27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
Kur'an Usulu İle Korundu - I -

 

محفوظ بالاصول

Kur’an’ı anlamak için usûlü fıkıh ilmi oluşturuldu

Bir adadasınız. Bir mekanik atölyeyi getirdiniz. Yerlilerle iş yaparsınız. Ne yaparsınız? Önce işçilere makineleri gösterir, onlara çalışmalarını öğretirsiniz. Sonra bir parçayı torna ederek gösterir ‘sen de bunun gibi yap’ dersiniz. O sizden gördüğünü yapmaya çalışır. Hatalar etse de benzer parçayı parça üzerinde aldığı ölçülerle yapar.

İnsanoğlu kabiliyetlidir. Örnek parçayı birkaç defa yaptırırsanız sonunda sizin istediğiniz parçayı imal eder ama daha küçüğünü yap derseniz yapamaz. Yeniden parça verip yaptırmanız gerekir. Proje verip ‘al bunu yap’ deseniz, hiç yapamaz. Çünkü proje okumayı bilmemektedir Mühendisler ne yaparlar? Proje ile parçayı verirler. İşçi bir projeye bakar, bir örnek parçaya bakar ve parçayı öyle imal eder. Sonra ne yaparsınız? Ölçüleri kaldırırsınız, sadece parçayı verirsiniz, ölçüleri buradan al dersiniz. İlerledikçe artık sadece proje verirsiniz. Projeden istediğiniz parçayı yapar hâle gelmiştir.

Siz ne yaptınız, işçiye neler öğrettiniz?

Önce makineleri çalıştırmayı öğrettiniz. Sonra makinede örneği olan bir parçayı imal etmeyi öğrettiniz. Sonra parçayı verdiniz, planı da verdiniz, sadece ölçüleri plandan almayı öğrettiniz. Sonra da proje okumayı öğrettiniz.

İşte, Kur’an da insanlığı böyle eğitip bugünkü hâle getirdi. Hazreti Adem’den Hazreti Nuh’a kadar sadece makineleri tanıttı. Hazreti Nuh zamanında insanlara makineleri çalıştırmayı öğretti. Hazreti İbrahim peygamberle insanlara örnek parçayı imal etmelerini öğretti. Tevrat’la proje ile birlikte örnek parça verdi, o suretle parça imal etmeyi öğretti. Hazreti Muhammed peygamberle örnek var ama ölçüler ancak projeden alınabilir duruma getirildi. Böylece insanlar proje okumayı öğrendiler.

Kur’an geldi. İnsanlar projeye dayanarak bir parça üretmeyi öğrendiler. O parça ile proje arasında uzun çalışmalar yaptılar. Böylece artık proje bilgisini aldılar. 1400 senedir proje üzerinden bir örnek uygarlık meydana getirdiler.

Burada mucize nerededir?                                                                         

Dört beş bin yıl içinde insanların projeyi uygulamalarını öğrenmeleri bir mucizedir. Çünkü birileri bu insanları belli hedefe götürmektedir demektir.

Hazreti Peygamber aleyhisselâm Mekke’de sadece okudu, hiçbir uygulama yapmadı. Medine’ye geldi. Medine’de bir taraftan Kur’an okuyor, diğer taraftan onu uyguluyor. Ama ona uyanlara Kur’an’ı okuyup anlama metodunu öğretmedi. Uyguladı, gösterdi; işte size örnek dedi. Örnekten Kur’an’ın ne demek isteyeceği mânâları ortaya çıkarma işini insanlara bıraktı. Bunlar bunu çok büyük başarı ile ortaya koydular.

Dört halife istişare yoluyla Kur’an’ı anlamaya çalıştılar. Arkasından müçtehitler geldiler ve sünnetle kitabı karşılaştırarak Kur’an’ı anlama metodunu geliştirdiler. Kur’an proje idi; sünnet ise örnek bir uygulama idi. İnsanlar Kur’an’dan önce Tevrat’ta bir uygulamayı görmüşlerdi. Kur’an’dan sonra da sünnette ikinci örneği gördüler. Böylece fıkhı oluşturdular.

Fıkıhçılar sünnete dayanarak Kur’an’ı yorumladılar ve bir uygarlığı oluşturdular. Bu uygarlık öyle uygarlık oldu ki, bir asır geçmeden çöl bedevilerini tek süper güç hâline getirdi. Ne var ki fıkıhçılar plan yapmayı denemediler, hazır planı uyguladılar. Ondan sonra usulcüler geldiler ve Kur’an’ın ilkeleri içinde sünnetsiz bir uygarlık nasıl oluşur, bunun usullerini koydular. Kendilerine gerekmediği için uygulamaya koymadılar.

Şimdi biz onların usulüne dayanarak III. bin yıl uygarlığını oluşturuyoruz. Plan yapıyoruz. Peygamber yerine biz müsbet ilmi oturtuyoruz.

 

1- TEVRAT UYGULAMASI

Kur’an örnek kurallar koyar. Kuralların nasıl konacağını öğretir. Fıkıh usulü ilmi ile Kur’an’daki örneklere kıyas edilerek bütün hükümler çıkarılmış olur. Kur’an’da ilk insanın yaratılışından günümüze kadar insanların muhtaç olduğu bütün kuralların çıkarılması sanatı vardır. İnsanlar başlangıçta usulü fıkhı bilemeyecekleri için insanlara fer’î hükümleri içeren kitaplar gelmiştir, yani projeden önce örnekler geldi.

İnsanlık dört aşama geçirerek Kur’an’ı anlayacak seviyeye geldi ve Kur’an nâzil oldu.

a)      Birinci dönemde şeriat yoktu. Kabile yöneticileri kendi takdirleri ile topluluğu yönetiyorlardı. Bir babanın aileyi yönettiği gibi benzeri bir şekilde kabileler yönetiliyordu. İnsanlık bu dönemleri dört aşamada geçirmiştir; toplayıcılık, avcılık, çobanlık ve çiftçilik. Çiftçilik dönemi çobanlıkla hayvancılığın birleşmesidir, yani tek başına çobanlık ve tek başına tarım dönemleri çiftçilik döneminden farklıdır. Çiftçilik döneminde tarımla çobanlık birleşmiştir.

b)     İkinci dönemde insanlar yazıyı bulmuşlar, kurallar ortaya çıkmıştır. Ne var ki bu kuralları koyanlar kuralları uygulayanlar olmuştur. Peygamberler Allah’tan vahiy alıyor ama kendi ifadeleri ve uygulamaları ile kurallar oluşuyordu. Sonra peygamberlerin yerini krallar almaya başlamış, kralların fermanları kanunlar olmuştur. Mısır Firavunlarında yönetim böyleydi. Buna Nuh uygarlığı diyoruz. Sümerleri ve Babillileri içerir.

c)      Bundan sonra şeriat dönemi gelmiştir. Yazılı kitap nâzil olmuş ve bu kitap uygar topluluğun gereklerini ortaya koymuştur. Artık kanun uygulayıcıları kanunlar koymuyorlardı. Şeriat Allah’tan peygamberlere vahiy ile geliyordu. Yunanistan’da bu sistem taklit edildi. Vahyin yerini meclislerin yaptığı kanunlar almaya başladı. İşte Tevrat Kur’an’ın o zamana ait hükümlerinin uygulama kitabıdır. Ne var ki Kur’an’dan önce nâzil olmuştur. Kur’an’ın yorumu olarak ortaya çıkabilecek olan Tevrat’ı insanlar 2000 yıla yakın zamanda uyguladıktan sonra Kur’an inmiştir. Kur’an geldiği zaman insanlar duymadıkları ve işitmedikleri şeylerle karşı karşıya kalmadılar. Kur’an Tevrat’ın anlattıklarını kurallara dönüştürüyordu.

d)     Kur’an’ın Tevrat’tan farkını anlamamız için bir misal verelim. Tevrat o zaman Filistin’de mevcut hayvanları teker teker sayar ve bu helaldir, bu haramdır der. Bizim fıkıh kitapları gibidir. Oysa Kur’an helallerden davarları, haramlardan da domuzu örnek verir, diğerlerinin onlara kıyas edilmesini ister. Böylece tüm hayvanlar hakkında hükmünü koyar. Tevrat ise orada bulunan hayvanları sayar. Tevrat  bu yolla insanlara haram ve helalleri öğretmiş, bazı hayvanların hükümlerini getirmiş oluyordu. Kur’an’ın anlaşılması böylece mümkün olmuştur.

Tevrat sadece İsrail oğullarına hitap etmiş ve orada öğrenilmesini sağlamıştır. Sonra Hazreti İsa İncil ile Tevrat’ı bütün insanlığa yaymıştı. Aradan 600 sene geçtikten sonra Kur’an gelmiş ve onların başlattıkları şeriat dönemini tamamlamıştır.

Demek ki Kur’an’ın getirdiği hükümler ile Tevrat’ın getirdiği hükümler arasında esasta fark yoktur. Kur’an daha mücmel olup bütün asırlara ve devirlere şamil hükümleri içerir. Tevrat ise daha teferruatlı ve daha dar uygulama alanı ile ilgili hükümler getirir.

Tevrat’ın Kur’an’ın anlaşılmasında çok büyük yardımı vardır. Tevrat olmasaydı bizim Kur’an’ı doğru anlamamız çok zor olurdu. Burada Tevrat’ın nesh olduğu iddiasını da cevaplandırmış olalım. Kur’an’da nesh yoktur ama yere ve şarta göre farklı hükümler vardır. Tevrat’ın bazı hükümleri bugün uygulanamadığı için ortadan kalkmıştır. Bu neshi değil, uygulama mahallinin olmamasını anlatır. Mesela kimse cinayet işlemezse idam cezası verilmez ama idam cezası kalkmış olmaz. 

Başka bir iddia da tahrif edilmiş iddiasıdır. Allah Kur’an’dan başka bütün kitapların tahrif edilmesine izin vermiş, böylece insanlığı bir kitapta birleştirmiştir. Ama biz o tahrifatı Kur’an sayesinde çok kolay bulmaktayız, dolayısıyla Allah hiçbir boşluk bırakmamıştır. 

 

2- SÜNNET UYGULAMASI

Kur’an nâzil olurken Kur’an’ın dediklerini insanlar anlıyorlardı. Ama nasıl sadece trafik imtihanından geçen kimse araba süremezse, bunun gibi bir projeyi sadece okuyan kişi onu uygulayamaz. Ayrıca pratiğin de yapılması gerekir. Sonra Kur’an’ı tam anladıkları da söylenemez. Bir de Kur’an bütünü ile bir anda gelmiş değildir. Dolayısıyla mü’minler uygulamayı Kur’an’dan yapmıyor, Hazreti Peygamber’in gösterdiği gibi uygulama yapıyorlardı. Hazreti Peygamber’in gösterdiklerine “sünnet” diyoruz.

Sünnet sonra kitaplar hâline getirilmiştir. Ancak Tevrat ve İncil gibi onlar peygamberin zamanında yazılmadı. Kur’an’la karışır diye Hazreti Peygamber zamanında sadece Kur’an yazıldı. Böylece Kur’an cem edilirken bir sıkıntı yaşanmadı. Sonra Hazreti Peygamber bir kısmını Kur’an gelmeden uyguladı. Bazen Kur’an onları değiştirdi. Bazen Kur’an geldikten sonra uyguladı. Bu bakımdan Hadisler Tevrat ve İncil’e çok benzemektedir.

Hadislerin Tevrat’a başka bir benzeyişleri de, hadisler kendi zamanlarına ait hükümleri içerir. Kur’an’ın Tevrat benzeri uygulamasıdır. Zamanla uygulamaların değişmesi gerekmiştir ve dolayısıyla Tevrat’ın hükümleri de sünnetin hükümleri gibi kalkmıştır. Dolayısıyla sünnet Kur’an’ın ilk örnek uygulamasıdır, Kur’an’ın kendisi değildir.

Bununla beraber Hazreti Peygamber’den sonra Kur’an ile sünnet eşit görülmüştür. Yani Hazreti Peygamber zamanında uygulama bakımından sünnet Kur’an’dan önce gelmiştir. Ama onun arkasında sünnet ile kitap eşit delil sayılmıştır. Bunu böyle yapmak zorunluluğu vardı. Çünkü Kur’an’ı anlama usulü yoktu. Ancak sünnetle Kur’an’ı anlayabilirdik, onun dilini ve ıstılahlarını onun sayesinde bilebilirdik.

Kur’an yeni kelimeler kullanmadı ama kelimelere yeni mânâlar yükledi. Bu mânâlar da gelişigüzel yüklenmemiştir, Arapça kuralları içinde yüklenmiştir. Biz bu yeni anlamları sünnet ile bilebiliyoruz. Yeraltını kazsak, elimize bir harita geçse, üzerindeki çizgilerin neyi ifade ettiğini bilemeyiz. Ama eğer ‘bu harita şu yerin haritasıdır’ derlerse, üzerindeki çizgilerle arzdaki çizgileri karşılaştırır, o çizgilerin neyi ifade ettiğini öğreniriz.

Kur’an da bir kitaptır. Dili vardır. Ama biz bu dili nerden öğreneceğiz? Diyebilirsiniz ki, Araplardan öğreneceğiz. O zaman Arapça Arap halkın konuştuğu dildir. Sonra her gün değişmektedir. Hangi Arapça bizim başvuracağımız dil olacaktır?

Bu durumda Kur’an’ın anlattıklarını ancak sünnet ile görerek öğreniyordu. Kur’an’da birçok kelime vardır ki, sade lugat mânâlarını korumakla birlikte tamamen yeni kavramlar ortaya çıkmıştır. “Salât” dua demektir ama “namaz” özel bir duadır. “Zekât” temizliktir ama özel bir vergi sistemidir. “İslâm” kelimesi barış demektir ama bu kelimeden barış düzeni ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın dili ve dilin ifade ettiği mânâları biz sünnetten öğreniyoruz.

Bir örnek vereyim. Biz iki defa secde ediyoruz. Oysa Kur’an’da böyle bir ifade yok gibi görünür, ama vardır.  Kur’an bir yerde rüku ve secde diyor, diğer yerde de secde ve kıyam diyor. İkisi nekredir. Öyleyse rükudan sonraki secde kıyamdan evvelki secde değildir, yani secde iki tanedir. Buradan nekrelerde ayrılık kuralını öğreniyoruz.

Yahut Kur’an’da beş vakit namaz yok gibi görünür. Oysa namazlara dikkat ediniz,  orta namaza da dikkat ediniz diyor. Namazların çoğulu dişi kurallı çoğuldur. Bu en az dördü ifade eder. Namazlar üçten çoktur. Arapçada çoğul en az üçtür. Orta namaz da tek olmak zorundadır. O halde en az beş vakit namaz vardır. Kur’an burada bize birçok usulü de öğretmektedir.

Biz bu mânâları ancak Hazreti Peygamber aleyhisselâmın beş vakit namazı tasrih etmesi ve uygulama yapması ile bilebilmekteyiz. Gerek Tevrat gerek sünnet bize Kur’an’ı nasıl anlamamız gerektiğini öğretmektedir.

O halde Kur’an yalnız lafzıyla, yalnız mânâsıyla, yanız tarihi ile değil, anlama usulü ile de korunmuştur. Onun mânâsını da kimse tahrif edemez.

 

3- FUKAHANIN İÇTİHATLARI

Kur’an toplanmış kitap hâlindedir. Tevrat uygulaması mevcut, sünnet uygulaması da mevcut. Ama bunlar şeriat hâline gelmemiş, yazılı kurallar oluşmamıştır. Bu da fukaha tarafından yapılmıştır. Birçok şerler vardır ki hayırlı olmuştur.

a)      Mekkeliler mü’minlere zulüm yapmışlar, onlar da Mekke’den göç etmek zorunda kalmışlardı. Ya zulüm görmeyip Mekke’de kalsalardı ne olurdu? Medine’de İslâm devleti kurulmazdı, Kur’an sadece okunan kitap olurdu. Kur’an’a inananlar zulüm gördüler, Medine’ye gittiler ve ilk uygulamaları orada yaptılar. Cebrail geliyor, Hazreti Peygamber’e öğretiyor, Hazreti Peygamber de uyguluyordu. Böylece Mekke zulmü oradaki Müslümanlara şer olduğu halde, bize hayır olmuştur.

b)     Hazreti Peygamber aleyhisselâm vefat edince, peygamberin yerine dört halife peş peşe geldi. Halifelere vahiy gelmediği için vahyin yerini istişare almıştır. Böylece istişare sayesinde sünnet dönemi tamamlanmıştır. Sünnet Kur’an’ın tam uygulanmış örneği oldu. Hazreti Peygamber’in vefatı şer gibi görünse de, ümmeti için hayır olmuştur. Böylece istişare usulü oluştu.

c)      Halifelerden sonra fitne uyanmış ve halifelik saltanata dönüşmüştür. Şüphesiz bu şerlerin en şiddetlisi idi ama aynı zamanda en büyük hayra da vesile olmuştur. Halk artık tek güvendiği halifeyi bulamamış, kendilerine göre âlim ve fâzıl kişiyi seçmiş ve onun fetvaları ile yaşamağa başlamıştır. Bu da içtihat dönemini başlatmıştır. Hadis dersleri fıkıh derslerine dönüşmüştür. İşte bu dönemde Sünnet ile Kur’an karşılaştırılmış ve büyük imamlar mezheplerini tedvin etmişlerdir. Böylece fıkıh ilmi doğmuş, I. Kur’an uygarlığının şeriatı ortaya konmuştur. Bu içtihatlar daha sonra Avrupa’ya etki edecek ve Batı uygarlığını doğuracaktır. Bu içtihatlar İslâm âlemini yeryüzünde üstün güç yapacak ve bin yıl Müslümanlar tartışmasız hakim olacaktır.

d)     İçtihat döneminde 200’e yakın mezhep doğmuştu. Ancak zamanla bunlar elenmiş ve birkaç taneye inmiştir. O zaman bu mezhepler arasında tartışma başlamış ve had safhaya çıkmış, delillerden hükümlerin istinbatı yolları oluşturulmuştur. Böylece doğuluların unuttukları, batılıların hiç öğrenemedikleri fıkıh usulü ilmi doğmuştur. Fıkıhçılar cilt cilt eserlerini bize bıraktılar. Böylece Kur’an’ı anlama metodu geliştirilmiş ve Kur’an usulü ile korunmuştur.

Fukaha dört delile dayanıyordu.  

a)      Kitab. Bu Kur’an’dı. Her zaman herkes açıp okuyabilirdi. Tek nüsha olduğu için temel delildi.

b)     Sünnet. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın uygulamaları da bunlara delil teşkil ediyordu.

c)      İcma. İlk iki delil diğer dinlerde de vardır. İcma ise yalnız İslâmiyet’te vardır.

Yunanlılar ilimleri ikiye ayırdılar. Birine zannî ilimler dediler. Kendi tahminlerini ortaya koydular. Onu sadece tartışmak için kullandılar. Kat’î delil ise tartışmasız kabul edilecek delildir. Her filozof kendi varsayımlarını tartışmasız doğru kabul etmiştir. Kesin deliller kendileri için kesin sayılmıştır. Fakihler ise kesinliği ittifaka bağladılar. Birbirlerinin etkileri altında kalmaksızın araştırma yapan kimseler eğer hep aynı sonuca ulaştırdılarsa o kesindir. İhtilaflı olanlar ise zannîdir. Böylece fıkıhçılar kat’iliği icmaa bağladılar. Filozoflardan farklı olarak da zannî hükümler ile kat’î hükümlerde amelâ ayırım yaptılar. İlmi inkâr edeni kâfir kabul edip onları icma ehlinden çıkardılar. İçtihada ise sadece amelî olarak gerek görmüşlerdir. Herkes amel edecek, kendi içtihadına göre amel edecek, ama ona başkalarını davet etmeyecektir.

Burada size Ebu Hanife’nin bir usulünü belirtelim. Ebu Hanife’ye göre cezada icma gerekir. Eğer ihtilaf varsa kesin değildir. Kesin olmayan bir şeyle kimse cezalandırılamaz. Kendisi şahitsiz nikahın sahih olmadığını kabul etmiş, şahitsiz evlenenler arasında mihir ve miras gibi ilişkileri kabul etmemiştir. Nikahsız ilişkiler zina sayıldığından ona göre zina yapmıştır. Oysa diğer mezhepler şahitsiz nikahı da nikah kabul etmişlerdir. Ebu Hanife şahitsiz evlenenlere zina cezası uygulanması gerekir der ama uygulamaz. Çünkü der, ihtilaf vardır; ihtilaf olunca da ceza verilemez.  

d)     Kıyas. Fıkıhçıların dördüncü delili ise kıyastır. Çünkü Kur’an sadece birer örnek verir. Siz o örneği diğerleri ile kıyas edersiniz.  

 

4- USULCÜLERİN KURALLARI

Usulcülere göre bir şey dil ile ifade edilirse ilim olur, şeriat olur. Resimlerle, işaretlerle, müzikle, sanatla yapılan veya görerek öğrendiklerimiz ilim değildir. Cümleye dönüştüğü zaman artık o fıkhın konusu olacaktır. Su 0 derecede erir, bunu bilmek ilim değildir. İlim, ‘su sıfır derecede erir’ cümlesine dönüştüğü zaman ilim olur. Öyleyse her şeyden önce dile ait ilimler gelişmelidir. Önce dili öğrenmeliyiz.

Dilin oluşturulması var, kullanılması var, anlaşılması ve kavranması vardır. Dil oluşurken mesela uçan omurgalıya kuş diyoruz. Biz bunu babalarımızdan öğrendik. Bunu bir cümlede kullanırız. Atalarımızın ona yükledikleri manânın tamamını kastetmeden istediğimiz manâya gelmek üzere kullanırız. Bunlar kesindirler. Yani lugatta yazılan manânın bir kısmını şartsız, bir kısmını da biz dışardan katar ve kendimize kuş kavramını oluştururuz. Karşımızdaki bizim kastettiğimiz manâyı tıpa tıp anlamaz. O da kastettiğimiz manânın bir kısmını alır, bir kısmını da kendisi öyle zannettiği için katar ve bir şey anlar.

Buraya kadar olan olaylar sosyal olaylardır. Hakemlerin huzuruna bu cümle geldiği zaman ihtilaf çıkmıştır. Taraflar o cümlenin manâsı üzerinde anlaşamamışlardır. Sonunda hakemler de bir şey anlarlar.

İşte dilin böyle dört türlü anlamı vardır.  

Fıkıhçıların kurallı olarak bir cümleyi manâlandırabilmeleri için bunları bilmeleri gerekir. Usulcüler  tasnifler yaptılar, 24 çeşit özelliği ortaya koydular. Derecelendirdiler ve kuralla ortaya çıkan manâyı belirlediler.

Usulcüler bir de bir cümle ile başka bir cümle arasındakileri belirlemeye çalıştılar. Açıklayanlar; başkalaştırır, değiştirir ve bunların olmadığını açıklar. Bundan sonra tercihlere geçtiler. Böylece uslun birinci kısmını tamamladılar. Sonra da hükümleri tasnif ettiler.

Usulcüler hükümler bölümünde şeriatı vazedeni, şeriatın hükümlerini, şeriat hükümlerinin uygulandığı konuları ve şeriatı uygulayanları ayrı ayrı bölümde incelediler.

Şari’ kimdir?

Bu konuda lâik bir düşünceyi getirememişlerdir. Ama genel olarak esasları koymuş ve lâik kurallar için yol açmışlardır.

a)      Kuralları kişi kendisi için kendisi koyar. İnsan Allah’ın halifesidir. Onun adına içtihat yapar, kurallar koyar, şeriat yapar. Sonra da onun kulu olarak uyar. Bu husus açıkça belirtilmiştir.

b)     İkinci şari’ ise akit yapan taraflardır. Kişiler birbirleriyle akit yaptıkları zaman Allah’la, toplulukla akit yapmışlardır. Dolayısıyla Allah adına vazii şeriattırlar. Akdin şer’iliğinde de ittifak vardır.

c)      Ortak vekilin istişareden sonra aldığı hüküm de şeriattır. Herkesi bağlar. Bunlar da vazii şeriattırlar.

d)     Hakemlerin kararları Allah’ın kararları kabul edilir. Şeriat olur.

Hükümleri de tasnif etmişlerdir. Kamu hukukuna hukukullah demişlerdir. Özel hukuka hukuku ibad demişlerdir. Roma’da kamu hukuku yoktur. Ayrıca kamu hukuku olup özel hukukun müdahale ettiği hukuk vardır.

Usulcüler hükümleri vazii-teklifi hükümler diye ayırdılar. Sebeptir, şarttır dediğimiz zaman bu vaziidir. Ama haramdır, helaldir dediğimiz zaman bu tekliftir.

Mantığın çok ötesinde Batılıların hâlâ bilmediği birçok çeşit hükümleri ortaya koydular. Böylece hukuk mantığını en üst seviyeye çıkardılar. En önemlisi, hükümleri kazaî ve dinî diye ayırdılar. Dinî olan hükümlerde zorlamanın yapılamayacağı ilkesini koydular. İktidarlarının yetkilerini şer’ileştirdiler.

Batı hukuku dini devre dışı bırakmıştır. Sebep-sonuç ilişkilerini kurallaştıramamıştır. Oysa usulcüler bunları bütün incelikleri ile ortaya koyup üzerinde kitaplar yazdılar. Bir örnek sebeple illeti ayırdılar. İllet son sebeptir. Fiil orada başlar ve fail artık onu durduramaz.

 

5- DİL İLİMLERİ

Müçtehitler içtihat yaparken, usulcüler içtihadın kurallarını koyarken hep dile dayandılar. Onların zamanında ilimler yoktu. Usulcüler arasındaki ihtilafları çözmek için dil ilimlerine ihtiyaç duyuldu ve sekiz ilim olarak dil ilimlerini geliştirdiler.

Bunlar artık lâik ilimler olmuştu. Yani sadece dinî kitapları ilgilendiren veya şeriatı ilgilendiren ilimleri değil, lâik ilimlerin oluşmasını öğrendiler. Lâik demek, bunu Allah yaptı deyip hareket yerine, nasıl bir yapıya sahip olduğunu araştırmadır. Bunun anlamı bunu Allah yapmamıştır değildir. Her şeyi Allah yapar. Ama biz Allah yapar diye oturmayız. Allah’ın yaptığı bu şey nedir? Onu inceleriz. Allah bunları koyduğu kanunlarla yapmıştır. İşte biz o kanunları inceleriz. Çünkü Allah bunları bizim için yarattı.

1-     Tecvid ilmini geliştirdiler. Arapçadaki harflerin çıkışını ve çıkış şekillerini incelediler. Ses boğazdan çıkar, ağızda  biçimlenir, kelime olur. Her harf değişik hallerde çıkar. Ayrıca çıkış türleri vardır. Sert yumuşak, sürekli süreksiz gibi. Bu ilmin şeriatla bir ilgisi yoktur. Şeriat bu ilmiden yararlanır.

2-     Lugat ilmi. Daha önce dilden dile lugatlar vardı. Ama bir dilin kendi dilinde lugati ilk olarak Arap dil âlimleri geliştirmişler, hem ciltlerce lugatlar yazmışlar, hem de kelimenin oluş şekline göre sıralamışlardır. Başka hiçbir dilde bu tür lugat yazılamamıştır.

3-     Sarf ilmi, kelimelerin değişik biçim alarak değişik manâları taşıması ilmidir. ‘Geldi’ ile ‘gelen’ arasındaki ilişkileri buldular. Bugün her dilde bu ilim oluşmuştur.

4-     Nahiv ilmi. Bu ilim cümle yapısını inceler. Kelimeler nasıl yan yana gelerek bir cümle olur ve ondan sonra cümle diğer insanlara hükmeder. Yanı cümle ile diğer insanlar hareket ederler. Baba oğluna ‘buraya gel’ dediği zaman oğul Ankara’dan İzmir’e gider.

5-     Meânî ilmi. Bundan sonra cümlelerin taşıdığı çeşitli manâlar üzerinde ilim yapmışlardır. Başka dillerde parça parça vardır. Oysa Arapçada tamamen lâik olarak ilmileşmiştir. Mesela, ‘seni döverim hâ’ ile ‘döverim seni hâ’ arasında ne fark vardır? Bu fark bu ilimde öğrenilir.

6-     Beyan ilmi. Kelimelere lugatta olmayan manâları yükleme ilmidir. İnsanlar böylece daha önce ifade edilmeyen bir meramı anlatma imkanını bulurlar. Uygarlık bu ilme dayanarak doğar. Çünkü insan bir şeyi keşfettiği zaman onu eski manâlarla ifade edemez. Yeni bir ifade tarzını bulmak gerekir. Mecaz, hakikat, sarih, kinaye manâlarını kullanır.

7-     Bedi’ ilmini geliştirdiler. Konuşmanın etkili olması için onun ambalajlanıp sunulması gerekir, çekicilik kazanması gerekir. Dinleyeni rahatsız etmemelidir. Bu ilim o kadar genel ele alınmıştır ki resimde ve müzikte de kullanılabilir.

8-     Mantık ilmini Yunanlılardan aldılar. Ama tümdengelimi tümevarımla takviye ettiler. Böylece usulü fıkıhçılar tümevarım mantığını kullandılar.

Bu ilimlerle usulcülerin usulünü takviye ettiler. Usulcüler de fıkıhçıları takviye ettler. Böylece tamamen lâik bir metotla Kur’an’ı anlama usulü günümüze kadar ulaşmış olmaktadır. Bütün bu ilimler gelişirken gaye olarak hep Kur’an’ın doğru anlaşılmasını hedeflemişlerdir.

Kur’an’ı anlamada iki mezhep türemiştir.

Selefiyeciler Kur’an’a yeni mânâ yüklemeye karşı idiler. Sahabeler ne anlamışsa Kur’an odur diyorlardı. Bu usûlü kabul etmek demek, Kur’an’ı rafa koyup yerleştirmek demekti. Şeriatı değil, lâik düşünceyi getirmek demekti. Bunu çoğu reddetti ve herkes Kur’an’a kendi istediği manâyı vermeye başladı. Böylece tutarsız tarikatlar türedi.

İşte İmamı Malik ve İmamı Ebu Hanife gibi zatlar, ikisini de kabul etmediler. Onlara göre Kur’an’a yeni mânâlar verilmelidir ama kurallara göre verilmelidir; dil kurallarına göre verilmelidir. İşte bu görüş galip gelmiş ve sekiz dil ilmi doğmuştur. Bu yol hâlâ dindarların tâbi olduğu yol oluyor. 

Bugün artık o iddialarda bulunanlar yoktur. Bugün başka bir iddia vardır; içtihat kapısı kapanmıştır! Bunu iddia etmek Kur’an’ın olmadığını iddia etmekle denktir. Kur’an’ı rafa kaldırmak ve lâik hayatı istemek demektir. İslâm düzeni lâik düzendir ama İslâm dininin lâik olduğunu iddia etmek Kur’an’ın  Belri lafız olduğunu iddia etmektir.