursa hakemlere gider ve haklarını alırlar. Ortak vekiller ve hakemler de elbette kendi anladıkları şekilde yorumlayacaklardır. Tarafların baştan seçme hakları vardır, ama seçtikten sonra hakemleri değiştirme yetkileri yoktur. Hakemlerin kararlarına uyacaklardır. Hakemlerin kararlarından dolayı haksızlığa uğrayan olursa, hakkını almak için yine hakemlere gidecektir; hakemler aleyhine yine hakemlere gidilecektir.

Toparlarsak; dayanılan ilkeler yakınlık, komşuluk, emek ve sözleşmelerdir. Bunların tesbiti de hakemlere aittir. Hakemler de hakemlerle denetlenir.

 

7- Hukuk düzeninde sorunlar hakemlerce çözülür

İnsan başka canlıların onunla yarışamayacağı üstünlükte yaratılmıştır. Bunu dengede tutacak başka bir canlı yoktur. İnsan insanla dengelenmiştir. Nasıl canlılar sonunda bakterilerle ve virüslerle yani hastalıklarla dengelenirse, insanlarda sosyolojik bakımdan kötü insanlarla dengelenir. Kur’an’a göre iyi insan diğer insanlarla barış içinde olan insandır. Müslim demek, barışmış kimse demektir.

Barış içinde olmanın yolu, çıkacak nizalarda hakemlere baş vurmadır. Devlet aşamasından önce insanlar arasında çıkan nizalar topluluğun ileri gelenleri ile çözülürdü.  Niza ortaya çıkınca oba halkı toplanır ve bunları barıştıracak iki kişi seçerdi. Bu seçilen kimseler niza çıkaranların kıramayacağı kimseler olurdu. Çünkü o toplulukta herkes topluluk içinde yer edinir, herkesin çevresi olurdu. Çevresiz yaşamak mümkün olmazdı. İşte o çevreden insan gönderirlerdi. Kur’an bu müesseseyi yaşatmıştır. “Biri tarafından bir hakem diğeri tarafından bir hakem gönderin.”(Kur’an; Nisâ, 4/35) denmektedir. Kur’an diğer taraftan da iki hakem değil de hakemlerden bahsetmektedir; harfi tarifle getirmektedir; yani hakemler üç tane olacaktır. Hakemler kendi baş hakemlerini kendileri seçerler.

Hakemlerin ehliyetli olmaları gerekir. “Hakemler” kelimesi bunun için marife gelmiştir. Hakemlere hakemlik ehliyetini topluluk verecektir. Demek ki topluluk içinde hakemlik yapabilecekler belirlenecek ve onlar hakemlik yapacaklardır. Taraflar bunlardan birerlerini seçecektir. Baş hakem de bunlardan olacaktır.

Davalı hakemini seçmezse hakemini siyasi velisi seçecektir. Hakemler ittifakla bir baş hakemi seçeceklerdir. Baş hakemde anlaşamazlarsa, ikisinin de hakemliği düşer. Taraflar bu durumda başka hakemleri seçmek zorundadırlar.

Hakemler soruşturma yapamazlar. Soruşturma soruşturmacılar tarafından yapılır. Soruşturmacıların şehadetiyle hakemler hükmederler.

 Hakemlerin verdiği kararlar kesindir. Ne kendileri ne de başkaları bu kararları değiştiremezler. Mâli cezalarla kalıcı iz bırakmayan cezalar her halükârda infaz edilir. Kol kesme veya öldürme cezaları da kesindir. Ancak kısasla mı diyetle mi infaz edileceği hususu niza hâlinde yine hakemlerin kararına bırakılır. Hakemlerin kararı ile bu cezalar diyete dönüşebilir.

Hakem ve tanıkların denetimi yine hakem soruşturmacılarla olur. Karar hatalı ise hakemlerin veya tanığın dayanışma ortakları öderler. Davayı haksız kazanana rücu edilmez. Dolayısıyla bir davayı kazanan kazanmıştır, artık onu kaybetme sözkonusu değildir. Kaybeden ise hakkını karar verenlerden yani onların dayanışmalarından alabilir.

Kur’an’a göre insan dünyaya imtihan olmak için getirilmiştir. Bu sebeple kendi iradesi ile hareket edecektir ki sorumlu olsun. Başkalarının kararları ile hareket etmekle onu yükümlü kılarsak o zaman onu sorumlu yapamayız. Bu sebepledir ki kişi tamamen hürdür. İnsan öldürmede de hürdür. Silah yasağı konamaz, kimse suç işleyemez hâle getirilemez. Herkes her istediğini yapmakta serbesttir, insan öldürmekte de serbesttir. Ancak öldüren öldürülür. Suç işleyen bu dünyada cezasını suçu işledikten sonra çeker. Suç işlemeden kimse suçlanamaz, herhangi bir yaptırıma tâbi tutulamaz. İşte “hukuk düzeni” budur.

Sonra cezasına katlanmak şartı ile herkes istediğini yapar. Cezanın temeli de kısastır. Herkes yaptığının benzerinin kendisine yapılmasına rıza gösterecektir. Bu dengeyi tesbit edecek olan da yine kendisidir. Kendi seçtiği hakemler bu tesbiti yaparlar.

Taraflar birer hakem seçerler. Hakemler baş hakemi seçer. Sonunda baş hakemin kararı hakemlerin kararıdır. Hakemlerin kararı tarafların kararıdır. Böylece yargının tarafsızlığı, bağımsızlığı, etkin ve saygın olması sağlanmış olur.

Hakemler hakemlerin de üstündedir, dolayısıyla denge bu sayede sağlanmış olur.

Hakimlik sisteminde ise ya yargı bağımlı hâle gelir, ya da hakimlerin devleti oluşur. İnsanın kendi iradesi yok olur.

Kur’an düzenin bir diğer üstünlüğü de işte budur.

 

8- Askeri düzende sorunlar ortak vekillerle, başkanlıkla çözülür

 Hukuk düzeni ancak haklı kuvvetli kılındığı takdirde sağlanır. Yani devlet oluşacak, haklıyı koruyan kuvvet oluşacak ki onun korumasında hukuk düzeni kurulsun. Haklıyı kuvvetli kılmak için hakem kararlarını uygulayacak bir güce ihtiyaç vardır.

Bu güç nasıl temin edilecektir?

Kur’an bunun için âkile müessesesini, velâyeti, dayanışma ortaklığını tesis etmiştir. Dayanışma ortaklığında olanlar hakemlerin kararlarına uymayanları zorla hakemlerin kararlarına getirirler. Kur’an bunun için çok önemli müesseseler oluşturmuştur.

Halk önce “nöbetliler” ve “bedelliler” diye ikiye ayrılır. Topluluğa yeni katılan veya erginlik çağına yeni ulaşan erkeğe sorulur: ‘Sen asker olmak istiyor musun? Asker olmak istiyorsan, o zaman her yıl en çok bir ay askeri nöbet tutacaksın. Savaş olduğu zaman da savaşacaksın.’ Kabul ederse o kimse muharip olur ve askeri birliğe katılır.

‘Hayır, ben askerlik yapmak istemiyorum, savaş yapmak istemiyorum’ diyene; ‘o halde sen bedel vereceksin’ denir. Böylece bedelliler hukuk düzeni içinde sürekli yaşarlar. Nöbetlere katılmaz, savaşa da götürülmezler. Onların siyasi hakları da olmaz.

Nöbetliler askeri birlik oluştururlar. Askeri birlikte hukuk düzeni söz konusu değildir.

Askeri düzen ile hukuk düzeni arasında dört temel fark vardır ve dört durumda askeri düzen uygulanır.

Askeri düzen hangi hallerde ve nerelerde uygulanır?  

a) Askeri eğitimin yapıldığı yerlerde askeri düzen uygulanır.

b) Sıkıyönetim kararlaştırıldığında veya savaş hallerinde askeri düzen uygulanır.

c) Kendileriyle savaşta olduğumuz kimselerin ülke toprakları askeri düzen alanıdır.

d) Bir devlet yurt dışına çıkış yasağı koyarsa, o ülke de bizim için askeri düzenle yola getirilir.

Askeri düzen ile hukuk düzeni arasında ayrıca şu farklar vardır:

a) Askeri düzende kuvvetli olan haklıdır.

Hukuk düzeninde haklı kuvvetli hâle getirilmiştir. Bunu yapan güçtür. Haklıyı hakemler belirlerler.

b) Askeri düzende kişiler sonucu alıp almamalarına göre karşılık alırlar.

Hukuk düzeninde ise kişiler sonuçtan değil, davranıştan  sorumludurlar.

c) Askeri düzende emir-komuta zinciri vardır. Kişiler üstlerine karşı sorumludurlar.

Hukuk düzeninde ise şeriat vardır, hukuk vardır. Kişiler kurallara uymakla yükümlüdürler. Üstlere karşı değil hakemlere karşı sorumludurlar.

d) Askeri düzende ortak sorumluluk vardır, birinin yaptığını hepsi yapmış sayılır.

Hukuk düzeninde ise kişisel sorumluluk vardır, toplu sorumluluk yoktur.

İşte, kişi; ‘ben savaşçı olacağım, insanlığın güvenini sağlayacağım, hakem kararlarının yerine gelmesi için canımı bile verebilirim’diyorsa, bu kişi askeri düzenle yönetilmeyi kabul etmiş demektir.

Kişiler hukuk düzeninden askeri düzene her zaman geçebilirler, ama hukuk düzeninden askeri düzene geçmeleri için o ülkeyi terk etmeleri gerekir.

Kur’an’a göre denge vardır. Görevli yetkilidir, yetkili sorumludur, sorumlu hak sahibidir. Askerlik yapmayı kabul eden kimse görevlidir. Bu sebeple yetki de onundur. Siyasi gücü kullanma yalnız nöbetlilere aittir. Kamu otoritesini yalnız devletin silahlı güçleri kullanır.

Nöbetli yetkilidir. Yetkili olduğundan dolayı sorumludur. Görevi yerine getirmezse tazmin eder. Kollektif sorumlu olduğu için birlik tazmin eder. Mesela, sokakta bir adam öldürülmüş olarak bulunsa ve faili bulunamasa, oranın silahlı gücü onu tazmin eder.

Görevlidir, yetkilidir, sorumludur, dolayısıyla hak sahibidir. Bu hizmetlerine karşılık kamu bütçesinden pay istihkak eder. Böylece denge sağlanmıştır.

Kur’an’a göre herkesin malını, canını, ırzını ve işini savunma hakkı vardır. Kendine ait olduğu hakemlerce tespit edilecek bir değeri korumak için kişi silah kullanabilir, kendisini savunur ama aşırı gidemez. Diyet ödenecektir.  

İşte böylece Kur’an düzeni dengeyi sağlayan çözümler üretmiştir.

 

9- Nimet-külfet dengesi vardır, eşitlik yoktur

Kâinatın ilk zerreleri birer ışık parçacığıdır. e=m*c^2 ile tarif edilen bir büyüklüğü vardır. m sükunetteki kitlesidir, c ışık hızıdır, e de taşıdığı enerjidir. Bu parçacıkların hepsi birbirine eşittir. Sonra parçalanır, + ve - yükler olur, hızları düşer. Bunlar iki türlüdür. Ama bunların birleşmesinden hidrojen atomu doğar. Sonra onlar farklılaşır, atomlar oluşur.

Sonra kromozomlarla ikili hücre oluşturuldu. Bölündü, farklı hücreler oldu. Bakteriler oldu, virüsler oldu. Hayvanlar meydana geldi, bitkiler meydana geldi. Göz ve kulak işte bu farklılaşmadan doğdu. Hayvanlar farklılaştı da insanlar oluştu.

İnsanın uzuvları farklıdır. İnsanlar da farklıdır. Kimi cenin, kimi çocuk, kimi yaşlı, kimi sağlam, kimi hasta, kimi güçlüdür. Bunların eşit olması demek yok olması demektir. Eğer eşitlik varsayımını ortaya koyacak olursak, gerisin geriye dönüp ışık parçacıklarına varmamız gerekir.

İşte, Kur’an böylesine ütopik ve hayali şeylerle meşgul olmaz.

İnsanlar arasında eşitlik yoktur. Eşitliğin yerini adalet almıştır.

O halde şimdi “adalet”i tarif edelim.

Bir babanın çeşitli yaşlarda beş çocuğu olsa, kimi kız kimi erkek olsa, onlara eşit boyda ve birbirinin aynı kumaştan elbise diktirse, bu eşitlik mi olur? Hayır; çünkü böyle yapmış olsa yaptığı zulümdür. Oysa adil olan babanın beş çocuğuna aynı değerdeki kumaştan, kendilerine uygun elbiseler diktirmesidir. Erkeğe erkek, kızlara kadın elbiseleri diktirir. İşte bu adalettir.

Birinin tansiyonu yüksek, diğerinin de ateşi yüksek olursa, eşitlikçi doktor ikisine aynı ilaçları verir; adil doktor ise ateşli hastasına ateşi düşüren ilacı, diğerine de tansiyonu düşüren ilacı verir.

“İnsanlar hukuk karşısında eşittir” dediğimiz zaman, eşit şartlarda eşit haklara sahip olurlar demektir. Yoksa şartlar ne olursa olsun eşittir demek değildir.

Hakların dört kaynaktan doğduğunu yukarıda anlatmıştık. Herkesin yaşama hakkı vardır, herkesin çalışma hakkı vardır. Yaşayanlara ihtiyaçları nisbetinde pay verilir, çalışanlara da katkıları nisbetinde pay verilir. Ama hiçbir zaman paylar ne benzerdir ne de eşittir. Buna “nimet-külfet karşılığı” denir. Kadın erkek eşit değildir ama nimet külfet karşılığıdır. Ortaklar eşit değildir. Çok çalışan çok ücret alır, az çalışan az ücret alır ama herkes çalıştığı kadar ücret alır. İmtihana giren öğrencilere eşit not verilirse imtihan olmaz. Yaptıkları doğrulara göre not vermek adil not vermek demektir.

Kişilerin ehliyetleri farklıdır. Hem konuları itibariyle farklıdır -kimi doktor, kimi tüccardır- hem de derece olarak farklıdır. Kimi pratisyen, kimi mütehassıs, kimi büyük sermaye sahibi, kimi küçük sermaye sahibidir. Herkese ehliyetine göre görev verilir, görevine göre yetkili kılınır, yetkilerine göre sorumlu olur ve sorumluluğa göre hak sahibi olur.

Kur’an’ın getirdiği değişik bir çözüm de hakların verilen emeğe göre değil, yüklenen sorumluluğa göre dağıtılmasıdır. Bir işçi yaptığı işten sorumlu değilse o hak sahibi de değildir. Köle de insan olarak yaptıklarından sorumludur. Onun için ücret istihkak etmektedir. Âhirette de onunla mükafatlanacak veya cezalanacaktır. 

İnsan yaptıklarından değil, yapmak istediklerinden sorumludur; yahut yapması gerektiği halde yapmak istememesinden dolayı sorumludur. Batılılar bunu iyi öğrenmişlerdir. Cezada kasıt esas alınmıştır. O halde hatadan insan sorumlu olmamalıdır. Böyle değildir, yani hatadan diyet ödeniyor. Bu çelişki değil midir? Hayır, çelişki değildir. Hatadan doğan diyeti kişi kendisi değil, dayanışma ortaklığı öder. Hattâ bundan dolayı diyetin taksitlerine kendisi iştirak etmez diyenler vardır.

Toplulukta konan kurallarda bu sebeple daima denge gözetilmiştir. Bu denge çıkar paralelliğine dayanmaktadır. Bu sebepledir ki kişiler zorla savaşa götürülmüyor. Savaşa gidenler ölme taahhüdünde bulunuyorlar ve ücretlerini de baştan alıyorlar. Kendi istekleri ile gönüllü olarak savaşa katılıyorlar. Diğerlerinden onların güvenliğini sağladıkları için emek payını alıyoruz.

Tarihte birçok filozoflar gelip geçmiştir, ama bırakınız Kur’an’ın çelişkisiz ilkelerini üretmek, şimdiye kadar Kur’an’ın dediklerini bile hâlâ anlayamamışlardır. Hattâ fıkıhçılar bile birçok yerde hata yapmışlardır. Bütün bu gerçeklerden sonra Kur’an düzeninin gücü ve her yönüyle mucize olması daha iyi anlaşılmıyor mu?

 

10- Evlilik çocuk yetiştirme ortaklığıdır; erkek evin geçimini sağlar ve savunmasını yapar, kadın çocuk doğurur ve büyütür

 Kur’an’a göre insan olarak kadın ile erkek eşit kişiliğe sahiptir. Erkeğin kadından bir üstünlüğü yoktur, kadının da erkeğe bir üstünlüğü yoktur. Kadının çalışıp kazandığı kadının kendisine, erkeğin çalışıp kazandığı erkeğin kendisine aittir. Tamamen ayrı ve bağımsız  kişilikleri vardır.

Allah kadına üçüncü kişinin yani çocuğun yetişmesi için rahim vermiştir. Onu bir erkeğe ortak edecek, sadece bir erkeğe ortak edecektir. Bunun şu sebepleri vardır:

a) Çocuğun anne ile babasından alacakları vardır. Madem ki onun var olmasına onlar sebep oldular, onu doğurup büyütmekle yükümlüdürler. Bunun için çocuğun babasının bilinmesi gerekir. Dolayısıyla gizli cinsi ilişki yasaklanmıştır.

b) Canlılar çiftleşerek kendilerini yenilerler. Akrabaların çiftleşmesi hâlinde bu yenilenme olmaz ve çocuk sakat doğar. Bu da doğacak çocuğa karşı cinayettir. O halde yakınlar arası cinsi ilişki olmamalıdır. Bu da yasaklanmıştır. Bu yasak bütün canlılar arasında geçerlidir. Canlılarda buna karşı tedbir alınmıştır.

c) Gizli ilişkiler ileride bilmeden kardeşleri veya kız ile babayı birbirleri ile ilişki kurmaya götürür, onun için  gizli ilişki haram kılınmış, kesinlikle yasaklanmıştır.

d) Bir kadın bir erkekle cinsi ilişki kurduğu zaman ondan aldığı hormonlarla tüm vücudunu o erkekten gelen çocuğa göre ayarlar. Eğer başka erkekten de hormon alırsa hormonlar arası çatışma sonucu bakterilerde veya virüslerde mutasyon meydana gelir ve hasta edici virüsler oluşur. Bu cinsi ilişkiden doğan AIDS gibi hastalıkların yayılmasına neden olur.

İşte bu sebeplerden dolayı serbest cinsi ilişki yasaklanmıştır. Kadın erkek anlaşarak cinsi ilişki kurarlar. Kadın için o erkekten rahmi temizlenmedikçe başka erkekle ilişki kurması yasaktır. Erkek için böyle bir mahzur olmadığı için böyle bir yasak yoktur. Erkekler için işte bundan dolayı çok evlilik meşru kılınmıştır.

a) Böylece kocasız kadın bırakılmıyor, herkese koca bulunuyor. Çok evlilik kadın hakkı olarak teşri edilmiştir.

b) Kadının kocasız kalması topluluk için israftır. Oysa erkeğin kadınsız kalmasında topluluğun hiçbir zararı yoktur.

c) Eşleşmede yarışmanın olması gerekir. Kim güçlü ise onun döllendirme hakkı vardır. Tüm canlıların erkek hücreleri çok yarışır, ama biri döller. İnsanlıktaki erkeklerin yarışması için çok evlilik olmalıdır. Böylece ekonomik ve siyasi yarış sayesinde nesilde evrimleşme meydana gelir, seleksiyon kanunları çalışır.

d) Erkeklerin evlenebilmesi için çalışmaları ve üretim yapmaları gerekir. Böylece insanlar tam yarışa girerler, çalışkan olanlar çalışırlar.

Kur’an’a göre bir iş daima birine verilir ve sadece onun sorumluluğunda olur. Çocuk yetiştirme ortaklığında da işbölümü vardır. Herkes aldığı işte yetkilidir, sorumludur ve hakkı vardır. Bu önemli noktayı tekrar hatırlatıyoruz; ‘eşitlik’ değil ‘adalet’ vardır.

a) Kadın çocuk doğurur ve süt vererek büyütür. Bunu ona Allah vermiştir. Buna karşı erkek çocuğun ve annesinin nafakasını temin eder ve onları savunur.

b) Evde son söz annenindir, dışarıda ise babanındır. Çünkü birinin işi evde, diğerinin işi dışarıdadır.

c) Kadın rahmini sadece bir erkeğe ortak ettiği ve başkasına kullandırmadığı için erkeğe bunun bedeli ödetiliyor; o bedel de boşama tazminatıdır. Erkek de kadın da istediği zaman boşanabilir. Ama erkeğin karısını boşaması için boşanma tazminatını ödemesi gerekir. Kadın boşanmayı talep ederse; sadece önceden almışsa mihri iade edecektir, almamışsa bir şey isteyemez. Boşanma serbest bırakılmış ama mihirle dengelenmiştir. Böylece kolay boşanmanın önüne geçilmiştir.

d) Biri öldüğü zaman kadın erkek eşit olarak terekenin altıda birini alırlar. Ancak bu takdirde boşanma olmadığı için mihri iade etmek veya almaktan vazgeçmesi gerekir. Bu da bazı zorluklar doğuracağı için kadın mihri alır, almışsa iade etmez. Bunun karşılığında mirasta değişiklik yapılır. Kadın kocasının terekesinden mihir ve sekizde bir alır. Erkek terekesinden mihri verir ve dörtte birini alır.

Mirasta kadın erkek eşittir. Anne baba eşit olarak altıda birer alırlar, anadan kardeşler eşit olarak annenin payını bölüşürler. Çocuklar vâris olacaklarsa babadan kardeşler ikiye bir olarak bölüşürler. Erkek iki, kız bir pay alır. Çünkü erkek iş kurmak ve evlenmekle yükümlüdür. Baba ocağını erkek devam ettirecektir.

Neseb babanın babaları üzerinden yürütülür, çünkü Y kromozomu bellidir, yalnız babadan gelir. Anneden belli kromozom gelmez. Çünkü  Y’nin eşi X kromozomu erkekte de vardır. Neseb babadan gelince aile kurma mükellefiyeti de erkeğe verilmiştir. Bu sebeple erkek kızın iki katını alır. Bu iki pay ocağı devam ettirme payıdır.

Kadınların kendi görevlerini başarabilmeleri için yani çocuğu doğurup emzirebilmeleri için aşiret olarak organize olmaları yeterlidir. Ocak yönetiminde kadın erkek eşittir, zaruret hâlinde beş vakit namazda kadın erkeklere de imam olabilir.

Erkeklerin gerek ekonomik gerekse savunma hizmetleri yapabilmeleri için ocakta organize olmaları yetmez; bucakta, ilde ve ülkede de siyasi olarak organize olmaları gerekir. Dolayısıyla bunlar erkeklerin kuruluşlarıdır. Ne var ki erkek bütün bunları kadınlar için yani kadınların yetiştireceği çocuklar için yapmaktadır. Onların yani kadınların siyasi hakları vardır ama siyasi görevleri yoktur. Askere gitmezler, diyet ödemezler. Zorunlu görevli olmamalarından dolayı, zorunlu görevli olmayanlar bir araya gelince sorumluluğun tam olması için komutan olamazlar. Sadece siyasi dayanışma ortaklığının başkanı olamazlar. Devlet başkanı da siyasi dayanışma başkanlarının başkanı olduğu için kadınlar devlet başkanı olamazlar; ama ilmî, dinî ve meslekî dayanışma ortaklıklarının başkanı olurlar. Hakemlik yapabilirler, ki hakem devlet başkanını da yargılama yetkisine sahiptir.

 

Varsayımlarda aranan özellikler şunlardır:

-Varsayımlar arasında çelişki olmamalıdır.

-Varsayımlar uygulanamaz sonuçlara götürmemelidir, yani var olan âleme uymalıdır. Ütopik olmamalıdır.

-Varsayımlar mümkün olduğu kadar az olmalı ve en çok sorunu çözmelidir.

-Varsayımlarla oluşan düzen istenen sonuca götürmelidir. Yani halkı mesut kılmalıdır.

İşte Kur’an’ın varsayımları ile diğer rejimlerin varsayımları karşılaştırıldığı zaman, bu sebeplerden dolayı Kur’an’la yarışacak durumda olamazlar.

 

Kapitalizm ve sosyalizm insanları yöneten ve yönetilen diye ayırarak adaletten ayrılmıştır. Nasyonalistler insanlığı parçalamışlardır. Komünistler ulusları ve aileyi inkâr etmişlerdir. Bunların hepsinin ömrü yüz yılı zor aşmıştır veya aşamamıştır.

Oysa, peygamberlerin getirdiği düzenler binlerce yıldır varlıklarını sürdürmektedirler. Yaklaşık olarak bütün dinlerde varsayımlar aynıdır. Eksiklikleri vardır, dağınıktır ama vardır.

Kur’an, işte bütün bunları tek kitap içinde toplamış olması nedeniyle mucizedir. Kur’an, peygamberin mucizeleri dışında bizzat kendisi bir mucizedir. Bütün bunlar bir araya geldiğinde ise yeryüzünde adalet üzere uygulanabilecek yegâne düzen Kur’an düzenidir.

Yay. Haz.:REŞAT NURİ EROL