9 Ocak 2017 Sayı 116
Kur'an Usulu İle Korundu - II -

 

6- FEN İLİMLERİ

Mü’minler adım adım müsbet ilmin metotlarını öğrenmişlerdir. Tümevarım usulünü önce fıkıhçılar kullandılar. Usulcüler tümevarımın ilmini yaptılar, dilciler de uyguladılar. 

Kur’an bir de fen ilimlerine muhtaçtır. Fen ilimlerini bilmeden İslâm’ın emirlerini yerine getirmek mümkün değildi. Çünkü içtihat yapılamıyordu. Bundan dolaydır ki Sümerlerde başlayan müsbet ilim Bağdat’ta gelişiyordu. Yunanlıların tümdengelimine karşı deneyli tümevarıma gidiliyordu.

Şimdi gelişmiş olan müsbet ilmin Kur’an’ın usulüne etkilerini ele alıp inceleyelim.

1-     Mirasın taksimi ve bazı arazileri bölme hesaplarının yapılabilmesi için matematik ele alınmış ve dört  evrim yapmışlardır. a) Önce onluk sayı sistemini geliştirdiler. Sıfırı kullandılar. Bugün Avrupa’da kullanılan rakamlara Arap rakamları denmektedir. b) Birimleri standartlaştırdılar. İlk standartlaşma Halife Hazreti Ömer zamanında dinar ve dirhem üzerinde olmuştur. Zira’ ve ağırlık ölçüleri fıkıhçılar tarafından tarif edilmeye başlanmıştır. Zekât ve fitre bunlarla ödeniyordu. Avrupa bunları onluk sistem içinde tanımladı. c) Ondan sonra hesap ilimleri geliştirildi. Toplama, çıkarma, çarpma, bölme, üs alma, kök alma işlemleri yapıldı. Algoritma oluşturuldu. d) En önemlisi cebri buldular. Harfli işlemleri icat ettiler. Matematiği buraya kadar yükselttiler. Analizi,  serileri, ihtimaliyatı ve matrisleri bulamadılar. Matematiğin dört ilmini Avrupalılar keşfetti.

2-     Kıble ve namaz, oruç ve hac vakitlerinin tesbiti için astronomi ilmine ihtiyaç hâsıl oldu ve bu sebeple trigonometriyi, müsellesatı geliştirdiler. Küresel geometriyi buldular. Koordinatları keşfettiler. Bugün kartezyen koordinatları dedikleri Hartı koordinatlarıdır. Bu ilim gerçekten bugün liselerde okutulamayacak zor bir ilimdir. Ama Kur’an âlimleri bunu başardılar. Bunun etkisi bugünkü uygarlıktır. Batı bunların geliştirdiği astronomi ve coğrafyayı kullanarak Amerika’yı keşfetti. Bu keşif onları müsbet ilme inandırdı. Böylece bugünkü Avrupa uygarlığı oluştu. Bu ilimler sayesinde astronomide yapılan keşiflerle kâinatın yaratıldığı keşfedildi ve böylece kendiliğinden oluş teorisi sona erdi. Allah’ın varlığı ve tekliği müsbet ilmin verileri ile ispat edildi. Kâfirler iman etmediler ama mü’minler tahkiki imana yüceldiler.

3-     Kur’an insanlara sağlıkları için temizliği emretti. Kur’an daha ilk nâzil olan âyetlerde ‘elbiseni temizle’ dedi. Ondan sonra da yiyecekleri helal ve haram diye ayırdı. Hangi maddelerin helal, hangi maddelerin haram olduğunu araştırma zorunluluğu doğdu. Kimya ilimleri öğrenildi. Saat gibi namaz vakitlerini belirleme araçlarının keşfi için fizik öğrenildi, kimya öğrenildi. Mü’minler bu ilimleri tümevarım yoluyla buldular. Rasat ederek ve taharrî ederek buldular. Kur’an ehli müsbet ilimleri Kur’an’ı anlamak amacıyla kullandı. Teknolojideki uygulama ise Batılılarca başarıldı. Ancak Batı’ya da bunları öğreten yine Kur’an olmuştur. Çünkü Batı bütün bunları Doğu’dan öğrendi ve ondan sonra geliştirdi.  

4-     Asıl ilmî araştırmanın başında gelen nebatat ve hayvanat ilimleridir, biyoloji ilmidir. Kur’an domuz eti haramdır demiş, ondan sonra diğerlerinin haramlarını saymamıştır. Tevrat ve sünnetle bunların bir kısmı tesbit edilmişse de, fethedilen ülkelerde yeni canlılar bulunmuş, yeni içkilerle karşı karşıya kalınmıştır. İşte helal-haram emri, pis-temiz emri biyoloji ilminin araştırılmasını zaruri kılmış, ciltlerce kitaplar yazılmıştır. Böylece Kur’an insanlara fen ilimlerinde de hamle yaptırmış, onların kurucusu yapmıştır.

Batılılar ne yaptılar?

a) Tümevarım metodunu Müslümanlardan öğrendiler. b) Müslümanların başlattıkları müsbet ilmi geliştirmeye devam ettiler. c) Müsbet ilimleri tekniğe uyguladılar ve büyük başarılar elde ettiler. d) Teknolojiden yararlanarak müsbet ilimlerde yeni âletler keşfettiler. Bu âletlerle müsbet ilme büyük hamle yaptırdılar. Batılılar bütün bunları Kur’an’ın öğrettiği usullerle yaptılar. Kur’an bugün bu ilimler sayesinde daha iyi anlaşılır hâle gelmiştir.

 

7- TEFSİR İLİMLERİ

Fizik ilmi vardır, mühendislik vardır, biyoloji vardır, tababet vardır. Sosyoloji vardır, ekonomi vardır. Görülüyor ki ilimler iki çeşittir. Bir kısmı fen fakültelerinde okutulmakta, diğerleri ise meslekle ilgili fakültelerde okutulmaktadır. Aralarında acaba ne farkı vardır?

Biyolojiden mezun olan neden doktorluk yapamamaktadır? İlimler bir doğa kanunu ile o kanunun nerelerde nasıl bulunduğunu tesbit eder. Böylece kâinatın tümünü kaplayan bir bilgi vermiş olur. Oysa meslek okulları bir yerde toplanan doğa kanunlarının birlikte nasıl etki ettiklerini inceler. Böylece biri analizci biri sentezcidir. İlim yapan kimseler bir uygulama yapmazlar. Uygulama teknik sahada olmaktadır.

Bunun gibi fıkıh ilmi dil ile ifade edilen değişik kanunların bir yerde nasıl birleştiklerini ele alır. Sonunda onun yardımı ile çözümler ortaya çıkar. İlimler ise tersine bir delilin hangi yerlerde ne hükümler getirdiğini inceler.

Batı’da önce ilim doğmuş, sonra teknoloji gelişmiştir. Doğu’da ise önce fıkıh doğmuş, sonra ilimler gelişmiştir. En sonunda Kur’an yeniden ele alınmış ve her âyetin manâsı üzerinde  durulmuştur. Buna tefsir denmektedir. Böylece Kur’an’ı anlama usulüne yeniden ilmî şekilde yaklaşılmaya başlanmış ve tefsir ilmi doğmuştur.

Tefsir, Kur’an baştan alınarak o zamana kadar elde edilmiş ilimlerin ışığında âyetleri açıklamaya başlar ve neye delâlet ettiğini inceler. Böylece cilt cilt tefsir kitapları ortaya çıkmıştır. Kur’an’ın tefsiri ile o güncelleşmektedir. Yani, Kur’an tefsir ilmi sayesinde bugünkü kâinatı anlatmakta ve bugünkü sorunları çözmektedir.

Eskiler önce fıkhı, sonra tefsirleri yaptılar. Çünkü onların ellerinde tefsir yapacak ilimler yoktu. Şimdi biz ise tefsir yapabilmemiz için her türlü ilimlere sahip bulunuyoruz. Şimdi Kur’an’ı önce tefsir ediyoruz. Sonra onun getirdiği hükümleri düzenleyerek fıkıh yapıyoruz.

Bizim elimizde fıkıh usulüne dayanan dil ilimleri var, fıkıh ilimleri var. Gelişerek bugünkü seviyeye ve dereceye ulaştılar. Bir de batıda gelişen matematiğe dayanan fen ilimleri ve insanların hayatını değiştiren teknoloji vardır. Artık Kur’an’ı bu ilimlere dayanarak yorumlamamız gerekmektedir.

Biz Akevler Çalışmaları ile bu hususta bir adım atmaktayız. Kur’an’ın bugünkü ilimlerle bugünkü sorunları çözecek şekilde tefsirini ve yorumunu yapmaya başladık. Haftalık “Kur’an ve İlim Seminerleri”mizin 500’üncü sayısına geliyoruz. Her sayı ortalama 10 sahifeyi içermektedir. Demek k 5 000 sahifelik bir tefsir ortaya çıkmıştır. İşte burada vardığımız sonuçları birleştirip fıkha uygun tasnif ederek çağımızın fıkhını oluşturmamız gerekmektedir. Biz buna dair çalışmalar yaptık.

“Alternatif FAİZSİZ BANKA” kitabımızda finansla ilgili fıkıh yapılmıştır. Bu kitabımız üçüncü baskıyı yapmıştır.

Ayrıca dört mezhebi karşılaştıran bir fıkıh kitabı oluşturulmuştur. Bu kitabımız henüz basılmamıştır.

Ama en önemli çalışma olarak “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” yazılmıştır. Bu çalışmamız da henüz basılmamıştır.

“ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” neden önemlidir?

Önemlidir, çünkü fıkıhçılar yönetimle ilgili içtihatları yapmamışlardır. Çünkü onların dönemlerinde saltanat devri vardı. Onlar zamanında hükümdarlar ülkelerini şeriata göre yönetmiyorlardı. Onlar bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki, içtihat kapılarını kapatmışlar ve bin sene insanlığı eski içtihatlarla yönetmişlerdi. İmparatorluklar oluşmuş ama devlet yönetiminin fıkhı yapılmamıştır. Bu hususta Avrupa’daki çalışmalar kiliseye ve krallığa karşı direnmelerle başlamıştır.

Oysa ilk yazılı anayasa Hazreti Muhammed aleyhisselâm tarafından Medine’ye hicret edildiğinde yazılmıştır. Demokratik anayasadır. Kabileler bu anayasaya kendi rızaları ile imza koydular. Yine kabileler bu sözleşmeye kendi istekleri ile katıldılar. Hazreti Muhammed’in başkanlığını kendi istekleri ile kabul ettiler. Böylece anayasa demokratiktir, Hazreti Peygamber’in başkanlığı da demokratiktir. Bundan sonra demokratik seçimler ilk dört halife zamanında yapılmaya çalışılmış, yönetim daha sonra saltanata dönmüştür. Şimdi ise dünyada anayasasız devlet yoktur.

“ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” Kur’an’ın öğrettiği anayasadır.

Kur’an, III. bin yılın başında kendi tefsir ve fıkıh usûlü ile ikinci kez devreye girmektedir. Böylece usûlü ile peygambersiz bir uygarlığı kuracaktır.

 

8- LÂİK USUL

Arap dili ile ilgili ilimlerle, fen ilimleri ile ilgili ilimler batıya Arapçadan aktarılmıştır. Çünkü o ilimler lâik olarak yazılmıştı. Yani Kur’an ve şeriatla değil de, Arapça ve tabiatla ilgili ilimlerdi. Aslında  usul ilmi de böyle bir ilimdir, Kur’an’ı anlamak için tedvin edilmiş; ama lâik bir sistemle tedvin edilmiştir.

Usulcüler şunu yaptılar. İlimler, dil ile ifade edilenlerdir. İnsan dil ile ifade etmediği şeyleri de bilir. Birçok bilgilere sahiptir. Mesela, bahçesinde bir nar ağacı vardır. Onun adı vardır. Beyinde adı ile yerleşmiştir. Ama onun dallarını da bilir. Belki nar ağacına çıkarken hep bildiği dala basmaktadır. Ama ona bir ad verip beyninde yerleştirmemiştir. Bir şey cümle hâline geldikten sonra sosyal varlık olur, ilmin konusu olur.

Çalışmalar Kur’an üzerinde yapılmıştır, hükümler dinî olarak çıkarılmıştır. Bu anlamada bazı hatalar yapılmıştır. Kur’an’ın deyimleri anlaşılmamıştır. Birçok kelime lâik olarak kavranmamıştır.

Oysa, “Allah” dendiği zaman topluluk, “melek” dendiği zaman kamu görevlisi, “kitab” dendiği zaman kanun, “resul” dendiği zaman başkan, “Allah ve resulü” dendiği zaman hakemlerden oluşan yargı anlaşılmaktadır.  

Dindarlarla lâikler arasında şu fark vardır. Dindarlar bütün bunları Allah’ın halifesi olarak ve bir görev olarak yapmaktadırlar. Yapılanlar dinî yönden açıklanmaktadır. Ama sonuçta bütün bunları Allah lafzını kaldırarak da anlayabilir ve anlatabilirsiniz. Lâikler çok rahatlıkla bütün Kur’an’ı o gözle okuyup anlayabilirler.

Namaz toplantıları yapmaktır. Zekât vergileri toplamaktır. Oruç yasaklardan kaçınmaktır. Hac büyük kurultaydır. Yani bunların hiçbirisi mabetlerde yaratıcı Allah’a ibadet etme özelliğine sahip değildir. Kur’an bunları Allah’ın şeriatı ve emri olarak yapmaktadır. Ama yapılan işler lâik işlerdir. Kur’an’da insanların yararına olmayan hiçbir emir yoktur. Hepsinin insanlara ve topluluklara yararı vardır.

Fıkıhtaki diğer hükümler; almalar satmalar, evlenmeler boşanmalar, cezalar, savaşlar zaten lâik hukukun da konularıdır. Cemiyetlerin kanunlarında, ticaret kanunlarında, toplantı yapma kuralları yok mudur? İşte namaz odur. Ezan bir dâvettir.

Allah insanlara böylece öğretmektedir.

Batılılar fıkıh usûlünü lâikleştirip alabilirlerdi. Kendi dillerini ve kendi kanunlarını bu kaidelere göre yorumlayabilirlerdi. Böyle yapsalardı Batı hukuku bugünkü perişanlıkta olmazdı. Ama onlar bunu yapmadılar. Bu ilim dinî ilimdir deyip kapılarını kapadılar!

Müslümanlar da benzer uygulamayı Yunanlılara yaptılar. Yunan sanatını almadılar, edebiyatını almadılar, piyeslerini almadılar. Bunlar putperestliktir diye tercüme etmediler. Zaten Avrupalılar diğer dil ilimlerini de kendileri lâikleştirmediler. Müslümanlar onları lâik olarak tedvin ettiler.

Bugün ne yapılmalıdır?

Türkler usûlü lâikleştirmelidir. Türk dili üzerinde çalışmalar yaparak lâik bir usul oluşturmalıdırlar. Batılılara ve diğerlerine bunu öğretmeliyiz. Bunu yapmazsak, biz insanlığa tebliği götürememiş oluruz. Usul her dine ve dile uygulanabilir. Ancak diğer insanlar bunu alamamışlardır. Müslümanlar da unutmuşlardır. Yeniden ele alınıp tedvin edilmeli, bir Usul Fakültesi kurulmalıdır.

Usul yalnız uygarlık için değildir. İnsanlığı aydınlatan büyük dinlerin de usule ihtiyacı vardır. Büyük dinler uygarlıklarını hâlâ yaşatmaktadırlar. XXI. yüzyılın saldırıları onları uykudan uyandırmıştır ama henüz kendilerine gelmiş değildirler. Bütün dinlere zamanla hurafeler karışmış, bu hurafeler bu dinleri birbirinden uzaklaştırmıştır.

Bugün insanlığın yeniden Hak dine, İslâm dinine, barış dinine, İbrahim dinine dönmesi gerekir. Hakkı bâtıldan nasıl ayıracağız? İslâm kaynaklarından Kur’an ve sünnet elimizde vardır, değişmemiştir ama onların uygulamalarında son asırlarda büyük hatalar yapılmış ve din fonksiyonunu ifa edemez olmuştur. İnsanlar çareyi batılılaşmada bulmuş, Kur’an’ı terk etmişlerdir. Bizi yeniden Kur’an’a götürecek olan “usul ilmi” olacaktır. Bizi diğer dinlerle barıştıracak olan, birleştirecek olan da “usul ilmi” olacaktır.

 

9- USULÜN DEĞİŞMEZLİĞİ

Elinize bir mektup verdiler. Bu mektubu okuyup anlamanız için onun dilini bilmeniz gerekir. Dilini de dışarıdan öğrenmeniz gerekir. Mektup yazan size dilinizi mektupla öğretmez. Çünkü onu anlayabilmeniz, o dili bilmeniz gerekir.

Kur’an Arapça inmiştir. Onu anlayabilmemiz için Arapçayı bilmemiz gerekmektedir. Kur’an Arapçayı bize öğretmez. Usul, anlama metodudur, yani Kur’an’ın dilidir. Dilin içerdiği ilimleri bilmezsek, onun ne dediğini anlamamız mümkün değildir. Kur’an’da “deve” kelimesi geçiyorsa, deveyi dışarıda bilmemiz gerekir. Kur’an bize deveyi anlatmaz, biyoloji ilmi anlatır. Bu sebepledir ki Kur’an; “Rahmân; Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı da öğretti.”(Kur’an; Rahmân, 55/1-4) diyor.

Usul ilminin özelliğidir; def’îdir, da’vî değildir. Yani, siz bir usul kabul edersiniz, onu bütün Kur’an’da uygularsınız. Sonuçları ile kontrol edersiniz.

Usulünüzü siz ispat etmezsiniz, karşı taraf usulünüzün yanlış olduğunu ispatlar.

Bir iddiada ispat külfeti size aitse, o iddia da’vîdir. Karşı tarafa aitse, o iddia def’îdir.

Fıkhın hükümleri da’vîdir ama usulün hükümleri def’îdir.  

İşte, farklı varsayımlarla işe başladığınız için farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bu da mezheplerin doğmasına sebep olmaktadır. Elde edilen hükümler farklı olmaktadır. Halk bu mezheplerden istediğini seçmekle ona seçenek sağlanmaktadır.

Bununla beraber usul sonuçları ile kontrol edilir.

Sonuç olarak:

a)      Usulü uygulayarak elde edilen hükümler arasında mantıki çelişki olmamalıdır. Hem var hem yok olmamalıdır. Kur’an’ın tüm cümlelerinin mânâları arasında tam uyum olmalıdır.

b)     Usul icmalarla sabit olan hükümlere aykırı sonuçlara götürmemelidir. Yani, senin kabul ettiğin kurallar, Kur’an ile icma arasında çelişki oluşturmamalıdır.

c)      Usul ile elde edilen uygulamalı hükümler kişilere kaldırmayacakları yükler yüklememelidir. ‘Senede bir aya gidilmelidir’ gibi hüküm çıkarılmamalıdır.

d)     Hülasa olarak; varılan sonuçlar yarayışlı olmalıdır, en iyisine götürmelidir. Mezhepler işte bu miyarla/ölçüyle karşılaştırılır.

Bir mezhepte de zamanın değişmesi ile hükümler değişir. Yani, usul ile içtihat yaptığımız halde, bugünkü içtihatlarla bin sene önceki içtihatlar farklı olabilir. Yani, Hanefi mezhebindeki usulle yer ve zamana göre farklı hükümler elde edilir. Bundan dolayıdır ki mezhep içinde içtihada devam edilecektir; nitekim tarihte de hep edilmiştir. Şeyhülislâmlar ve fetvalar her zaman var olmuştur. İçtihadı kapatanlar, Kur’an ve sünnet yerine mezhep imamlarını koymuşlar, böylece onlara adeta tapmışlardır. ‘İçtihat yok!’ demişler ama hep içtihat yapmışlardır, usulsüz ve kuralsız içtihat yapmışlardır!

Bunun böyle olması uygarlığı çökertmiştir. Ama çöküş de normaldir. Nitekim bin sene sonra şimdi doğmaya başlayan III. Bin Yıl Uygarlığı da çökmüş olacaktır.

Uygulamada çağın değişmesi ile zamanla farklı hükümler ortaya çıkar. Ancak usulde böyle değildir. Usulde yaşlanma olmaz. Nasıl insan genlerinde zamanla değişme olmuyorsa, usulde de zamanla değişme olmaz. Değişik genler her zaman vardır, var olacaktır. Ama yeni genler ortaya çıkmayacaktır. Usulde de değişik varsayımlar vardır, var olacaktır. Ama zamanla keşfedilir. Bu bakımdan yeni kurallar katılır. Ama değişmez, yeniden icad edilmez.

Usuldeki ilerleme ilimde ilerlemedir. Değişme ve gelişme söz konusu değildir. Usûlün kuralı bin sene önce ne ise bugün de odur. O gün de tartışılır, olabilir, bugün de. O zaman öyleydi, bugün böyledir denemez. Mesela, sünnetlerin hadislerden önce olması veya aynı olması dün de bugün de aynıdır. Usulde hadislerle Kur’an eşittir. Uygulamada Kur’an öndedir. Fıkıhçılar zamanında usul sorunları tartışıldığı için eşitlik kuralı hakimdi. Bugün uygulama arayışı olduğu için Kur’an’a öncelik tanıyoruz. Usul değişmemiştir. Bunun büyük anlamı vardır. Kur’an lafzıyla, diliyle, tarihiyle korunduğu gibi, usûlü ile de korundu.

 

10- USULÜMÜZ

Fıkıhtaki hükümler bin sene önceye ait olup bugün uygulanmaz durumdadır.

Bu sebepledir ki Sultan Fatih döneminden başlayarak fıkhın yerini kanunlar almaya başlamış, Kanuni Sultan Süleyman zamanında daha da artmıştır.

Cumhuriyet dönemimde ahkâmı şer’iyye lağvedilmiştir, çünkü zaten ahkâmı şer’iyye kalmamıştı. Ne var ki lağvedilmiş ve yerine batı kanunları aktarılmıştır.

Zannedilmiştir ki; teknikteki gelişmeler gibi batıda hukukta da gelişmeler olmuştur. Oysa gelişme şöyle dursun, Batılılar bin sene evvelki usule bile henüz başlamamışlardır.

Demek ki bin sene önceki fıkıh bizim sorunlarımızı çözmüyor. Artık onu bırakmak zorundayız. Beşyüz senedir bırakıyoruz. Kur’an’ın dışındaki çözümler de sonuç vermiyor. İnsanlık ciddi bir hukuk bunalımı içindedir.

On yıllarca süren davalar caydırıcı olmuyor.

Sanayi döneminin çok çetrefilli işleri yürümüyor.

İşler rüşvetle ve arka kapıdan bir şekilde hallediliyor.

Başka türlü yaşamanıza şans tanınmıyor. Terör olayları kapımıza dayanmıştır. Çok yönlü ekonomik ve sosyal krizler, faili meçhul cinayetler yahut meçhul tetikçiler, sahte sanıklar bizi nereye kadar götürecektir?!.

Allah’ın büyük nimeti olarak elimizde “Fıkıh Usûlü” vardır. Fıkıh sayesinde Kur’an’ı yeniden ve çağımızın ihtiyaçlarına göre anlama imkanı ortaya çıkmaktadır.

İşte bu amaçla Akevler Çalışmaları ve Adil Dünya Düzeni ortaya çıkmıştır.

Bizim takip ettiğimiz usul nedir?

a)      Kur’an’ı, sünneti, icmaları ve fıkıhçıların içtihatlarını öğrenmek. Yani, Arabî ilimleri ve İslâmî ilimleri öğrenmek.

b)     Fıkıh usûlü ilmini yeniden düzenlemek. Kendimize göre bir usul oluşturmak. Yani, çağımızın sorunlarını çözmek için bir ekol/mezhep oluşturmak.

c)      Bugün batıda ulaşılmış sosyal ve tabiî ilimleri öğrenmek ve çağımızın sorunlarını ortaya koymak.

d)     Çağımızın sorunlarını dört delile dayanarak çözmek ve çağımızın fıkhını oluşturmak.

İşte bu çalışmaların sonunda Adil Düzen, Adil Dünya Düzeni ortaya çıkmıştır.

Kur’an’dan kopmamak için fıkıhçıların usûlünü benimsemek, çağımızın sorunlarını çözmek için de eski fıkıhçıların çözümlerini çözüm kabul etmemek.

Zaten bu usul Ebu Hanife’nin ve diğer müçtehitlerin usûlüdür, onların usullerinin öğrettiğidir. Bunun dışında başka yapılacak herhangi bir iş yoktur.

Biz usulde neleri benimsedik?

a)      Biz hem İslâmî ilimleri hem batı ilimlerini ilk müçtehitlerden iyi biliyoruz. Çünkü onlardan sonra bu ilimler çok çok gelişti. Dolayısıyla biz içtihatlarımızı bu gelişmiş ilimlere oturtuyoruz.

b)     Onlar daha çok usûlü ortaya koymakla uğraştılar. Biz ise usulden çok, bilinen o usullerle günümüzün sorunlarını çözmeye çalışıyoruz. Bu nedenle biz Kur’an’ı hadislerden önce ele alıyoruz. Sadece usul konularında hadislere yer veriyoruz.

c)      Usulde mezhepler farklı yollar tutmuşlardır. Malikiler Medine örfüne, Hanefiler kıyasa, Şafiiler usule, Hambeliler ise hadislere önem vermişlerdir. Biz Malikilerden mahallî icmaları, Hanefilerden kıyası, Şafiilerden usulü temel aldık; Hambelilerden ise en az yararlandık. Hambeliler hadislere dayanmak istemişler ama hadis bulabilmek için uydurma hadisleri de dayanak yapmışlar. Sonuçta o gün için yararlı olan o usul bugün artık uygulanamaz olmuştur. Bu arada Caferilerden de içtihat konusunda yararlanma imkanımız vardır. Çünkü onlarda içtihat kapısı kapalı değildir.

d)     Hanefiler istihsanı, Şafiiler istishabı, Malikiler örfü, Hambeliler kavli sahabeyi delil almışlardır. Ayrıca Maliki ve Hambeliler mesalihi ve mürsileyi delil kabul etmişledir. Biz bunların hepsini delil olarak kabul ettik. Ancak kendimize göre tanımladık.  

1-      Nassta aslı belirtilmeyen kıyasa rey ile aslı bulmak şeklinde tanımladık.  Nasa illeti verilmeyen kıyasın illetini bulmaya kıyas dedik.

2-      İstishabı ise yeni içtihat ve icma oluncaya kadar, eski içtihat ve icmaların yürürlükte olma ilkesidir diye tanımladık.

3-      Örfü mahallî icmalar şeklinde aldık. Bucakta, ilde, ülkede icmalar olur ve bu icmalar ora halkını bağlar.

4-      Faydalılığı yani hikmeti illet olarak kabul etmedik. Ama illetini illet olarak anladık. Hikmet illetin illetidir.

Böylece bizim geliştirmekte olduğumuz ekol (mezhep), bütün mezheplerin dayandığı delillere dayanmaktadır. Görülüyor ki biz yeni usul icat etmiyoruz. Fıkıhçıların usullerini kendimize göre düzenleyip onların usullerini daha çok açığa çıkarıyor ve netleştiriyoruz.

Sonuç olarak; onlar bugün burada olsaydılar bizim gibi düşüneceklerdi ve bizim yaptıklarımızı yapacaklardı.

Nitekim biz de onu yani asıl yapılması gerekeni yapıyoruz.  

İşte bu da Kur’an’ın usûlü ile ilgili mucizesidir.

 

 

محفوظ بالاصول   

 

1.      Tevrat uygulaması

2.      Sünnet uygulaması

3.      Fukahanın içtihatları

4.      Usulcülerin kuralları

5.      Dil ilimleri

6.      Fen ilimleri

7.      Tefsir ilimleri

8.      Lâik usul

9.      Usulün değişmezliği

10.  Usulümüz

 

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yay. Haz.:REŞAT NURİ EROL