9 Ocak 2017 Sayı 116
Kur'an Lafzı İle Korundu - II -

 

6- KUR’AN 600 SAHİFE OLARAK YAZILDI

Doğadaki büyüklüklerin gelişigüzel ölçülerle değil de, standartlar içinde alındığını ayrı bölümde incelemiştik. Kur’an’ın da seçkin sayılarla oluşturulduğu incelenmiştir. Orada şu anlatıldı. Kur’an Ramazan ayında bütün olarak tekrar ediliyordu. Kur’an da bu tekrarın yapılmasını istemektedir. Bunun için Kur’an otuz cüze ayrıldı. Her cüz bir gün okunmaktadır. Sonra cüzler yarım cüz, dörtte bir cüz şeklinde bölündü. Takribi olarak yazılan mushafların kenarlarına  tam cüz, nısfı/yarım cüz yazıldı. Günümüze kadar bu yazılış şekli devam etti.

Bu arada Osmanlı hattatları önemli bir iş başardılar. Her cüzü 10 yaprağa, 20 sahifeye böldüler. Her sahifeyi 15 satır yaptılar. Bu yolla Kur’an 600 sahife olarak oluştu. Her sahifede âyetler son buldu. Yani sayfa başı aynı zamanda âyet başı oldu. Bunun bir mucize olduğu sayılar kısmında anlatılmıştı.

Bunun önemi şuradadır. Artık Kur’an’ın yazılışı da normlaşmış oluyor. Bu sayede sahife ve satırlar da bundan sonra farklı olmayacaktır. Bunun hıfzda/ezberlemede kolaylığı vardır. Artık bütün dünyada belki yüz milyondan fazla insan Kur’an’ı aynı sayfa ve satırlar içinde okuyacaktır. Henüz bütün Kur’an’lar bu şekilde basılmamakta ise de bu usul gittikçe yaygınlaşmakta, bütün Kur’an’lar, hattâ bütün tercümeler bile bu standart içinde basılmaktadır.

Kur’an’ın bu şekilde basılmasında Kur’an’ın ezberlenmesi bakımından da büyük kolaylık vardır. Kur’an sahife sahife ezberlenmektedir. Her cüzden bir sahife ezberlenir. Yirminci sahife tamamlandı mı Kur’an’ın tamamı ezberlenmiş olur. Âyetler sahife başında ve sonunda başlayıp bittiği için bu mümkün olmaktadır. Bunun kolaylığı bilgisayar tekniğinden bilinir. Değişik cüzlere hafızada değişik yerler ayrılmaktadır. Her bellek yorulmadan yirmi ayrı yerde çalışabilmektedir. Oysa baştan sonuna kadar ezberlense, belleğin orası yorulunca dinlenmek zorunda kalınacaktır. Okullarda değişik derslerin bir zaman içinde okutulmasının nedeni de budur.

Kur’an’ın böyle 600 sahife yazılması sayesinde, bir konunun Kur’an’daki yerini bulmak da kolaylaşmış bulunmaktadır. Âyetin yeri genellikle akılda kalmaktadır. Sağ sahifenin sondan biraz üstü hafızada yerleşmektedir. Bir de yaklaşık olarak kitabın hangi sahifelerinde yer aldığı da akılda kalmaktadır. Ararken o civardaki sahifelerin yalnız oralarına bakılarak istenen âyet kolayca bulunabilmektedir.

Görülüyor ki, Kur’an’ın standart sahifeler şeklinde düzenlenmesi hem ezberlemede hem de yerini bulmada büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Şimdiye kadar tıpkı basım olmayan kitaplarda bu hususa uyulmaz. Kur’an için uyulmuştur. Sûrelerin ve âyetlerin uzunlukları farklı olduğu halde sahife sistemi gerçekleşmiş bulunmaktadır.

Kur’an böylece gerek sesleri ile gerekse yazıları ile değişmeden korunmuş olmaktadır.

Bu arada Kur’an’ın kabul ettiği bir husus daha vardır, o da şudur. Kur’an Cebrail tarafından Hazreti Muhammed aleyhisselâma indirilmiştir. Hazreti Muhammed okumuş, arkadaşları yazmıştır. 23 senede tamamlanan Kur’an ancak Halife Osman zamanında kitap hâline gelmiştir. Eskilerinde hiçbir değişme olmadığı halde, eski icmalara yeni icmalar eklenerek Kur’an her hâliyle şekillenmektedir.

Acaba bu sonradan yapılanlar Allah’ın vahyi ile yapılmamakta mıdır? İnsanların kendi katkıları mıdır? Yani 600 sahife düzenlemesi Allah’ın bir takdiri midir, yoksa insanların katkısı mıdır? Bu hususta usulde çok net ve açık hükümler konmuştur.

Vahiy iki türlüdür.

Vahyin birincisi, Cebrail’in peygambere gelip anlattıklarıdır. Peygamber bunu insanlara nakleder. Ama bunun Kur’an olması için onun cemaat tarafından kabul edilmesi gerekir. Nitekim önce Muhacirler sonra Ensar, sonra Medineliler, sonra Araplar, sonra da tüm dünya Müslümanları bunun böyle olduğunu kabul etmişlerdir.

Bunun dışında bir vahiy daha vardır, o da Allah’ın insanlara yaydığı ilhamdır. İlham da vahiydir ancak ilhamda hata ihtimali vardır. Oysa Cebrail’in öğrettiğinde hata ihtimali yoktur. Bu hata ihtimali olduğu için buna ancak zannî olarak bakarız. Ama bu iki yolla kesinleşir. Eğer bu ilham peygambere gelmiş ve ölünceye kadar Cebrail tarafından düzeltilmemişse, bu ilham doğru demektir. Onun için hadislerdeki hatalar rivayetlerdedir diye kabul edilir. Kendisinde düzeltilmemişse kabul edilmez. İlhamın ikinci olarak kesinlik kazanması icma ile olmaktadır. Eğer ilgililere hep aynı ilham gelmişse, artık bunda hata yoktur. Çünkü Allah bir topluluğu idlâl etmez.

İşte Kur’an üzerinde zamanla yapılan icmalar ilhamlarla olmuştur.

İcmalar varsa o artık kesindir.

 

7- KUR’AN MUCİZELİ OLARAK YAZILDI

Kur’an’ın 600 sahife olarak düzenlemesinden sonra, Kur’an’da geçen “Allah” kelimesi periyodik olarak satırların belli yerlerinde yer almaktadır. Bunun anlamı şudur ki, Kur’an kelimeleri periyodik olarak kullanmaktadır. Sadece kelime ve harflerinde sayıların itibari bir uyumu yoktur, ayrıca onların sıralanışlarında da belli kanunlara tâbidir. Nasıl şiirde uzun ve kısa heceler alt alta gelirse, Kur’an’da da bazı şeyler satırlarda alt alta gelmektedir. Şimdilik bu ahengi sadece “Allah” kelimesinde buluyoruz. İleride bunun üzerinde de çalışılması ve başka kelimelerin de bulunması gerekir.

Kur’an yazısının bir özelliği de, harflerin kelimedeki durumuna göre veya istediğimiz şekliyle harfleri uzatıp kısaltabiliriz, değişik şekiller verebiliriz. Bunun bize sağlayacağı yararlar biri, Arapçada mevcut olmayan sesleri de gösterme imkanını verecektir.

Mesela Türkçedeki G harfi Arapçada yoktur. Ne var ki G harfi ile K harfi aynı mahreçten çıkmaktadır. K yumuşak süreksiz harftir, G ise sert süreksiz harftir. Bu harfi göstermek için Arapçada K harfinin üzerine geriye doğru bir çizgi konmaktadır. G için ise iki çizgi konarak bu sağlanmıştır.

Türkçede bulunan bütün harfler Farsçada da vardır. Hattâ başka bir harf yoktur. Farsça alfabesi Türkçeden önce geliştirilmiştir. Türkler aynı alfabeyi kullanmışlardır.

Dünyanın değişik dillerinde çok farklı harfler çıkmaktadır. Latince çift harf kullanılarak, hattâ üç harf ile bu yeni sesler ifade edilmektedir. Buna dayanarak bir örnek olması için Gürcücedeki sesleri sıralayalım. Arapçada “da” yoktur. Türkçede “de” yoktur. Çift harflerle gösterelim; fp, zs, ts, dz, cç, kq. Bu sesler Türkçede, Arapçada veya Fransızcada yoktur. İşte bütün bu harfleri Arap alfabesinde göstermek son derece kolaydır. Buna yakın harflerin altına, üstüne tek, çift veya üç nokta konarak gösterilmektedir.

Bu yazılış şekliyle dünya dilleri Arap harfleri ile kolayca yazılabilir.

Arapçanın başka bir özelliği, ince ve kalın sesler ayrı harf kabul edilmektedir. “Ta” harfi ile “Te” harfi ayrı harfler olarak yazılmaktadır. Buna karşılık sesli harfler ise ince veya kalın olarak ayrılmaktadır. Bu suretle harflerin üzerindeki harekelerin sayısı yarıya inmekte ve sadece dört tane kalmaktadır. Arapçada “O” olmadığı için üç hareke mevcuttur. Biri üste, diğeri alta konmaktadır. U harfi ise virgül gibi bir işaretle gösterilmektedir. Biz virgülü alta koyarak “O” harfini da gösterebiliriz.

Arapçanın başka bir özelliği, Türkçede olduğu gibi heceler eklenerek kelimeler oluşturulmaktadır. Birleşik kelime de üretilmektedir. Buna karşılık gerek fiillerin gerekse isimlerin başlarına konan harflerle değişik mânâlar verilmektedir. Mesela Arapçada şimdiki hâl sigası bulunmamaktadır. Hattâ gelecek kipi de yoktur. Sadece geçmiş ve geniş zaman vardır. “Kad” kelimesi maziye geldiği zaman geçmişte olan olayın hâlen devam ettiğini gösterir. “Se” ise geleceği gösterir. Arapçada mişli geçmiş yoktur. Biz buna mânâ vereceksek “iz” kelimesinden yararlanabiliriz; geçmişi hikâye eder. Yazarken “ez” yazarız, mişli mânâ vermiş olabiliriz. Böylece bütün dünya dilleri Arapçaya çevrilebilecektir.

Eğer Arapçayı bilgisayara okutabilir de diğer dillerdeki karşılıklarını da bulursak, bilgisayar bütün dilleri Arapçaya, Arapçayı da diğer bütün dillere tercüme edebilir. Bunun sağlayacağı kolaylık aşikârdır. Buraya Kur’an yazısını geliştirmekle ulaşacağız.

Kur’an’ın kök kelimeleri üç harflidir. Binden biraz fazla kök vardır. Bu kökler harf değil de şekil olarak belirlenirse ve her dilde kendisine özgü söz ile ifade edilirse, kalan kısımlar yani harf ve çekimler ise her dil için ayrı belirlenir. Böylece bir gün gelir ki Kur’an’ı herkes tercümesiz kendi diliyle okur. Kur’an’ın ifade ettiği bütün incelikler de yazısından anlaşılır hâl alır.

Kur’an’daki ses ve mahreçlere uzun ve kısalığına göre müzikteki değişik sesler tekabül ettirilerek analog müzik oluşturulabilir. O müziğin verdiği etkiler incelenerek Kur’an müziği tahlil edilebilir.

Burada kıraat için mucize şudur ki, Kur’an’ın seslerinin korunması için kıraat ve yazıda büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Etkisi bundan sonra da devam edecektir.

 

8- KUR’AN’IN NÜSHALARI

Kur’an Halife Osman’dan beri çoğaltılıp değişik kıtalara gönderilmiş, değişik kitaplar da yazılmıştır. Matbaanın icadından sonra da çoğaltılmaya devam edilmiştir. Kur’an’ın  bulundurulmadığı ev çok azdır. Olsa bile, bulunduranların yarıya yakını birden fazla Kur’an bulundurur. Yeryüzünde bir buçuk milyar mü’min vardır. Beş kişiyi bir aile kabul etsek, demek ki yeryüzünde 300 milyon aile mevcuttur. O halde hâlen en az 300 milyon Kur’an vardır demektir. 10 milyon nüsha olduğunu kabul edelim. Bunlar arasında  kıraatleri ve değişik şekilde okunuşları dışında bir farklılık yoktur. Bu birliğin kendiliğinden kolay kolay sağlanacağı sanılmasın. Kur’an, “Zikri biz indirdik ve onu biz muhafaza edeceğiz.”(Kur’an; Hicr, 15/9) demiş ve 1400 yıl bu gerçekleşmiştir.

Kur’an dünyanın her tarafında okunmaktadır. Hemen her mü’min Kur’an’dan bir parça ezberler ve onu okur. Dildeki telaffuz zorlukları dışında bu kıraatlerde bir fark bulunmamaktadır. Bunlara da kısaca işaret edelim.

İngilizcede iki türlü V vardır. Biri bizim çıkardığımız V benzeridir. Biz U’ya yakın çıkarırız. Bir de O’ya daha yakın ve kalın olarak çıkarılan W vardır. Araplar V’leri bu ikinci telaffuz şeklinde çıkarırlar. Kur’an okunurken Türklerden kurra olmayanlar U benzeri V ile okurlar, Araplar ise O benzeri, W benzeri V ile okurlar. Dad harfini Dal olarak, Zel harfini Z gibi çıkarırlar. Tecvit üzerinde okuyanlar ise bunlara dikkat ederler.

Hattâ bu farklılık yalnız kavimler arasında değil, Arapça şiveleri arasında da benzer farklılıklar görülür. Kur’an bu tür değişikliklere izin vermiştir. Bununla beraber kıraat ilminde Kur’an nasıl inmişse o kıraat da tesbit edilmiş ve kıraat mekteplerinde o şiveleri ile kıraat edilmektedir.

Kıraat farklılıkları bir de tegannide doğmuştur. Kur’an son derece müzikal bir dil olan Arapça ile inmiştir. Kendisi de şiirden daha ileri bir ahenk taşımaktadır. Ahenk demek; seslerin tekrar etmeleri, belli aralıklarla gelmeleri, küçük değişikliklere uğraması demektir. Gözle bakıldığı zaman güzel görünür, kulakla işitildiği zaman hoş gelir. İşte müzisyenlerin şarkılara kattığı mânâlar gibi kurralar da Kur’an okurken kendilerine göre katkıda bulunmaktadırlar. Halk zaten Kur’an’ı mânâsı için değil de, onun kutsiyeti için dinlemektedir. Kur’an okurken bazı hafızlar çok yüksek sesle bağırmaktadırlar. Bunlar Kur’an tarafından nehy edilmiştir. Eşeğin anırması gibi anırmalar yasaklanmıştır. Kur’an’ın okunması Kur’an’da tarif edilmiş ve kurralar tarafından kitaplarda tesbit edilmiştir.

Kur’an sessiz okunduğu zaman en az kendin duymalısın. Vücuda ancak bu şekilde etki eder, mânâsı da böylece anlaşılır. Açık olarak okunduğu zaman normal konuşma ses yüksekliği ile okunmalı, dinleyenler rahatça duymalıdır. Tane tane ve açık okunmalıdır. Eğer büyük cemaate okunuyorsa hoparlör ile nakletmek caizdir. Ama yine ses ortanın çok üstünde olmamalıdır. Ezan okur gibi yüksek sesle Kur’an okumak caiz değildir. İnsanlar müziği değil, Kur’an’ı ve zikri dinlemelidirler.

Hafızların bu ağdalı kıraatlerine rağmen, Kur’an hiçbir zaman kendi konuşma ritmini kaybetmemiştir. İnsanlar konuşurken sık sık âyetleri tekrar ederler, normal konuşma dili ile tekrar ederler. Kimse Kur’an’ın söylenişinde kulak tırmalaması ile karşılaşmaz.

Kur’an âyetleri gerek yazılırken gerek okunurken, sanki mumların içinde yakılmış bir elektrik lambası gibi parlar. Konuşmanızı bir âyet ile desteklerseniz, dinleyicilerin kulaklarına çivi gibi yerleşir. Bütün bu nüsha ve kıraatler arasındaki birlik onun gerek sözleri ile gerek yazısı ile korunduğunu ifade eder. Onun gibi korunan başka bir kitap yoktur. Hem bu kadar çok kimse tarafından okunsun ve yazılsın, hem de aralarında kopma ve değişme olmasın, böyle bir şey başka bir kitaba nasip olmamıştır. Bugün yazılan kitaplarda bile bunu sağlayamazsınız. Oysa yazının bile tam olmadığı bir dönemden bugüne kadar gelmesi elbette Kur’an’ı eşsiz ve mucize kılmaktadır.

 

9- KUR’AN TERCÜMELERİ

Hazreti Muhammed aleyhisselâm zamanında Kur’an sadece Arabistan’da yayılmıştı. Arapça konuşmayan ülkeler henüz fethedilmemişti. Dört halife zamanında ise Irak ve Suriye fethedilmişti. Buralarda Arapça konuşan halklar vardı. Mısır fethedilmiş ve buranın halkı da Arapçayı kolayca benimsemiştir.

Ancak İran fethedilince iş değişti. İranlıların kendilerine has uygarlıkları ve yüksek sanat dilleri vardı. Arapçaya hemen teslim olmadılar. Sonra fethedilen ülkelerde de artık Arapça konuşma dili olmadı, Kur’an’ın o dillere tercüme edilmeleri sözkonusu oldu.

Kur’an’da ifade edilen kavramların çoğuna o dillerde karşılık bulunamadı. Bu sebeple o dillere yığınla Arapça kelimeler girdi. Bunlar daha çok Kur’an Arapçası kelimeleridir.

Kur’an yalnız İslâmiyet’i kabul eden ülkelere girmedi. Roma’da konuşulan Latinceye sistematik tercüme başladı. Latinceye de birçok Kur’an Arapçası kelime girdi. “Cebir” gibi ilmi terimler, yahut “amiral” gibi askeri terimler Latincenin oluşmasında büyük etkiler gösterdi. Ne var ki diğer dillerin hilafına Latince kendi başına bir ilim dili olarak oluştu.

Bugün yeryüzünde iki ilim dili vardır. Biri Arapça diğeri Latincedir. Bu durum böyle devam edecek, yeni ilim dili ortaya çıkmayacaktır. Ama iki ilim dili olan Arapça ve Latince varlıklarını sürdürecektir. Latince Matematik dili olarak Arapçadan daha çok gelişmiştir.

İşte daha ilk asırlarda, namazda Kur’an’ın Arapçadan başka dille okunup okunmayacağı tartışılmıştır. Ebu Hanife gibi en üst otoriteler Kur’an’ın Farsça da okunacağına fetva vermişlerdir. Kimileri ise buna cevaz vermemişlerdir. Kur’an’ın İlâhi söz olduğu, tercüme edilemeyeceği, seslerine de aynı ahengin verilemeyeceği sebebiyle bunu reddetmişlerdir. Mezhepler sonunda bu son hükümde karar kılmışlardır. Bunun yararı, Kur’an tercümelerinin Kur’an’ın yerini almaması ve halkın mânâsını anlamasa da Kur’an’ı Arapça olarak öğrenip ezberleme, evlerinde bulundurma ihtiyacını duymasıdır. Bu sayede Kur’an lafızlarının aynen günümüze kadar en ince özellikleri ile gelme imkanı sağlanmıştır.

Bununla beraber tercümeler devamlı olarak yapılmıştır. Metnin yanlarında Türkçe, Farsça karşılıkları yazılarak yapılan tercümeler ilk tercümelerdir. Sonra cümle cümle olarak tercümeler yapılmıştır. Mustafa Kemal harf inkılabını yaptırdıktan sonra tercüme furyasını da teşvik etmiştir. Kendi zamanında başarıya ulaşamamış ama XXI. yüzyılın başında Kur’an tercümeleri Kur’an kıraatleri kadar önemli olmaya başlamıştır.

Bu husus dünyayı dinsizleştirmek isteyen Siyonizm merkezleri tarafından desteklenmiş, Kur’an’ın yerine tercümeleri ikame edilerek Protestan ve Katolik bölünmeleri gibi Kur’an ehlini de bölmek istemişlerdir. Bundan yararlanan Mustafa Kemal tercüme faaliyetlerine hız vermiştir. Siyonizm bu tahribatı iki şekilde yapmaktadır. Kur’an sûrelerinin yazılış sırasını bozmakta, bir de Kur’an metnini içermeyen tercümelerin yayınlanmasını teşvik etmektedir. Bu sinsi faaliyeti tehlikeli görenler başlangıçta tercümelere karşı çıkmaya başladılar. Ancak biz teşvik ettik. Tercümeciler denen bu ekol önceleri yalnız tercümelerle yetindiler. Sonra aralarından çıkardıkları âlimler Kur’an’ı Arapçadan doğrudan tercüme etme faaliyetine girdiler ve bunu yapanlar zamanla Kur’an’ın tercüme edilemez olduğunu gördüler. Bunun üzerine tercümecilikten vazgeçtiler ama Kur’an’a sarıldılar. Böylece kötülük yapayım dereken iyilik yaptılar. Tercümeciler Kur’an’ı mânâsıyla öğrenme imkanını buldular.

1950’lerde tercümesiyle Kur’an okuma ibadet bile sayılmıyor, hattâ uydurma addedilerek bu gibi faaliyetler yasaklanmak bile isteniyordu.

Ama 2000’li yıllara gelindiği zaman ne oldu?

Artık satıcılarda ve kitapçılarda mealsiz veya metinsiz Kur’an basılmaz oldu. Herkesin aradığı Kur’an baskılarının içinde hem hattı Osmanî ile yazılmış Kur’an bulunacak, hem de meali bulunacaktır. Artık cepte taşınan küçük Kur’an’lar bile böyle basılıyor ve böyle satılıyor. Kimse artık nuzül sırası ile inmiş Kur’an’la meşgul değildir, çünkü onu Osman hattı ile yazılmış Kur’an’la karşılaştırmaktadır.

Böylece Kur’an lafzı ve mânâsıyla III. bin yılın başında tekrar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu elbette Kur’an’ın zaferi ve ona saldıranların hezimete uğramalarıdır. Bu da onun bu çağdaki mucizesidir.

 

10- KUR’AN TEFSİRLERİ

Kur’an’ın lafzı ile korunmasında başka bir etken de tefsirlerdi. Usulü Fıkıh ilmi gelişmiş, tefsir ilmi gelişmiş, yeni gerçekler ortaya çıkmıştır. Konuşma dilleri ile hukuk dilleri birbirinden ayrılmıştır. Hukuk dilinde bir kavramın iki karşılığı sözkonusu olmaz. Eğer ayrı iki söz kullanılıyorsa mutlaka farklı mânâları vardır. Bir örnek verelim. Şahitler şehadet ederken “filan falanın ceketini aldı” derlerse, alana bir ceza verilmez, sadece ceket iade edilir, zarar varsa ödetilir. Ama şahitler “filan falanın ceketini çaldı” derlerse, alanın kolu kesilir.

Bakınız, konuşmada iki kelime aynı anlamdadır, ama hukuk dilinde kolun gitmesine sebep olur. Konuşma dilinde “ben bunu beş lira karşılığı verdim” ile “beş lira karşılığı sattım” dersen, ikisi de aynı mânâdadır. Oysa hukukta birincisi “rehin olarak verdim” anlamını taşır, ikincisi “değiştirdim” anlamını taşır.   

İşte, Kur’an’ı yorumlayanlar Kur’an’ı konuşma dili ile değil de, hukuk diliyle veya ilim diliyle yorumlamaya başladılar. Hukuk dili ile ilim dili arasında şu fark vardır. İlim dilinde âlimler kelimeleri ve kuralları önce tanımlar, ondan sonra kullanırlar. Herkes kendi tanımladığı dili ile konuşur. Oysa hukukta halk konuşma diliyle konuşur ve sözleşmeler yaparlar. Onlara hukuki mânâ verenler hakemler olur. Yani nizalar ortaya çıkınca kişilerin kastettiği mânâlar değil, hakemlerin anladığı mânâ geçerli olur. Böylece Kur’an da fıkıhçılar tarafından hukuk dili olarak kabul edilerek yorumlandı. Müfessirler ise ilim dili olarak kabul edip yorumladılar.

Burada şunu gördüler ki; bir metni değil başka dilde tercümesiyle yorumlamak, aynı dilde bir başka ifadesi ile yorumlamak bile mümkün değildir. Bu Kur’an’ın lafızları ile değiştirmeden korunmasına en büyük etken olmuştur. Kur’an’ın bir tek harfini değiştirmek kimsenin aklından bile geçmemiştir. Herkes Kur’an’ı asıl metin içinde yorumlama yolunu tutmuştur. Bugün bu hususlar çok iyi bilinmektedir. Yapılan usuller arası sözleşmelerin sonunda o sözleşmenin hangi dilde geçerli olduğu da belirtilir.

Tefsir kitaplarında metinleri yorumlamak için kıraatleri de önemli olmuştur. Bu sebeple genel olarak tefsir kitaplarında eğer değişik kıraat şekilleri varsa ravileri ile birlikte zikredilir. Böylece lafzen koruma tefsir kitapları ile de sağlanmıştır. Harfleri sayarken bazen Kur’an seçkin sayılara uymaz. O zaman kıraat farklarına bakarım. Bir de görürüm ki, benim beklediğim sayıya uyan kıraatler de vardır.

Değişik kıraatlere göre mânâlar verilince o kıraatler de ister istemez muhafaza edilmeye başlanmış oluyor. Kur’an’ın lafzen hıfzı gibi bir hıfz şimdiye kadar hiçbir semavi kitaba nasip olmamıştır. Çünkü onların asılları elde bulunmamaktadır. Ya İncil ve Tevrat’ta olduğu gibi başka dillerden tercüme edilmişlerdir, ya da zamanın geçmesi ile değişen dile uydurmak için yeni dile tercüme etmişlerdir. Oysa Kur’an kendi söz ve seslerini muhafaza etmiş, uygarlıkları kendisine uydurmuştur.

Bunun sağladığı en büyük avantaj Kur’an dilinin çağlar arası dil olmasıdır.

Bugünkü İngilizceyi ele alalım. İngilizce bugün Kur’an Arapçası ve Latinceden daha fazla uluslararası dil gibi görünmektedir. İngilizce işte Kur’an’ı bu hâliyle geçti diyenler olabilir. Oysa bu böyle değildir. Çünkü bugünkü İngilizce ile 200 sene önceki İngilizce arasında, bugünkü Türkçe ile Osmanlıca arasındaki kadar fark vardır. O halde İngilizce uluslararası dil olsa bile ancak bugünkü insanlar arasında uluslararası dildir. Biz çocukken uluslararası dil Fransızca olmuştur. Sonra Almanca oldu, sonra İngilizce oldu.

Latincenin dışında bu dillerden hiçbirinin ömrü yüz yılı aşamadı. Zaten bunların bütün ilmî ve hukukî terimleri Latincedir. Oysa Kur’an 1400 senenin dilidir. Kur’an dili ile veya ona yakın yazılmış kitapları biz daha kolay anlıyoruz.

Demek ki Kur’an dili yalnız hukuk ve ilim dili değil, aynı zamanda uluslararası dil ve Araplar arası dildir. Kur’an diliyle yazılan yazılar bundan bin sene sonra da çok rahatlıkla okunacak ve anlaşılacaktır. Ama bizim yazdığımız Türkçe yazılar daha yüz yıl geçmeden yeniden tercüme edilerek basılacaktır. Lafız aynen korunacak, grameri aynen korunacak ama her çağda kendi çağlarını ifade etme gücünü bulacaktır.

III. bin yılın ilimleri ve fıkhı Arapça ile yazılacak, Latinceye aktarılacak, 2500 yıllarında doğacak Hıristiyanlığın kuvvet uygarlığı yine Arapçanın tesiri ile gelişmiş olan Latinceye dayanacak, bu kıyamete kadar böyle sürüp gidecektir.

 

 

 

5. KUR’AN LAFZI İLE KORUNDUمحفوظ بالالفاظ     

1-         KUR’AN EZBERE OKUNDU

2-         KUR’AN PARÇA PARÇA YAZILDI

3-         KUR’AN TOPLANARAK KİTAP YAPILDI

4-         KUR’AN HAREKELENDİ

5-         KUR’AN KIRAATİ İLMÎLEŞTİRDİ

6-         KUR’AN 600 SAHİFE OLARAK YAZILDI

7-         KUR’AN MUCİZELİ OLARAK YAZILDI

8-         KUR’AN’IN NÜSHALARI

9-         KUR’AN TERCÜMELERİ

10-    KUR’AN TEFSİRLERİ

 

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yay. Haz.:REŞAT NURİ EROL