27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
Kur'an Tarihi İle Korundu - I -

 

محفوظ بالقصص

Geçmişte cereyan eden olaylar vardır. O olaylar bize izler bırakmıştır. Yazının icadından önceki olayları da bu yolla tahmin edebiliyoruz. Yazının icadından sonra yazı ile olaylar bize intikal etmiştir. Ne var ki yazılı olanlar bizim için, tarih için geçerli değildir. Tevrat veya Tevrat’ın aktarmaları olan Heredot Tarihi, tarih olarak kabul edilemez. Onlardan ancak yararlanırız, ama onlar tarih olamaz.

Asıl tarih ne zaman başlar?

Resmî belgeler bize ulaştığı zaman tarih başlar.

Resmî belge nedir?

Eğer bir devlet diğer devlete mektup yazmışsa bu belgedir, yahut hükümdar valiye bir mektup yazmışsa bu belgedir. Bunun dışında vakanüvisler vardır. Olayları günlük olarak yazarlar. İki hükümdar böyle yazmışlarsa ve ikisi de uyuşuyorsa bizim için belgedir.

Bu belgeler tarihçiler tarafından karşılaştırılır, kazılarla birleştirilir ve tarih ortaya çıkar. Farz edelim ki Fatih’in tarihi yazılacaktır. Fatih Sultan Mehmet’in diğer devletlerle ilişkileri vardır, kanunnameleri vardır, vakfiyeleri vardır, fermanları yani emirleri vardır. Bir de İstanbul’da dikilen bir Fatih Camii vardır. Bizanslıların ve Romalıların anlattıkları vardır. İranlıların ve Arap tarihçilerin anlattıkları vardır. Devrinde yazılan kitaplar vardır. Bunlar da tarih olması için gerekli idi.

Kur’an’ın döneminde Mekke ve Medine’de Kur’an’ı bize ulaştıracak bir uygarlık yoktur, ama Kur’an kendi oluşturduğu usulle tarihine aydınlık kazandırmıştır. Şöyle ki, Mekke’de sadece okur-yazar olduğu halde, ilk Müslümanlar arasında okumuşlar fazla idi. Onlar tarafından Kur’an hemen yazılmaya başlandı. Her yıl Kur’an yeniden o zamana kadar inen âyetler okunup tekrarlanıyordu. Arapların şiir yazma özellikleri de olduğu için bu hususta zorluk çekilmemiştir.

Kur’an’ın saklandığı ayrı bir yer yoktu. Yazıcılar kendileri Kur’an’ın sahifelerini saklıyorlardı. Medine’ye göç ettiklerinde bunları da Medine’ye götürdüler. Mekkelilerde onların Medine’ye göç etmelerine mâni olma güçleri yoktu. Son olarak Hazreti Muhammed’i göndermeyerek, hattâ onu öldürerek bu işi bitireceklerini sanmışlardı. Öldüremediler, hicret etmesini engelleyemediler. Medine’de Suffe denilen yer ayrıldı, Kur’an orada saklandı.  

Kur’an için önemli olan husus, Mekke’de Hazreti Muhammed’e inanan kimselerin çoğu kendi yaşında veya Hazreti Ali gibi çocuk yaşta olanlardı. Bunlar Mekke’ye göç ettikten sonra çoğu yaşadı. Hazreti Peygamber vefat ettikten sonra hayatta idiler. Kur’an yazıldığı zaman Mekke’deki arkadaşları ve yazıcıları sağ idiler. Kur’an böyle yazıldı.

Sonra ne oldu?

30 yıl sonra dört halife devri bitti. Hazreti Muhammed aleyhisselâm hayatta iken Kur’an’dan başka bir şeyi yazdırmamıştır. Kur’an kitap hâline getirildikten sonra her şeyi yazmak serbest hâle getirildi. Halk artık dört halifeden sonra halifelerin kararları ile hareket etmiyor, onların beyanlarını şeriat olarak kabul etmiyordu.

Herkes kendisine bir mürşit aradı. Bunlar da Hazreti Peygamber’in arkadaşları idi. Kur’an’ın yanında onlardan hadis rivayetleri de tesbit ediliyor ve onlar sayesinde Kur’an’la beraber on senelik hayatın en ince noktalarını öğreniyorlardı. Bu rivayetler içinde halifelerin hayatları ve yaptıkları da öğrenilmeye başlandı.

Müçtehitler bu hadis rivayetleri ile fıkıhlarını oluşturdular. “Muvatta” bir fıkıh kitabıdır ama tamamen hadis kitabıdır ve sadece Medine örfleri yer almaktadır. Böylece Kur’an’ın dışında henüz sahabeler sağ iken hadislerin rivayetleri gelişti. Kim kimden duymuşsa onu geçmiş ravileri ile aktarıyordu. Böylece fıkıh ve hadis etrafında karışık ama ravilere dayanan bir tarih anlayışı ortaya çıktı.

Bunların arkasından gelen hadis âlimleri, rivayetleri toplayıp bunları uydurmalardan ayırma metodunu geliştirdiler. Hadislerin mânâlarına bakarak değil, ravilere bakarak hadisleri tasnif ettiler. Bu da ravilerin hayatlarını tesbit etme zorunluluğunu doğurdu. Yani Hazreti Muhammed’in arkadaşlarının hayatları teker teker ele alınıp onların geçmişleri tarihlendirildi.

Bu olay yalnız onların hayatını aydınlatmadı, aynı zamanda Hazreti Peygamber’in tüm hayatı çevresi ile birlikte tarih sahnesine girdi. Bu arada rivayet kurallarına riayet etmeden tarihçiler kendilerine göre tarih kitapları yazdılar. Fıkıhçılar bunları kabul etmediler ama hadis kitaplarının anlaşılmasında bunlar işe yaradılar.

Şimdi bu safhaları ayrı ayrı inceleyelim.

 

1- Kur’an ezberlendi, yazıldı, okundu…

Mekke halkı okur yazar değildi, bu sebeple gelen Kur’an âyetleri yazılı olarak okunmaktan ziyade ezbere okunuyordu. Hemen hemen bütün Müslümanlar gelen Kur’an âyetlerini ezberlemekle meşguldü. Müslüman olmanın yüklediği başka herhangi bir yükümlülük yoktu. ‘Ben Müslümanım’ diyen ya Hazreti Muhammed’in bulunduğu yere gidiyor ve Kur’an öğreniyordu, ya da kendi evlerinde Kur’an ezbere okunuyordu.

Değişik kimseler Kur’an’ı öğreniyor ama aralarında okunuş farkları doğmuyordu. Çünkü kendi öz dilleri ile söyleniyordu ama konuşma diline hiç benzemiyordu. Hiç bilmedikleri kelimeleri kullanmıyor, gramer kurallarına tamamen uyuyor ama ne söylediği anlaşılmıyordu. Sadece hoş cümleler vardı.

Şimdi siz Arapça bir kitap alsanız, orada geçen bütün kelimeleri bilirsiniz, cümleler hiç yabancı gelmez ama o ilmi bilmiyorsanız bir şey anlamanız mümkün olmaz. Çünkü Arapçanın ilmî kitapları konuşma dilinde yazılmaktadır ama ilmî dille okunmaktadır. Araplar halkın kullanmadığı bir kelimeyi ıstılah olarak kullanmaz. Kur’an’ın durumu da bu idi. Allah’ın birliğini kolay anlıyorlardı da; semavat, arş, kürsi, salsâl, nâr, cennet, cehennem kelimeleri onlar için çok kolay kavranır şeyler değildir.

Namazda Kur’an okumak farz kılındı. Herkes Kur’an’dan birşeyler öğrenmeye başladı. Halife Osman zamanında Kur’an tek kitap hâline getirildi. Ayrıca hafızlar görevlendirildi. Kur’an okunmaya devam edildi. Kur’an ekolü doğdu. Araplar aynı zamanda Kur’an’ın mânâsını anladıkları için bu ekol devam etti.

Her Ramazan ayında Kur’an baştan sonuna kadar tekrar edilir, kontrol edilirdi. Halife Osman zamanında Kur’an toplanınca kurralar görevlendirildi, değişik eyaletlere gittiler ve oralarda Kur’an öğrettiler. Kur’an ezberleniyor ve yüzüne bakılarak okunuyordu. Bugün o kurraların okuttukları kitaplara dönüşmüştür. Dünyanın her yerinde hâlâ okunmaktadır.

Kur’an icma ile cem edilip yazılmıştı. Sonraları Kur’an icma ile okundu, kıraat ilmi oluşturuldu. Kur’an’ın tamamı notaya alındı. Yedi kıraat üzerinde ittifak edildi. Üç kıraat da makbul sayıldı.

Bu kıraatler arasındaki farkları belirtmek için bir misal verelim. Arapçada kısa heceler ve uzun heceler vardır. Normal heceler sesli biten heceler gibi kısadır. Bir elif miktarı çekip bir birlik uzatmalı sesli biten heceler vardır. Bunlar bir harften dönüşen sessizleri içerir. Bir de sessizden sonra yine sessiz gelirse dört dörtlük okunur. “Maaaae” denir. İşte bazı kurallar bazı yerde az uzun okudular, bazı yerde çok uzun okudular. Genel olarak okuma şekli mânâsında değişiklik değil de, müziğinde fark yapan bir değişmeyi içermektedir.

Hadisler ve sünnetler ravilerle nakledildi, Kur’an’ın yazılması başka hiçbir kitaba nasip olmayan bir sıhhatle tesbit edildi. Mekke’de başlayan yazılma işlemi Hazreti Peygamber zamanında tamamlandı. O’nun arkadaşları tarafından kitap hâline getirildi. 1400 senedir milyarlara varan nüshaları arasında fark yoktur. Bu kitabın yalnız yazısı değil, aynı şekilde sözlü okunuşu da ilmîleştirildi. Yani yazısı korundu, okunuşu korundu. Hem kulaktan kulağa intikalle, hem de kendine has notalarla ve ses ilmiyle korundu.

Bir kitabın anlaşılması için onun uygulanmasını görmemiz gerekir. Kur’an sadece okunmadı, sadece yazılmadı. Daha Hazreti Peygamber aleyhisselâm zamanında uygulandı ve Kur’an’ın bir örneği sosyal yapıya dönüştü. O zamana kadar tarihin hiçbir döneminde devlet aşamasına gelmeyen Arabistan, Kur’an’ın uygulaması sayesinde güçlü devlet anlayışına geldi, adil devlet anlayışına geldi. On sene içinde sıfırdan başlayıp gelişen devlet, daha sonra henüz elli sene geçmeden dünyanın en güçlü ve adil bir süper devleti oldu. İmparatorları ve imparatorlukları dize getirirken elinde mevcut olan bomba Kur’an idi. Kur’an’ın etkisiyle fethedilen yerler zorlanmadan Müslüman oluyorlardı.

Hazreti Peygamber kendi hayatında peygamber uygulamasının yazılmasını istemedi. Sünnetin yazılı hâle gelmesi bir asır sonra başladı. Bu sefer sünneti tesbit ilmi gelişti, raviler ilmi gelişti. Böylece hiçbir tarihî devreye nasip olmayan bir tesbit ilmi ortaya çıktı. 

 

2- Tarihçiler Asr-ı Saadet’i yazdılar

Sünnetteki sıkı kurallar nedeniyle her şey hadis kitaplarına geçirilemedi. Fıkıhçılar bir hadisin doğruluğunu saptamak için ilmî kuralları aradılar. Altı ana kitap ortaya çıktı. Bunlardan ikisi olan Buhari ve Müslim çok muteber addedildi. Diğer dört hadis kitabı fıkıhçılar için kaynak oldu: Ebu Davud, Tirmizi, Nesei ve İbni Mace. Bunların dışındaki hadis kitaplarını fıkıhçılar onunla amel edilir saymadılar.

Bunun üzerine daha rahat hareket eden tarihçiler ortaya çıktı ve onlar da Hazreti Muhammed’in hayatını tarih kitaplarında anlattılar. Bunlar hadisçiler gibi rivayet ilmine dayandılar ama onlar ayıklamada başka metot kullandılar. Hadisçiler rivayet eden insanların güvenilir kişi olup olmadığına baktılar, Kur’an’la ve diğer hadislerle karşılaştırarak sahih hadisleri zayıf hadislerden ayırdılar. Boşlukları tamamlamakla da uğraşmadılar. Oysa tarihçiler hadisleri senaryolaştırdılar ve bir bütünlük içinde ele aldılar. Böylece İslâm tarihi ilmi doğdu. Tarih aslında Mezopotamya’da, Mısır’da, İbranilerde, Yunanistan’da, Bizans’ta, Çin’de ve Hint’te vardı. Ancak tarih ile anlaşmalar iç içe girmiştir. İslâm tarihçileri ise gerçek tarihi yazmaya çalışmışlardır. Tarih ilmi İbni Haldun’la son şeklini almıştır.

Burada asıl anlatmak istediğimiz şey; Kur’an’ın yazısı, sözleri ve örnek uygulaması yanında, tarihi de çok aydınlık bir şekilde bize intikal etmiştir. Tevrat ve İncil’e ait hikâyeler ancak kendilerinde vardır. Oysa Kur’an tarihî olaylarla tesbit edilmiştir. İslâm tarihçilerinin yazdıkları ile çağdaş uygarlıkların anlattıkları tamamen teyit edilmektedir.

Kur’an olaylar üzerine iniyordu; buna “sebebi nüzul” denir. Hadisler de olaylar üzerine ortaya çıkıyordu; buna da “sebebi vürud” denir. Gerçi Kur’an’ın inişi ile ilgili bir tarihleme yapmak mümkün değildir. Çünkü Kur’an insanlığa cümleten vahideten yani birden inmiş gibidir. Peyderpey inmesi, o kitabın peyderpey yazılmış olması anlamında değildir. İnsanlığa öğretilmesi peyderpeydir. Bu sebeple iniş sırası ile yazılış sırasına uyulmamıştır.

Kur’an kendisinin inişini sık sık anlatmaktadır. Buna göre Kur’an Allah’ın kelamıdır. Arapça değildir. Cebrail’in emrindeki melekler onu Allah kelamından Arapçaya tercüme ettiler. Allah onların tercümelerini onayladı. Ondan sonra da Cebrail peyderpey uygun âyetleri sıra gözetmeden getirdi ve Hazreti Peygamber ile arkadaşlarına öğretildi.

Kur’an âyetleri olayları çözmek için yazılmadı. Kur’an âyetleri tüm insanlığın sorunlarını çözen bir metin hâlinde yazıldı. Sadece insanlara öğretilmesi 23 sene sürdü. Ama yazıldığı şekliyle değil de, olaylar üzerine indirildi. Böylece Kur’an’da iniş olaylarını takip etmek mümkün değildir. Çünkü, önce Kur’an olayları değil de benzer olayları anlatır, sonra aynı sırayı takip etmez.

Bununla beraber Kur’an’ın anlaşılabilesi için Kur’an’ın inişine sebep olan, yazılmasına değil inişine sebep olan olaylar, hadislerin vüruduna sebep olan olaylar tartışılarak ele alındı. Böylece Kur’an’ın tarihi sadece kendi ifadeleri içinde kalmadı. Kur’an tarih ilmi ile de bize ulaşmış oldu. Hemen bütün tefsirlerde olaylar tarih içinde yorumlanmaktadır. Oysa bu yanlıştır. Çünkü Kur’an her zaman herkese yeniden nâzil olmaktadır. Kur’an 1400 sene önceki olayları değil de, bizim için 2000’inci yılların olaylarını anlatmaktadır. Bu bakımdan Bediüzzaman’ın dediği gibi; tefsirler Kur’an’ı anlamada birer gölgedir. Herkes Kur’an’ı kendisi okuyup anlamalıdır.

Bununla beraber Kur’an’ın ortaya çıkardığı I. Kur’an Uygarlığı da bütün açıklığı ile tarih kitaplarında yer almıştır. Belgeleri ve eserleri ile ortadadır. Karanlık bir yanı yoktur. Oysa diğer Tevrat, İncil, Hindu ve Budizm kitaplarının yarattıkları uygarlıklar mevcut olduğu halde hepsinin başlangıçları sadece kendi anlattıkları ile bilinmektedir. O da tahrif edilmiş olduğundan menşeine ulaşılamamaktadır. Hiçbir yazılı belgenin bize ulaşmamış olmasına rağmen, Kur’an’ın böylece tüm aydınlığı ile gelmiş olması şüphesiz en büyük mucizedir.

 

3- Kur’an’ın altı nüshası günümüze ulaştı

Kuran Halife Osman zamanında mushaf hâline getirildi. Altı nüsha yazıldı. Değişik yerlere gönderildi. Bu nüshalar zamanımıza kadar korundu.

Gerçi bunlar üzerinde bugün araştırma yapılmamıştır, yani bu nüshalar üzerinde durulmamıştır. Yapılacak iş; bunların sağlıklı fotokopileri çekilmelidir, bunların filmleri çıkarılmalıdır, mutlak surette saklanmalıdır.

Ayrıca, bunların malzemesi üzerinde araştırma yapılmalıdır. Boya üzerinde araştırma yapılmalıdır. Karbon 14 ile tarihleri tesbit edilmelidir. Böylece bu nüshaların belgeliği ortaya konmalıdır. Bu altı nüshanın tarihi ile belgeselliği belirtilmelidir. Çünkü yazısını inceleyenler ve rivayetler üzerinde kitaplar yazılmıştır. Nüshalar arasındaki farklar da incelenmiştir. Biz de inceleme yaparak incelemelerin ilmiliğini ortaya koyarız.

Burada şunu da belirtmek isteriz ki, bu altı nüshanın şu andaki akıbeti hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Kütüphanelerde o tür yazı ile ele alınmış başka Kur’an’lar vardır. Bunlar da dört halife dönemlerine aittirler. Kimileri bunların sonradan yazıldığını ileri sürmektedirler. Bu hususta bugün çok kolay inceleme imkanına sahibiz.

Bu dönemlerde yazılan kitapların hususiyetleri nelerdir?

Bunu şöyle açıklamak isteriz.

O günkü Arapça yazısında, bugünkü yazıda kullanılan teknik yoktu. Önce harflerin çoğu değişik sesleri gösteriyordu. B, T, S, N, Y harfleri çoğu zaman aynı işaretle işaretleniyor ve okuyucu onu Arapça bilgisi ile ayırıyordu.

Bu sebepledir ki sonraları bu harfleri ayırmak için B’nin altına bir nokta, T’nin üstüne iki nokta, S’nin üstüne üç nokta, N’nin üstüne bir nokta ve Y’nin altına iki nokta koyarak ayırdettiler. Ancak bu çok sonraları oldu.

C (Cim), X (Ha), P (Hı) harfleri de aynı şekilde bir harfle gösteriliyordu. C’nin altına bir nokta, P’nin üstüne bir nokta koydular.

F ve Q harflerinde de aynı durum vardır. F’nin üstüne bir nokta, Q’nin üstüne iki nokta koydular.

G ve Ğ harfleri de böyledir. G2yi noktasız yazdılar, Ğ’nin üstüne bir nokta koydular.

Yazıdaki eksiklik bu kadar da değildir. Arapçada sesli harf kabul edilmez, harfin bir özelliği kabul edilir. Dolayısıyla sesli harf hiç yoktur. “QL” olarak yazılır ve “QuL” olarak okunur. Bu hususta da sonraları değişiklik yapıldı. A ve E harflerine üstte bir düz çizgi, I ve İ harfleri için harfin altında düz yatay çizgi, U ve Ü harfleri için de virgüle benzeyen “,” işareti üstüne kondu. Ayrıca başka işaretler de vardır. “Şedde” bir harfi çift okutur. “Sükun” harekesiz okutur.

İşte bu yazı şekli Halife Osman zamanında yoktur. Halife Osman bu noktaların ve harekelerin olmadığı bir yazı ile yazdırmıştır. Altı nüsha böyle yazılmıştır. Harekeleme daha sonra, yüz seneden sonra icat edildi. Dolayısıyla harekesiz yazılan mushaflar ilk iki asır içinde yazılmış demektir.

Şöyle bir durum da ortaya çıktı. İlk altı ana mushafa dokunmamak için harekeye karşı çıkılmış, siyasi güçle harekelendirilebilmiştir. İlk mushaflarda bu harekeler farklı renkte yapılarak belirtilmiş, böylece Kur’an’ın ilk yazılış şekli korunmuştur.

Şimdi, altı nüsha olarak ortaya konan kitaplar bu bakımdan da ele alınmalıdır. Harekeli iseler, hele aynı renk harekeli iseler, bunlar asıl nüshalar değildir. Hiç hareke yoksa, Hulefa-i Raşidîn zamanında yazılmış olma ihtimali çok artacaktır. İlk altı nüshanın kendileri bize gelmemiş olsa bile, kendilerini bugün bulabilmemiz mümkündür. Çünkü onlardan istinsah edenler onlara uymada son derece titizlik göstermişleridir. Renkli noktalama ve harekeleme bunu ispat etmektedir.

Altı nüshada bazı yazılış hataları vardır. Mesela bunlarda “Bastatan/Besteten” kelimesi bir yerde “se” diğer yerde “sad” ile yazılmıştır. “Tevrat” bir yerde “T” şeklinde, başka yerde “H” şeklinde yazılmıştır. Bunlar aynıyla muhafaza edilmiştir, hâlâ o şekliyle yazılmıştır. Böyle bir delil olsun diye Allah onlara böyle farklı yazdırmıştır.

 

4- Bizans tarihçilerince uyum içinde

İslâmiyet’in ortaya çıktığı tarihte doğuda Çin ve Göktürk imparatorluğu yüksek uygarlıklar olarak yaşamakta idi. Batıda ise Sasaniler ve Bizanslılar süper güç olarak birbirleri ile çekişiyorlardı. Kur’an bu uygarlıklardan bahsettiği gibi Bizans tarihçileri de İslâmiyet’ten bahsetmektedir.

Bizans İmparatorluğu büyümüş, Akdeniz’i hakimiyet açısından göl hâline getirmiştir. Germenler Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkmış ama Hıristiyan olmuşlardı. Jüstinyen Ayasofya kilisesini yapacak derecede teknikte uygarlaştığı gibi Jüstinyen’in mecellesi uygarlığın ne safhaya ulaştığını gösteren en büyük âmil olmuştur.

Jüstinyen’in kanunlar özetini okuduğunuzda Hıristiyanlığın ona ne derece etki ettiğini ve nasıl adalete yakın hukuk hazırlattığını görürüz. Bugünkü Avrupa üzerinde hâlâ o hukukun etkileri sürmektedir. İşte bu kadar ileri uygarlığa sahip bir dönemde Kur’an gelmiştir. Tarihî olaylar onların tarihçileri tarafından da teyit edilmektedir.

Kur’an’ın kitap hâline gelmesinden önce bu uygarlıkların hiçbir etkisi görülmez. Ama Kur’an’ın dili ile ilimler oluşmadan önce ilimler üzerinde de bir etkileri yoktur. Ancak ondan sonra gerek Emeviler, gerekse Abbasiler Bizanslılarla yan yana ve iç içe yaşadılar. Hep birbirleriyle karşılaştılar, karşılıklı tarihler yazdılar. Bu tarihleri ve olayları anlatırken artık eski tarihçilerin efsanevi masalları yer almıyor. Çağımızın tarih anlayışına ulaşmış müsbet düşünen insanların eserleri ile karşılaşıyoruz. Dolayısıyla Kur’an’ın gelişmesini tarihî hikâyelerle takip edebiliyoruz.

Romalılar Hıristiyanlığı kabul ettiğinde Nasturi ve Süryani gibi doğu kiliseleri Roma ve Bizans’tan uzak kalmak istemişlerdi, yani ne Katolik ne de Ortodoks olmuşlardı. Çünkü Katoliklik krallıkları emrine almış, Ortodokslar da dini imparatorluğun emrine almıştı. Her iki dinde de Hazreti İsa tanrılaştırılmış ve ona ikili hüviyet vermişlerdi. Bunlardan biri dini, diğeri devleti temsil ediyordu. Dini papa veya patrikler, devleti de imparator temsil etmişti. Doğu kiliseleri ise Hazreti İsa’nın kutsiyetine karşı olmamakla beraber, Hıristiyanlığı halkın dini olarak görüyordu.

Roma ve Bizans’tan bağımsız hâle gelebilmek için Yunanca’daki eserler Süryani diline ve Nasturi diline çevrilmişti. Bu diller Sami dilleri idi. Arapçaya çok benziyordu. Bağdat ve Endülüs’teki ekoller bu çevirilerden yararlandılar ve uygarlığı Arapçaya aktardılar. Böylece iki uygarlığın sentezi için gerekli imkanlar ortaya çıktı.

Bu sentez yapılırken merkez Kur’an olmuştur. Her şey Kur’an’a göre yorumlanıyor, Kur’an’a göre yeniden şekilleniyordu. Arabistan’da fıkıh yoktu ama Medine’de Tevrat vardı.  Irak’ta ve Suriye’de ise Sümer ve Roma’dan kalan hukuk anlayışları devam ediyordu. Konular yerli konular ama çözümler Kur’an çözümleri olmuştur.

Batıda Emevilerle, doğuda Abbasilerle ilişki kuran Hıristiyanlık âlemi İslâmiyet’le yakından ilgilenmiş ve onlarla tarih içinde yaşamıştır. Dolayısıyla Kur’an çok açık bir şekilde tarihin içine girmiştir. Adeta İslâm tarihçilerinin yanında Hıristiyan tarihçileri de Kur’an uygarlığına adım adım şahit olmuşlardır.

İran’daki imparatorluk yıkılmış olduğu için onların şehadetine sahip bulunmuyoruz. Ama Çin ve Hint dünyası da İslâmiyet’le karşı karşıya gelmişlerdi.

Bizans İmparatorluğu yıkılmış, Hint devletleri de ortadan kalkmışlardır. Ancak Hıristiyanlık ve Çin İslâm hakimiyetine girmemiş, kendi yazı ve uygarlıklarını sürdürmüşlerdir. Batılıların İslâmiyet hakkında yazdıkları elimizdedir, ancak biz ana kaynaklara inip onları metinlerinden araştırmış değiliz. Çin ve Hint’ten hiç haberimiz yoktur, bu konuda Avrupalıların bize aktardıkları ile yetiniyoruz.

Ne var ki III. bin yıl uygarlığı döneminde bunların İslâmiyet’le ilişkilerini çok daha iyi öğreneceğiz, ana kaynaklardan öğreneceğiz. Oradaki Müslümanların araştırmaları ile öğreneceğiz. Böylelikle Kur’an tarihi çok daha açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.

 

5- Hz. Muhammed’in özel hayatı çok iyi biliniyor

Kur’an’da tarihî kıssalar anlatılırken Hazreti Muhammed’in soyundan bahsedilmektedir. Hazreti İbrahim, oğlu Hazreti İsmail’i Mekke’de bırakmış ve onların neslinden Hazreti Muhammed meydana gelmiştir. Bu kısım Tevrat’ta da aynen anlatılmaktadır. Bunu tarihî olarak şimdilik ele almıyoruz. Henüz kazılarla bu hikâye tarih tarafından teyit edilmiyor. Doğrudur ama tarihçe onaylanmamıştır.

Bununla beraber, Araplarda soylarının hikâyelerin nakletmek âdettir. Tevrat’ta da böyle yapılmaktadır. Bir tarih şuuru vardır. Arapların şifahi birikimi içinde Hazreti Muhammed’in geçmişteki dedelerinden bahsedilmektedir. Kur’an gelmeseydi diğer Arap kabilelerinde olduğu gibi zamanla unutulacak ve değişecekti. Ne var ki Kur’an Arabistan’a yazı getirdiği için Hazreti Muhammed’e ait ne bilgiler varsa hepsi sormadan yazıya dökülmüş ve bize kadar gelmiştir. İçinde efsaneler ve esatir de yer almıştır. Ama Hazreti Muhammed’in doğumundan ölümüne kadar her olay tarihiyle bellidir. Annesi, babası, Mekke’deki yakınları, dedesi, amcası, eşleri, çocukları, damatları, kızları tarihî kişilikler olarak bilinmektedir. Hazreti Muhammed’in en büyük şansı, onun yanında çocukken büyüyen Hazreti Ali sonraları senelerce yaşamıştır. Genç yaşlarında evlendiği Hazreti Aişe daha sonra uzan zaman yaşamıştır. Böylece onun hayatı ile ilgili bütün bilgiler aktarılmıştır.

Hazreti Muhammed yalnız kendisi bilinmekle kalmamıştır. Sonra gelen insanlar onun ağzından hadisler toplamışlardır. Kendisinin ölümünden yarım asır geç başlayan bu faaliyet üç asır sonra tamamlanmıştır. Bu sebepledir ki onun arkadaşlarından hemen hepsinin soyları, hayatları, sağlıkları, güvenirlikleri üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Çünkü onun naklettiği hadislere ancak o şekilde yer verilebilir. Böylece Hazreti Muhammed hakkında bilgi alırken tüm çağ tarih içine alınmıştır.

Bunlar iki grupta faaliyet göstermişlerdir. Biri hadisçilerdi ki bunların derdi Hazreti Muhammed’in kime ne dediğini ve ne yaptığını doğru olarak tesbit edip onun hadislerine göre sünneti ve fıkhı tedvin etmekti. Bunlar olayları öğrenmekle değil, Hazreti Muhammed’in Kur’an uygulamalarını ortaya koymakla meşgul olmuşlardır.

Bunlar raviler üzerinde durmuşlardır. Yalnız sahabeleri değil, ondan sonra gelenlerin özel hayatlarını da inceleme ihtiyacını hissetmişlerdir. Böylece gelen rivayetlerin doğruluğunu onların hayatları ile tesbit etmişlerdir. Tesbitler eksiktir ama sıhhatlidir. Tarih bakımından daha güvenlidir.

Hadis kitapları bu amaçla tedvin edilmiş ve günümüze kadar şerhleri ve haşiyeleri ile okunagelmiştir. Bu sayede Hazreti Muhammed aleyhisselâmın hayatını başka hiçbir kimseninki kadar olmamak üzere öğreniyoruz; hem de en mahrem derecedeki hayatını bile biliyoruz. Hazreti Muhammed ile Hazreti Aişe bir hücrede yatıyorlar ve ikisi birden ancak sığıyorlardı. Hazreti Muhammed gece kalkar ve namaz kılar, ancak Hazreti Aişe’nin ayaklarını uzattığı yere doğru secde yapmak zorunda kalırdı. Secdeye varırken elle işaret eder, o da ayaklarını çeker, Hazreti Muhammed öyle secde ederdi. Bunlar Hazreti Muhammed’in özel hayatını anlatmak için nakledilmiyor, namazda işaretin caiz olup olmadığını tesbit etmek için naklediliyordu.

Tarihçiler ise bunu fıkhın kaynağı olarak değil, doğrudan olayları tarihleştirmek için kaleme aldılar. Atalarının hikâyelerini anlatmak zaten Araplarda vardı. Bunlar onları makul senaryolar içinde kitaplaştırdılar ve ciltler dolusu tarih kitapları yazdılar. Bu tarih kitapları Kur’an’ın ve Sünnet’in tesbitlerini açıklar mahiyet aldı. Gerek Kur’an gerekse onu getiren Peygamber tarihin sisleri arasında gömülmedi.

‘Bunun mucizeliği nerede?’ diyebilirsiniz.

Ama tarihte bu açıklığa ulaşmış bırakınız devletler, imparatorlar bile yoktur. O zamanın vakanüvisleri vardı, padişahların yaptıkları ve yaşadıkları olayları yazıyorlardı. Bugün onlar elimizdedir. Ama onları teyit eden bir Kur’an, bir Sünnet olmadığı için yazılanlar sıkıcı amellerin ötesinde bir işe yaramamaktadır. Oysa Hazreti Peygamber’in her davranışı fıkıhta değerlendirilmiştir. Bu yalnız Kur’an’ı getiren Hazreti Muhammed aleyhisselâma nasip olmuştur. Bu da bu alandaki yarışı kazanmadır.