27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
Kur'an Lafzı İle Korundu - I -

 

 محفوظ بالالفاظ     

İnsanın bilgisi bildiği dili ile sınırlıdır. “Kuş” dediği zaman, o zamana kadar öğrendiği ve son şeklini verdiği kuşu/kuşları bilmektedir. İnsanın kuş/lar hakkında bilgisi değiştikçe kuş/lar/a verdiği mânâ da değişmektedir. Böylece insanın yerleştirdiği onbinlerce kelimeler vardır, o kelimelerin diğer kelimelerle kurduğu ağlar vardır. Mesela, insan “kanat” kelimesini de böyle öğrenmektedir. İnsan beyninde kurulmuş iki kelime arasındaki bağlar “-dir” veya “-değildir” şeklindedir. “Kuş kanatlı-dır” derken, bunlar arasında “-dır” bağı vardır demektir. Çocuk doğduktan sonra çevredeki insanların konuşmalarına ve davranışlarına bakarak o dili öğrenmektedir. Herkesin, her insanın her gün değişen bir kelime hafızası ve onların diğer kelimelerle ilgi ağları vardır.

Önce Türkiye’yi ele alalım ve Türkiye Türkçesi üzerinde düşünelim. Değişik Türk vatandaşlarının beyinlerinde değişik Türkçe sözler vardır. O kelime dil hazinesine yerleşmiştir. Onların diğer kelimelerle ilişkileri vardır. Bunların hepsini birleştirip bir insanın kafasına yerleştirdiğimiz zaman o topluluğun toplam dili çıkar. Şimdi öyle kelime ve kurallar vardır ki, Türkçeyi bilen herkes onları o çerçevede bilmektedir. Bu da Türkçenin ortak dilinin koludur. Toplam dil geniş, ortak dil dardır.

Ben bir cümle söylediğim zaman önce o söylediğimden kastettiğimin bir kısmını topluluğun tamamı anlar. Bazılarını kimi anlar kimi anlamaz. Eğer hiç kimse anlamıyorsa o söylediğim Türkçe değildir. Bazıları da ondan benim kastetmediklerimi anlarlar.

Şimdi bir kitabı ele alalım. O kitabın yazıldığı tarihten önce ondan hiç olmazsa bir kimsenin anladığı toplam mânâsı vardır. Bir kısmında da o gün yaşayanların hepsinin anladığı mânâ vardır. Buna toplam mânâ denmektedir.

Kur’an indiği zaman Kur’an’ın kullandığı kelimelere ve onun cümle kurallarına “Kur’an Arapçası” diyoruz. Kur’an Arapçasının kullandığı bütün kelimeler o gün Arapların kullandığı kelimelerdir. Kelimeler arasındaki ilişkiler de o günkü Arapların kullandığı kurallarla ilgili ilişkilerdir.

Dilin özelliği olarak o topluluk sürekli olarak kelimelerin anlamlarını değiştirirler. Adeta her gün yeni Türkçe veya yeni Arapça ortaya çıkar.

Kur’an için bu değişme anlam olarak devam eder. Ama bir de topluluk daha yavaş olmakla beraber zamanla seslerde ve sözlerde değişmeler yapar. Bugün Arapların konuştukları Arapça hem değişik yerlerde aynı değildir, hem de Kur’an Arapçasından çok farklıdır; hem söyleyişleri hem de o söz ve cümlelere yükledikleri mânâları farklıdır. Kur’an’dan anlaşılan mânâlar topluluk uygarlaştıkça gelişmektedir. Ama Arapların o gün ortak olarak anladıkları mânâlar değişmemektedir. Sözleri ise hiçbir suretle değişmemiştir. Nasıl söyleniyor idiyse öyle söylenmektedir. Nasıl yazıldıysa öyle yazılmaktadır. Lafzı günümüze kadar değişmeden intikal etmiştir. Bu sanıldığı kadar basit bir şey değildir.

Erzurumlu “gelirem” der, Artvinli “gelyerim” der, İstanbullu ise “geliyorum” der. Ama şimdi Artvinli de Erzurumlu da artık “geliyorum” demeye başlamıştır. Laz ise “çeliyom” derdi ama şimdi demiyor. Bu değişmeler zamanla farklılaşmalar meydana getirir, ayrı şiveler, ayrı lehçeler ve ayrı diller doğurur.

Kur’an 1400 yıllık bir zaman içinde çok değişik yönetimler ve ülkeler içinde okunup yazılı halde bize kadar gelmiştir. Doğal bir gelişme olsaydı şimdi öyle Kur’an’lar türerdi ki, aynı kitap olduğunu bile zor anlardık.

Yazılı kitap saklanabilmektedir. Zamanla değişikliğe uğramayabilir. Ama bugün Kur’an’dan daha eski yazılı nüshaları bulmak başka kitaplar için son derece nadirdir. Mezopotamya tabletlerinde ve Mısır papirüslerinde yazılanlar vardır. Ne var ki onların söylenişleri çok değişmiştir. İşte Kur’an yazısı Osman’ın nüshaları ile günümüze kadar aynen gelmiştir. Ama bunun yanında onun söyleniş tarzı da ağızdan ağıza intikal ederek gelmiştir. Ağızdan nasıl çıktığı hususları da kitaplaştırılmıştır.

Bugünkü kayıt araçları ile bunları tesbit edip korumak kolay olabilir. Ancak o gün böyle bir kayıt cihazı yok, sadece kulaktan kulağa okunarak intikal etmiştir. Bunun aslına uygunluğunu yeryüzüne dağılmış bulunan kurraların okuyuşlarındaki birlik veya benzerlikle tesbit edebilmekteyiz.

Kur’an’ın bu sözlerinin ve seslerinin korunması başka hiçbir kitaba nasip olmamıştır. Bu onun için bir mucizedir.

Bugün bile gelişmiş bu kadar ses araçları ile korunamamaktadır. Ölmüş şarkıcılar bile unutulmaktadır. Kimse Mustafa Kemal’in Nutuk’unu kendi zamanının Türkçesi ile okumuyor. Hiç kimse “kaf”ları patlatmıyor, “ayın”ları çatlatmıyor.

 

1- KUR’AN EZBERE OKUNDU

Kur’an nâzil olduğu zaman Arap topluluğunda kitap yazma, makale yazma gibi bir alışkanlık yoktu. Borç ve alacak yazılırdı. Bunun dışında şairler şifahi olarak söyler, kulaktan kulağa ezbere okunurdu. Kırgızistan’da hâlâ yüz binlerce beyitlik Manas Destanı ezbere okunmaktadır. Bunların sadece meşhur olanlar yazılır ve Kâbe’nin duvarına asılırdı.

Kur’an Hazreti Muhammed’e 40 yaşında gelmeye başlamıştır. O ondan önce ne şiir yazan ne de okuyan biriydi. Hazreti Muhammed aleyhisselâmın ağzından birden bire ne şiir ne de nesir olan ifadeler dökülmeye başladı. Çok ciddi şeyler okuyordu.

İlk gelen âyet şu idi: “Oku! Azim rabbinin ismi ile. O insanı alakdan halketmiştir.  Oku! Rabbin keremdir. Kalemle öğretmiş kimsedir. İnsana bilmediğini öğretmiştir.”(Kur’an; Alak, 96/1-5)

Kıraat, hafızada saklayıp sonra onu ezbere okumadır. Kur’an Arapların aruz vezinleriyle beyitler şeklinde yazılmamıştı. Düz nesir diliyle söyleniyordu ama ahengi o şiirlerden daha fazla idi. Kur’an’ın o ahengi bugün de henüz keşfedilmiş değildir. Arapça dili vurgu dili değildir. Yani vurgu ile kelimelere mânâ kazandırılmaz. Türkçede vurgu vurgulamak için yapılır, kelimeleri birbirinden ayırmak için yapılır. Birçok dilde vurgu kelimenin mânâsını da değiştirir. Arapçada sadece ses güzelliğini sağlayan uzun ve kısa heceler vardır. Bunlar da yazı diline geçmektedir. Bu dili müzikal dil hâline getirmektedir. Kelimeler de ayrı söylenmez. Fransızcada olduğu gibi bitişik olarak söylenir. Kelimeleri ayıran isimlerin başında kullanılan artikellerdir. Harfi tarif ve tenvin budur. Bu özellik Arapçayı şiir yani müzik dili hâline getirmektedir. Kur’an şiir şeklinde yazılmadığı halde, şiirden daha kolay ezberleniyor ve şiirden daha çok müzik etkinliği bulunmaktadır.

Kur’an Mekke’de yazılmaktadır ama Hazreti Muhammed aleyhisselâm zaten okuma bilmemektedir. Mekke’de 17 kişi okur yazardır. İnananlar ise Kur’an’ı âyet âyet ezberliyorlardı. Hazreti Muhammed aleyhisselâm her yıl Ramazan ayında Kur’an’dan o zamana kadar gelenleri geliş sırası dışında bugünkü sıralanışa göre baştan sonuna kadar okur ve arkadaşları/ashabı da kendi hafızalarını tazelerlerdi.

Dilin özelliği vardır. Beyinde bilgisayarda olduğu gibi yanlış-doğruyu gösteren bir hafıza vardır. Türkçede mesela “bana gel” diyeceğine “beni gel” desen hemen “yanlış” der. “Bana” yerine kural “bene” olduğu halde “bene” desen yine kulağı tırmalar, “yanlış” der.

Kur’an’ın içinde baştan sonuna kadar böyle söyleniş bozukluğu yoktur. Kur’an’da yine hâlâ görülen bir durum daha vardır. Tam Arapça kurallar içinde söyleseniz de kulağınızı tırmalar ve yanlış olduğunu hemen sezersiniz. Mesela “selâmün aleyküm” de denir. “aleyküm selâm” da denir. Kur’an’ın aksine “aleykümüsselam” derseniz size “yanlış” der. Şiirdeki vezin bozukluğu da böyle bir algılama yapar. Bunu kalıbı bilmeyen de hisseder.

Medine’ye gelindiğinde Kur’an sistematik şekilde yazılmaya başlandı ise de okumaya devam edildi. Namazda kitaptan okuyarak okumak caiz olmadığı için her mü’min Kur’an’dan bir kısım âyetleri daima ezbere bilmektedir. Temel öğretim Kur’an sûrelerini ezberleterek yapılır. Kısa sûreler sonda olduğu için ezberlemeye sondan başlatılır ve gerisin geriye gidilir. Ezberlenen sûre sayısına göre sınıf geçilir. Hayatta insanlar kendi aralarında konuşurken ‘nereye kadar ezberledin’ diye sorulur, ona göre derece verilir. Tüm Kur’an’ı ezberleyenler en üst seviyenin bir altına yerleştirilir. Bu ezberleme kendi doğal sesleri ile yaptırılır. Bu ilme “tecvit” denir. Hafızlara tecvitle okuma ezberletilir. “Men yekulu” yazılır ama okunurken “meyyekulu” okunur.

Kur’an Hazreti Osman zamanında yazılıp belli yerlere gönderilince, Kur’an’ı doğru ve güzel okuyanlar da gönderildi. Harekesiz olan Kur’an’ın doğru okunması, Hazreti Peygamber’in okuduğu gibi okunması için gönderilenlerden 7 kişinin kıraati, onların ikişer talebelerinden dinlemiş olanlardan sonra yedi kıraat olarak ortaya çıkmıştır. Yedi kıraat bundan sonra notaya alınmış ve yazılı hâle getirilmiştir. Ses ilmi de o tarihlerde geliştiği için artık kitaplara her okunuş geçmiştir.

Bu kıraatler üzerinde şöyle ittifak hâsıl olmuştur:

a) Kıraatleri tesbit edilen kuralların ittifakla doğru kabul ettikleri kıraatler. Bunlar yedi kıraattir.  

b) Heyetin tamamının reddettiği kıraatler vardı. Onlar Kur’an’dan sayılmaktadır.

c) Üç tane kıraatte red ve Kur’an olduğunda da ittifak yoktur. Bunlarla da amel caiz görülmüştür. Son olarak on çeşit kıraat vardır. Bu kıraatlerin hepsi ana Kur’an’daki yazılı metne uymaktadır.

d) Bugün bütün yeryüzünde Kur’an okunmaktadır. Bu kıraatlerin hepsi yedi kıraat içindedir. Yedi kıraati bilen kıraatte en üst seviyededir. Hâlen okullar vardır, bütün kıraatleri notaları ile öğretmektedir. Bu yalnız Kur’an’a nasip olmuş bir imtiyazdır, bu da mucizedir.

 

2- KUR’AN PARÇA PARÇA YAZILDI

Kur’an inmeye başladı. O zamanki Arabistan’da kâğıt yoktur. Mısır’dan gelen papirüsler vardı ama bunlar çok pahalı idi. Araplar kendi ürettikleri deri parçaları üzerine yazarlardı. Ayrıca kemik üzerine yazma da yaygın idi. Tahta ve taş parçaları da kullanılıyordu. Sahife yoktu, numaralama da yoktu. Bir parça üzerine yazılanlar son bulunca o orada kalırdı. İkinci kâğıda ise ondan önceki sayfanın son kelimesi veya kelimeleri yazılırdı. Böylece neyin neden sonra geldiği bilinirdi.

Kur’an âyetleri uzun veya kısa olarak geliyordu. Gelen âyetler ne kadar uzunlukta ise ona göre deri veya tahta seçiyor ve böylece her gelen bir sahifeye yazılıyormuş gibi oluyordu. Bu parçalar geliş sırasına göre değil, Hazreti Peygamber’in okuma sırasına göre yerleştiriliyordu. Yani Hazreti Peygamber yeni gelen âyetleri eski gelenlerden birinin son kelime veya kelimelerini tekrar ederek okumaya başlardı. Kâtipler de onu başta yazmış oldukları için rafta nereye koyacaklarını bilirlerdi.

Böylece parça parça yazılma tekniği Hazreti Muhammed aleyhisselâmın ölümüne kadar devam etmiştir. Mekke’de sadece bir iki kâtip yazdığı ve isteyen ondan öğrendiği halde, Medine’de yazma ekolü kurulmuştu. Mekke’de daha çok ezbere öğrenilir, ancak yazı yazmayı bilen çok az kimse aynı zamanda yazardı. Bunun önemi, Kur’an okunarak değil de dinlenerek ezberlenirdi.

Medine’ye göç edilince Hazreti Peygamber mescit/cami inşa etti ve kendisine ona bitişik hücre yaptı. Orada kalıyordu. Mescide oradan kapı açılıyordu. Sonra yeni eşler alınca her eşe bir hücre yaptı. Ayrıca mescide bitişik misafirlerin kalacakları bir yer yaptı. Kur’an öğrenmek isteyenler buraya gelip kalırlar ve mescitte Kur’an öğrenirler, sonra memleketlerine giderlerdi. Burada öğretmenlik yapan ve devamlı kalan kimseler de vardı. Bunlar Kur’an âyetlerini parça parça yazmaya devam ettiler.

Kur’an burada yine ezbere öğretiliyordu. Hazreti Peygamber Kur’an’ı her Ramazan ayında o zamana kadar gelenleri baştan sonuna kadar okuyor, Suffe Ashabı buna yazılı parçalardan devam ediyorlardı. Kur’an’ın  kıraati böylece tedris mahiyetini almıştı. Kur’an yılın her gününde beş defa namazlarda zaten okunuyordu.

Kur’an neden parça parça iniyor da yazılıp sırasına göre inmiyordu?

Birden inen şeyi topluluğun ezberlemesi mümkün olmazdı. Bir de uygulama yapılamaz, etkisini göstermezdi. Oysa parça parça inince onun üzerinde düşünme imkanı doğuyordu. Kur’an’ın kendi sırası vardı. O sıra mucizeli sıra idi. Ancak olaylar sıra ile cereyan etmiyordu. Bu bakımdan parça parça indi. O parça parça olarak da yazıldı. Kur’an bugün inse kitap sahifelerinde yazmayız ama bilgisayarımıza yazarız, nereye yerleştirmemiz gerekirse oraya yerleştiririz.

Demek ki Kur’an Roma’da veya Kisra’nın sarayında inmezdi. Çünkü onlar arasında artık kitaplar yazılmaya başlanmıştı. Kâğıt benzeri araçlar çok, kâtipler de boldu. Bilgisayar tekniği ile yazma ancak Arabistan’da mümkün olmuştur.

Kıraat 23 senede bu usulle tamamlandı. Kur’an, Hazreti Peygamber’in her kıraati ve parçalardaki yazılarla Suffe Ashabı’nın kontrolü sayesinde bir kitap şeklinde oluştu.

Kur’an bir taraftan okunurken diğer taraftan artık mushaf şeklinde yazılmaya başlandı. Bu mushaf deriler üzerinde idi. İlk mushaf Hazreti Ebubekir’in şahsi mushafı idi. Başka mushaflar da vardı. Hazreti Osman altı nüshayı belli başlı medinelere gönderince, buna aykırı nüshaların yakılmasını emretti. Bugün o aykırı nüshalardan kalan herhangi bir parça bile yoktur.

 

3- KUR’AN TOPLANARAK KİTAP YAPILDI

Kur’an inmeye başladığı zaman Arap yazısı harf yazısı idi, ancak şekil yazısı ile yakınlığı vardı. Arap yazısı İbranilerden gelen yazı idi. Tevrat’tan önce harf yazısı bulunmuştu ancak yaygın değildi. Tevrat harf yazısı ile yazıldı ve İsrail oğulları onu okumaya başladılar. Halk yazısı hâlinde yaygınlaştı. Fenikeliler de bunu dünyaya yaydılar. Fenike yazısı iki koldan gelişti. Doğu kolu sağdan sola doğru ve yalnız sessiz harf olarak yazılırdı, sesli harfler yoktu. Batı kolunda ise sesli harfler de ayrı harf sayıldı. Yunanca ve Latince öyle gelişti. Ayrıca birçok harfler aynı işaretlerle gösterilirdi. B T Ç N Y harfleri bir şekille gösterilirdi. Q ve F harfleri de bir tek şekil ile gösterilirdi. Başka dillerden alınan yazıya yeni işaret koymaya gerek görmemiş, eski işaretlerden birini onun içinde kullanmışlardır.

Arap yazısının bu şekil durumunun avantajları vardır. Latin harfleri ile yazmak ve yazıldığı gibi okumak kolaydır. Ancak yazı dili konuşma dilinden kopmaktadır. Oysa şekil dilinde yazmak ve yazıldığı gibi okumak imkansızdır ama her şekil bir kelimeye tekabül ettiği için kelimeyi okurken harfleri düşünmez, yani insanı tanır gibi şekilleri kelime olarak tanırsınız. Bu durum yazı dilini konuşma diline yaklaştırmaktadır. Çünkü biz kelimeleri harfler ile değil, birlikte algılarız.

Arapça yazısı ise sesli harflerin olmayışı ve bitişik olarak yazılışı nedeniyle bize şekil yazısı gibi bir imkan sağlar. “Süleyman” kelimesi Arapçada bir tek harfmiş gibi algılanabilir. Böylece Kur’an’ın yazısını öğrenme zor olsa da, okunması çok kolay hâle gelir.

Bunun dışında, Kur’an bir cümlenin değişik kıraatleri ile değişik mânâlar kazanmaktadır. “Ercüleküm” dersek ayaklarınız yıkanır çıkar; “ercülikum” dersek ayaklarınızı meshedin çıkar. İkisi de doğrudur; ayaklarınız giyinik ise meshedin, çıplaksa yıkayın şeklinde anlarız. “Fetehharû” da, “fetetehharû” da yıkayın demektir. Aynı şekilde yazılır, farklı okunur. Biri ‘bir defa yıkayın’ demektir, diğeri ‘çokça yıkayın’ demektir. Bir defa yıkanmak farz, çok defa yıkanmak sünnettir. Yahut “ya’lemûn” veya “ta’lemûn” okuyabilirsiniz. Biliyorlar veya biliyorsunuz mânâları çıkar. Bu kıraat farkından gelmektedir. Her iki kıraatte ayrı ayrı anlatılanları anlarız. Onun için kıraatin mütevatir olması şart kılınmıştır.

Kur’an yazılırken ve toplanırken yazıda herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Hazreti Ebubekir gibi bazı sahabelerde de kitap hâline getirilmiş Kur’an nüshaları vardır. Hazreti Osman Medine’de bütün yazılı nüshaların getirilmesini ve bütün hafızların dinlenmesini istemiştir. Heyet Hazreti Ebubekir’in nüshasını esas alarak altı nüsha çoğalttılar. Burada en çok dikkat ettikleri husus, altı kurranın ittifak etmediği kıraatleri Kur’an’dan saymadıklarıdır. Farklı yazılar varsa da onları derece dışında bıraktılar. Sadece ittifak edilen hususları kitaba koydular. Halk bunları gördü ve kimse ‘bu Kur’an’dan değildir’ demedi. Kurralar arasında kavlî icma hâsıl oldu, sahabeler arasında ise sükutî icma hâsıl oldu.

Bir yerde anlaşamadılar. Kuruldan bazıları Tevbe Sûresi’nden sonra gelen Berae Sûresi’ni ayrı sûre saydı, bazıları ise bir saydı. Bu durumda ne gibi bir tercih yapılacaktı?

Sonunda şunda ittifak ettiler. Arada boşluk bırakalım, ayrı sûre olduğu anlaşılsın, ama Besmele koymayalım. Böylece o sûreyi saymazsanız, Fatiha dışında 16*7=112 sûre vardır.  Eğer Tevbe Sûresi’ni ayrı iki sûre sayarsanız, Fatiha ile birlikte 6*19=114 sûre eder. Yani bu icaz da Kur’an’ın sayısal mucizesine uymaktadır.

Bugün elimizde bulunan yegâne nüsha böylece ortaya çıktı. Diğerleri unutulup gitti.

Kur’an şöyle diyor: “Biz bir âyeti neshetmez veya unutturmayız ki mislini veya daha iyisini getirmeyelim.”(Kur’an; Bakara, 2/106)

Demek ki Kur’an bu Kur’an’dır. Kur’an’ın  böyle değişmez bir metne sahip hâle gelmesi de bir mucizedir. Bugünkü araçlarla bile böyle tek nüshanın oluşması çok zordur.

 

4- KUR’AN HAREKELENDİ

Kur’an dört halife zamanında yazılıp kitap hâline getirildi. Zaten Kur’an baştan itibaren “Bu kitap” diye bahsediyor, diğer kitaplar olan Tevrat ve İncil arasında zikrediyordu. Oysa o zaman tamamlanmamış ve henüz bir araya getirilmemişti ama kitap hâline getirileceği Kur’an’da bildiriliyordu.Toplandıktan sonra “onu okutmak da bize aittir” deniyordu.

Kur’an on kurra tarafından okunmuş ve en az iki râvi tarafından yazılı hâle getirilmişti. Ancak seslere isim takılmış, harekelere isim takılmış, ona göre kıraat yazıya dönüştürülmüştü. Harekelere fetha, kesre, zamme denmiş, ayrıca “Kaf” ve “Fe”nin adları ayrı olduğu için onlarla ifade ediliyordu. Benzer harflere “Cim” ve “Ha” deniyor ve öyle ayrılıyordu. Yahut mucem yani acem hası deniyordu. Çünkü acemlerde “Hı” yoktu. Böylece yazılan tefsirler hâlâ harekesiz olduğu için o şekilde ifade edilmektedir.

Arapça bilenler için bu şekilde eksik yazı ile kıraat mümkün ise de, Arapça bilmeyenler için çok zor duruma gelmişti.

Arap yazısında değişiklik yapılmak istenmiş ve uzun mücadelelerden sonra, zorla da olsa kabul edilmiştir. Arapça yazıya dokunulmamıştır. Mesela “ya’lemûn” ile “ta’lamûn” aynı yazılıyordu. Bu yazı değiştirilmedi. Ancak “Ye” harfi için altına iki nokta ve “Te” için üstüne iki nokta kondu. Böylece 29 harfli olan Arapçanın bütün harfleri özel şekle kavuştu. Sesli harfler de üstün, esre, ötre şeklinde üstte, altta ve virgül benzeri şekillerle harekelendi.

Hâsılı, Kur’an’ın ilk yazıldığı şekli değiştirilmeden bütün eksiklikleri giderildi. Artık söylendiği gibi okunabiliyordu. “el-Şems” “eş-Şems” olarak okunuyordu. Yazılması aynı idi ama üzerine hiçbir işaret konmadığı için okunmuyor, atlanıyordu. “Şe”nin üzerine şedde denilen iki okutan işaret konarak harfi çift okutuyordu.

Bu neyi sağladı?

Kur’an’ın şekil yazısı bozulmuyordu yani kelimeler birer şekil olarak ortaya çıkıyordu. Ama üstlerine ve altlarına konan işaretler onların eksiksiz okunmasına imkân veriyordu. Arapça kitaplar hâlâ harekesiz yazılmaktadır. Noktasız harfler artık kullanılmıyor, ancak iki şekilde de okunuyor ve okuyucu ayıramayacaksa o zaman o harfin üzerine hareke de konmuş oluyor. Böylece Kur’an kendisinin okunması gayesiyle Arapça yazı çok geliştirmiştir. İşte bu kitap böyle bir kitaptır.

Mustafa Kemal kendi Nutuk kitabını Latince yazsaydı. Sonra da harf inkılâbını yapmadan ölseydi. Kendisinden sonra gelenler onun bu hareketine saygı olarak ulus zorlanmadan yazısını değiştirseydi; işte o onun mucizesinden biri olabilirdi, yani onu ona Allah yaptırmış olurdu. Yine de ona yaptırmıştır, ama mucize olarak değil de silah gücü ile yaptırmıştır.

Bugün yeryüzünde pek çok yazı vardır. Ancak bunlar yavaş yavaş terk edilmekte ve üç tip yazıya dönülmektedir. Kur’an yazısı da bu yazılar arasında en çok kullanılan yazı olarak devam edecektir. Kur’an yazısına özel noktalar ilave etmekle değişik sesler çıkartılabilir. Nitekim Türkçede U-Ü ve O-Ö gibi sesli harfler noktalanarak ayrı harf yapılmıştır. S ve Ş, C ve Ç de böyle yapılmıştır. Bu Kur’an yazı tekniğidir. Buna “hareke yazısı” diyoruz. Sesli harfler harf olarak değil, hareke olarak gösterilirler.

İkinci yazı türü soldan sağa doğru yazılır ve sesli harfler ayrı harf kabul edilir. Batı uygarlığı bu harf üzerinde gelişmiştir. Hareke yazısından sonra yaygınlaşmıştır. Biz bu harflerle Kur’an’ın yazılmasını doğru buluyoruz. Harekeleri ve okunmayan harfleri küçük yazıyoruz. Okunanları büyük harf olarak yazıyoruz. Bu yazı ile Kur’an’ın yazılmasından çok, Latince harf kullananlara kolaylık sağlamak ve bilgisayar teknolojisine çevirme imkanlarını ortaya koymak için bunu yapıyoruz.

Üçüncü yazı da Çinlilerin kullandığı hece yazısıdır. Türkçeye de uygun bir yazı şeklidir. İşaretler harflere değil de şekillere verilmiştir. Kur’an bu yazı ile de yazılmalıdır.

Dördüncü yazı şekil yazısıdır. Matematik, trafik işaretleri, tüm proje ve haritalarda kullanılan işaretler şekil yazısını oluşturuyor.

Kur’an bu yazıların gelişmesine de yardım edecektir.

 

5- KUR’AN KIRAATİ İLMÎLEŞTİRDİ

Arap olmayanlara Kur’an’ı doğru olarak telaffuz ettirmek için kıraat âlimleri ses üzerinde çalışmaya başladılar. Kur’an harflerinin çıkış yerlerini belirlediler. Kur’an harflerinin insanın hançere denen ses tellerinin bulunduğu yerden çıktığını ve ağızda şekillenerek dudaklardan dışarıya gittiğini gördüler. Bu çıkış yerlerini doğrudan belirlediler. Ses alt boğaz, orta boğaz ve üst boğazdan çıkmaktadır. Buradan çıkan harflere “boğaz harfleri” dediler.  Bundan sonra yutak harfleri vardır. Burada “Ke” ve “Kaf” harfleri çıkmaktadır. Dilin arka dibinden ve damaktan çıkan harfler vardır. Bunlardan çıkan harflere “arka kameriye harfleri” demişlerdir. Bundan sonra orta dilden ve damaktan çıkanlar, diş dibinden ve dil ortasından çıkanlar, diş dibi ve dil ucundan çıkanlar, dişlerin ucundan ve dil ucundan çıkan harfler vardır. İç dudak ve dış dudaktan çıkan harfler vardır. Böylece harfler mahreçlerini buldular.

Sonra harflerin çıkış şekilleri vardır; sert harfler, yumuşak harfler, sürekli harfler, süreksiz harfler, yarı sürekli harfler, bir de med harfleri olarak tasnif ettiler. Bu şekilde harfler aynı yerden çıksa bile çıkış farklılığından dolayı farklılık göstermektedir.

Bunların dışında harfler  kalın veya ince olarak çıkmaktadır. Gunneli gunnesiz, ihfa veya izhar, kalkale, matbaka gibi başka özellikleri de belirlediler. İşmam ve revm gibi çıkış özelliklerini ortaya koydular.

Sesli harfleri ayrı harf kabul etmediler. Sesli harfleri sessiz harflerin aslı olarak belirlediler. Böylece harfleri belirledikten sonra, harflerin birlikte çıkarılması kurallarını ortaya koydular. İdgam, iklab gibi özellikleri belirlediler.

Hâsılı, ses ilmini geliştirdiler ve ağızdan seslerin nerelerde nasıl çıktığını ortaya koydular. Kur’an’ın okunuşunu böylece ilmîleştirdiler. Tecvid ilmi diye bir ilim geliştirdiler.

Dünyadaki bütün dillerde bu şekilde bir gelişme vardır.

Bu ilmin bize sağladığı en büyük yarar, akraba harfleri ortaya koymasıdır. Akraba harflerin ortaya konmasıyla akraba diller belirlenmektedir. İbranice ile Arapça böyle kardeş dillerdir. Dönüşümler vardır. Birbirine yakın harfler aynı dilde bile dönüşmektedir. Mesela Kırgızcada H harfi yoktur, E veya A harflerine dönüşmüştür. Arapçadaki ayın harfi Türkler tarafından çıkarılmaz. Türkçede ve Kırgızcada “a”ya dönüşür, “alim” denir. Tatarcada ise “galim” denir.

Bu ilmin diğer bir yararı da, diller arasında akrabalıkları ortaya koyduğu gibi dillerin birbirlerinden ne zaman ayrıldıklarını da ortaya koymaktadır. Kur’an’daki kelimelerin başka dillerdeki değişmiş şekilleri bulunmaktadır. Türkçedeki birçok kelimeler Arapça ile akrabadır. “Sanmak-zannetmek, kanmak-kani olmak” bunlardandır. Bunun yararı şudur. Bazı kelimelerin Arapçada ilk çıkış yeri bulunamamaktadır ama başka dillerde onlar kalmıştır.

Bu ilim bize şunu göstermiştir ki, dünya dilleri hep bir dilden türemiştir yani ana dilin türemesidirler. Dünya dilleri üç ana dile bölünmektedir. Ancak bunlar arasında tamamen birlik mevcut olmaktadır. Bu sayede Kur’an kıraati ilmî hâle getirilmiştir.

Bu ne demektir?

Diyelim ki Kur’an dili unutulsun ve Kur’an kıraati da unutulsun. Bir Nuh Tufanı gelsin ve Kur’an okuyan kimse kalmasın. Yeni nesil ortaya çıksın ve kitaplardan Kur’an’ı öğrenmeğe kalksın. Artık harfleri kulaktan duyamayacaklardır. “Dad” harfinin çıkışını ses olarak bilmeyeceklerdir. Ses kayıt cihazları da yok farz ediliyor. İşte bu ses ilmi sayesinde Kur’an’ın aslına göre okunması sağlanacaktır. Çünkü her sesin gerek hurucu yani çıkışı, gerek mahreci, gerekse iklabı, idgamı artık ilmen bilinmektedir. Değişik insanlara o mahreçlerle söyleterek Kur’an yeniden okunabilir.

Bugün için bunun önemi şuradadır ki, eğer değişik topluluklar farklı mahreç ve huruçla kıraat ediyorlarsa, onu kolayca tesbit eder ve o kıraati devre dışında bırakabiliriz. Dünyadaki hafızları toplar, ses kayıt cihazlarında okutur, her kelimenin söylenişini, direkt mahreç ve huruç kaymalarını tesbit ederiz. Maksimum muhtemel yer bizim için ana kıraat olur. Gelecekte bu yapılacak ve Kur’an’ın kıraatine bir aralık verilecektir. Bugünün hafızları Kur’an’da teganniler yapmaktadırlar. Bu da Kur’an’ı bozmadır. Gelecekte bunlar kolayca önlenecektir. Çünkü Kur’an kıraat şekillerini de tanımlamıştır.