9 Ocak 2017 Sayı 116
Kur'an Her Topluluğa Hitap Eder -I-

 

لكل  قوم     

Hayvanların da insanlara benzer dilleri vardır, teknikleri vardır. Arıların yaptığı balı biz yapamıyoruz, ipek böceğinin ürettiği ipeği biz üretemiyoruz. Bizden önce yaşayan maymuna benzeyen varlıklar da sopa ve taş kullanıyor, hattâ üretiyorlardı.

Bizim özelliğimiz çeşitliliktir. Kullandığımız araçlar çok sayıdadır ve değişiktir. Bu mağarada yaşayanların ürettikleri farklı, öbür mağaradakilerin ürettikleri farklıdır. İnsan hayal kurar ve bunu resimlerde, heykellerde ve eşyada gösterir. Mağaralarda yapılan resmin insandan başka bir varlığa ait olduğunu söyleyemeyiz. İnsanlar farklı araçlar kullanırlar. Elbiseleri, ayakkabıları, evleri, araçları farklıdır. Sonra yaşamak için yaptıkları davranışlar da farklıdır. Akrabalık anlayışları vardır, hak hukuk anlayışları vardır, mübadele araçları vardır, paraları vardır, farklıdır. Başta dilleri farklıdır. Aynı kelimeleri ve cümleleri kullanan ocaklar o kelimelere farklı mânâlar yüklerler. Benim amcam senin amcandan farklıdır. Bucakların dilleri aynı kelimelerden oluşur, cümleler aynıdır ama kendi çevrelerinde kendi anlayış ve tonları ile konuşurlar. Bu farklılaşma uluslar arasında büsbütün farklıdır. Artık birbirleriyle anlaşamayacak hâle gelir. Böylece farklı sanatları, teknikleri, hukukları ve dilleri olan topluluklar farklı varlıklar olurlar. Onlara hitap edecek farklı kitap ve şeriatlara ihtiyaç vardır.

Kur’an’dan önce bu amaçla değişik zamanlarda değişik kitaplar geliyordu. Aynı  çağda da değişik kavimlere değişik peygamberler gönderiliyordu. Kur’an geldiği zaman kendisinden sonra peygamberin gelmeyeceğini bildirdi. Aynı zamanda bütün insanlara tek kitap olarak gönderildiğini bildirdi. Bu bildirisi gerçekleşti. Şimdi artık kimse yeni kitap ve yeni peygamber beklemiyor.

Günümüzde değişik uluslar vardır. Bunların dilleri farklıdır. Kur’an ise Arapçadır. Ama Kur’an bunun için kurallar koymuştur. Her kavmin vakıfları olacak, bunlar Kur’an’ı o dillere aktarıp anlatacaklardır. Devrin âlimleri, Kur’an’ın öğrettiği içtihat ve icma kuralları ile topluluklarının kendi yaşama kurallarını bulacaklar ve farklı topluluklar olarak yaşayacaklardır. Dillerin farklılığı, yorumların farklılığı ile her topluluk ayrı olacaktır. Ama Kur’an’a ve diğer mukaddes kitaplara dayandığı için insanlık tek uygarlığı yaşayacaktır.

Burada Kur’an’ın mucizesi nerelerden çıkar?

a)      Önce, aynı kitap olduğu halde değişik yorumları ve aktarmaları ile değişik sosyal yapı ortaya çıkar. Mağazadan aynı boy elbise alırsınız, değişik insanlar onu giyerler, artık o elbise o bedene alışır. Ayakkabıyı yanlışlıkla giyerseniz ayağınız onu tanır. İşte Kur’an’dan yapılan içtihatlar da böyledir. O topluluk onu kendisine göre anlar ve yorumlar. İstenen de budur. Hem farklılık olsun, hem birlik olsun. Kur’an bunu kavimler arası da sağlamaktadır, çağlar arası da sağlamaktadır.

b)     Kur’an’ın mucizeliği, bunun böyle olacağını bilmesi ve bugün insanlığın ulaştığı merhalede bunun böyle anlaşılmasıdır. Gelişen iletişim imkânları ile topluluklar birbirine benzemektedir, ama gittiğiniz hiçbir yer başka yerin aynısı olmamaktadır. Farklılıklar da korunmaktadır. III. bin yıla gereken büyük muhaceret sözkonusu olmuştur. Henüz uygarlık her tarafa aynı şeklide ulaşmadığı, “Adil Düzen” kurulmadığı için yer değiştirmeler, bilhassa iş aramak için göçler asrımızın bir özelliği olmaktadır. Yeryüzü çalkalanmaktadır.  

c)      Kur’an’ın getirdiği sistemle çağımızın sorunları çözülmektedir. Bundan yüz sene sonra insanlar böylesine herkesin katılacağı şekilde göç hâlinde olmayacaklardır. Mesken ve iş yerleri birbirine uygun hâle gelmiştir.  

d)     Doğan her çocuk “Adil Düzen” içinde sigortalıdır. 15 yaşına geldiği zaman, evlendiği zaman evi hazırdır. Çalışacağı ve yapacağı işler de hazırdır. Artan nüfus için yeni siteler oluşacaktır. Ama bu hayatta bir defa olacaktır. Kızın baba ocağından gelin gittiği gibi, kız ve oğlan belki evlendikleri zaman aşiretlerini, kabilelerini terk etmek zorunda kalacaklardır. Ama bu yakın bucaklarda olacaktır. Gittikleri yerde yerleşecek ve işlerini de orada bulacaklardır. Böylece zamanla bucaklar, iller ve ülkeler arası farklılıklar daha da artacak, ama o nisbette de birbirini tamamlayacaklardır. Yani uygarlaşma olacaktır. Bunu Kur’an başaracaktır.  

 

1- ARAPLAR

Araplar Sami ırkına mensupturlar. Arabistan Yarımadası onların memleketidir. Asıl bedevi Araplar da çölde çobanlıkla geçinirler. Tarihte hiçbir zaman buralar bir ülkenin yönetimine girmemiştir. Batıda hicaz, güneyde Yemen, doğuda Umman gibi ülkeler yer alır. Buralarda kentler oluşmuştu. Ama bu kentler yöneten kent değil de, daha çok yolcuların konakladıkları alan olarak oluşmuştu. Devlet anlayışı yoktu. Otoriter bir başkanları yoktu. Başkanların emrinde silahlı güç yoktu.

Kur’an Araplara o kadar içten ve inandırıcı hitap etmişti ki, önce Mekke’nin muhacirleri inanmış, onun uğruna savaşlara girmiş ve kanlarını dökmüşlerdi. Başlangıçta tüm Arabistan cephe almış ama 13 senelik telkinleri ile tüm Arabistan 10 sene içinde Kur’an teslim olmuşlardı. Kur’an onları birleştirmiş, kabile aşamasından devlet aşamasına yükseltmişti.

Kur’an’a inanan yani Müslüman olan halk geri dönmemiş, hep İslâmiyet’e teslim olmuşlardı. Bunun dışında Kur’an ve onun uygulaması olan Sünnet Arapların tüm hayatını değiştirmiş ama onların bütün görüş ve düşüncelerini zor kullanmadan kabul ettirmişti.

Arapların en çirkin işleri şirkti. Her kabilenin ayrı tanrısı vardı. Herkes kendi tanrısının üstün olduğuna inanır, kim tanrısına yardım ederse galip geleceğini sanırdı.

Kur’an ilk olarak Arapların bu bâtıl inançlarına saldırdı, onları tek Tanrı’ya dâvet etti. En çok mukavemeti de o tarafta gördü. Ama tek Tanrı inancına geçtiklerinde eskilerden tek bir eser bile bırakmadılar. O kadar ileri gittiler ki, heykel yapmak, resim yapmak haram edildi ve asırlarca o inancın içinde o sanattan uzak kaldılar.

Arapların kötü yanları kadınların hor görülmesidir. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyor ve onlara insanca yaşama hakkı bile tanımıyorlardı.

Kur’an kadının hukukunu yüksek seviyeye çıkarmış, çocukları öldürmeyi lânetlemiştir. Araplar bu anlayışa da uymak suretiyle Kur’an sayesinde uygarlaşmışlardır. Anne ve baba eşitlik içinde saygıya değer görülmüştür. Allah’a ibadet etme ile Anne babaya ihsan etme aynı âyetlerde zikredilmiştir. Araplar bu inkılâba da Kur’an sayesinde kolayca geçmişlerdir.

Arapların başka bir hususiyeti de kabileler arasındaki sürekli çatışmalar idi. Kavgalar vardı. Bu kavga yağmalamadan ibaretti. Birbirlerinin mallarını alabilecek güç gördüklerinde saldırır ve diğer topluluğun mallarını yağmalarlardı. Araplar için bu ahlâksızlık değil kahramanlık olarak görülürdü.

Kur’an Arapların bu anlayışlarını da tatil etmiş, ganimet savaşlarını yasaklamıştır. Savaş savunma savaşlarına dönüştü ve savaşın ganimetleri meşru sayıldı. Ama ganimet için savaş meşru sayılmadı.

Araplar tarih boyunca bir devlet kurmuş, bir uygarlık oluşturmuş topluluk değildi. Kabile aşamasında yaşayan topluluklardı. Çölün şartları nedeniyle tarihte buralar işgal edilmemiş, müstevlilerin uygarlıkları da girmemişti.

Ancak Kur’an o derecede onların hayatlarına uygun oldu ki, daha on sene içinde Arabistan’da güvenlik sağlandı, devlet kuruldu. Hazreti Nebi aleyhisselâmın vefatından hemen sonra tüm Arabistan’a hakim olundu. Arapların devlet anlayışı günümüze kadar ulaşmıştır.

Dört halife döneminde Kur’an düzeni aynen korundu. Dördüncü halife zamanında karışıklıklar çıktı, Kur’an yine onların imdadına yetişti. Biatte irade yeterli olup rızaya gerek yok fetvası çıktı. Sultanlar Kur’an’ın öğretilerine uyarak devlete sadece güvenlik hususunu, fetih hususunu tanıdılar, halkı ilimde, dinde ve ekonomide serbest bıraktılar, bu alanlarda baskı uygulamadılar. Bu sayede lâik düzen gelişti. Çeşitli görüşlerin paylaşıldığı ve bugünkü uygarlığın temelinin atıldığı medreseler yani üniversiteler devri başladı. Tarikatlar tekkelerde tamamen kendi anlayışlarına göre ibadet etmeye başladılar. Ticaret ise devletin denetimi dışında ama şeriatın dengeli sistemi içinde gelişti.  

Yani, I. Kur’an Uygarlığı, hükümdarların ve devletin etkisi ile değil, yönlendirmesiyle değil, sadece Kur’an’ın öğretileriyle ve halk tarafından oluşturuldu. Baskı dolayısıyla yönetim biçimi ise ilkel kaldı. Bu meseleyi ancak III. bin yılda çözme imkanı bulmaktayız.  

 

2- KUZEY AFRİKA

Akdeniz uygarlığı mücadelesini Roma ile Kartaca tarihte hep çatışma içinde geçirmiştir. Berberilerin hayatları işgal etme ve yağmalama ile geçmiştir. Bu halk birbirlerini hiç sevmez. Kuzey Afrika’ya Fenikeliler, Güney Avrupa’ya Yunanlılar yerleşmiştir. İslâmiyet’ten evvel Kuzey Afrika Romalılar tarafından işgal edilmiş ve Hıristiyanlaştırılmıştır.

Kur’an’ın ve İslâmiyet’in gücü ile Kuzey Afrika’nın fetihleri kolay olmuş, Kuzey Afrika’ya Kur’an nizamı gelmiştir.

Kuzey Afrika fethedilince Araplar oralara gelip yerleşmişlerdir. Kur’an’ın sağladığı kardeşlik anlayışı içinde yerlilerle Araplar arasında çatışma olmamıştır.

Berberiler ayrı topluluktur. Dilleri farklıdır. Sami ırkından da sayılmazlar. Bununla beraber İslâmiyet’i kolay benimsemişlerdir. Hâlâ Berberice konuşmaktadırlar. Kur’an’ın sağladığı güçle Kuzey Afrika Arap ülkesi hâline gelmiştir.

Kuzey Afrika’nın doğusunda Mısır vardır. Mısır Firavunlar döneminden kalma bir devlet anlayışına sahiptir. İlk kuvvet uygarlığının oluştuğu yerdir. Meşhur İskenderiye Kütüphanesi orada idi. Böylece köklü devlet geleneği olan bir ülkenin yeni düzene intibakı hayli zor olmalıdır. Burasının kuvvet uygarlığının merkezi olması nedeniyle derin çatışma ve direnmenin olması gerekirdi. Ama böyle olmamış, Mısır fethedilir edilmez oradaki yönetim Kur’an’a intibak etmiş ve Mısır Kur’an ilimlerinin tahsil edildiği ikinci merkez olmuştur.

Kur’an Mekke’de inmeye başlamış, Medine’de tamamlanmıştır. İlk oluşma burada olmuştur. Ama ondan sonra genişlemeyi Irak’a kaydırmıştır. Irak Sümer Uygarlığı’nın merkezidir, tarihî devlet tecrübesi olan yerdir. Hemen ondan sonra da Mısır merkez olmuştur. Kahire ve Bağdat uygarlığın iki merkezi hâline gelmiştir. Siyasi çekişmeler bir tarafa, uygarlık anlayışında bir fark olmamıştır.

İki ana ekol gelişmiştir; Hanefiler ve Malikiler. Mısır Maliki ekolünün  geliştiği yer olmuş, Bağdat Hanefi ekolünün geliştiği merkez olmuştur. Kahire’nin etkisi ile Kuzey Afrika Emeviler zamanında tamamen fethedilmiş, İspanya’ya geçilmiş, Emevi Uygarlığı orada Endülüs Uygarlığı olarak devam etmiştir. Ancak Kur’an’ın birleştirici etkisi sebebiyle bu iki siyasi bölünme Arapça üzerinde etki yapmamıştır. Kuzey Afrika Berberileri Kur’an’a intibak ettikleri gibi, İspanya’daki Hıristiyanlar da Kur’an yönetiminden rahatsız olmamışlardır.  

Tarihte pek çok güçlü devletler dünyayı istila etmişlerdir. İskender, Atilla, Cengiz bunlardandır. Ama onların hiçbirisi öldükten sonra gücünü koruyamamıştır. İslâmiyet de dünyanın her yerini işgal etmiştir. Ancak İslâmî devletler yıkıldığı halde, Kur’an’ın etkisi devam ettiği için İslâmiyet buralarda varlığını hep sürdürmüştür.

Kuzey Afrika son zamanlarda Avrupalıların istilasına uğramış, istilacılar halkı dinlerinden vazgeçirmek için çeşitli baskılar uygulamışlardır. Diktatörler ortaya çıkmış, ibadetleri yasaklamışlar, Arapça yerine Avrupa dillerini yaygınlaştırmak istemişlerdir. Ne var ki Araplar ve Berberiler Kur’an’ı unutmamışlardır. Bunun yerine tersi olmuş, işçi olarak gelen Araplar Fransa ve diğer Avrupa ülkelerine İslâmiyet’i götürmüşlerdir.

Arapça hâlâ resmi dildir ve Arapça hâlâ tedris edilmektedir. Gerçi Kur’an Arapçasından uzaklaştırmak için dönemin şivesini esas alarak, klasik gramer anlayışı dışında bir Arapça geliştirilmektedir. Ancak bunlar Kur’an Arapçasını unutturacak güce ulaşamamıştır. Bugün Kuzey Afrika bölünmüş durumdadır ve değişik devletler şeklinde yönetilmektedir. Ama bu devletler arasında herhangi bir savaş yoktur. Kur’an sayesinde halklar tamamen barış içindedirler.

Kuzey Afrika halklarına Kur’an’ın nasıl etki ettiğini, Kur’an’ın kendilerine nasıl uygun şekilde hitapta bulunduğunu ancak onlar içinde yaşayarak, tarihlerini öğrenerek bilebiliriz. Ne var ki biz dışarıdan şunları tesbit etmekteyiz.

a) Kuzey Afrika fethedilir edilmez, Arabistan’a kadar kolay bir şekilde İslâmiyet’e teslim olmuş ve Araplaşmışlardır. Artık onların kavim dilleri Arapçadır.

b) Berberilerle Araplar arasında herhangi bir çatışma olmamaktadır.

c) Tüm baskılara rağmen Kuzey Afrika halkı irtidat etmemiştir.

d) Kuzey Afrika’da devletin kuvveti olmaksızın sadece Kur’an sayesinde halkı etkileyerek Afrika’nın içlerine kadar İslâmiyet’i sokmuşlardır.

 

3- İRANLILAR

İranlılar Hint-Avrupa dili konuşan halklardan oluşmaktadır. Geçmişleri Sümerlere kadar eskidir. Sümerler buraları işgal edememiştir. İranlılar Sümer ülkelerini işgal etmişler ama uygarlıkta Sümerlilere mağlup olmuşlardır. Elamlıların Hittiler gibi orijinal uygarlıkları yoktur. Yaylalarda yaşayanlar ovadakilerden çok daha savaşçı olurlar. Dolayısıyla hakimiyet altına alınmaları kolay değildir.

İranlılar uygar bir topluluktur. Tarihte daima batıya rakip olmuştur. İskender buraları işgal etmiş ama kendisinden sonra orası bağımsızlık kazanmıştır. Yunan kültürünün etkisinde kalmamıştır. Sümer uygarlığını son zamanlarda İranlılar devam ettirmişlerdir.

Müslümanlar önce burasını fethetmiş ve tarihî geleneklerini yıkmıştır. Ateşe tapan topluluklar hâlinde olan İranlılar kitleler hâlinde İslâmlaşmışlardır. Kur’an’ın etkisiyle buna dayanamamışlardır. Burayı fetheden Araplar bunların Müslüman olmasına değil, olmamasına zorlamışlardır. Çünkü Müslümanlardan cizye alınamamakta, onlar askere götürülmektedir. Oysa eğer halk İslâmiyet’i kabule etmezse cizye alınacak, devlet geliri temin edilecektir.

Kur’an o kadar etkin bir şekilde insanları İslâmiyet’e getirmiştir ki, halk isyan etmemekte ve seve seve o dine girmektedir. Çünkü fatihler fatihlerle muhtedileri eşit hâle getirmekte, Araplara ayrıcalıklı bir imtiyaz tanınmamaktadır. Dolayısıyla İslâm devletinin fazla askere ihtiyacı yoktur, ona para lazımdır. Bundan dolayı komutanlar Müslüman olanlardan hoşlanmıyorlardı.

Bağdat Valisi Ömer b. Abdülaziz’e mektup yazar:

Bunlar göstermelik Müslüman oluyorlar, cizyeden kaçmak için Müslüman oluyorlar. Bunları sünnet edersek, o zaman vazgeçerler. Halifeden müsade istedi, Müslümanlığın ispatı için sünneti şart koşmayı teklif etti.

Ömer b. Abdülaziz meşhur cevabını verdi:

Allah Muhammed’i sünnetçi olarak göndermedi.

Bu olay açıkça gösteriyor ki, Kur’an öyle bir kitaptır ki nereye girerse hemen onların yanında yer alır ve onlara kendilerine göre yol gösterir.

İranlılar Kur’an’ı benimsediler ama Arap kültürünü benimsemediler, asimile olmak istemediler. Uygarlıkta onlar yine Kur’an’ın dayandığı bir yol buldular ve kendilerine Şiiliği seçtiler. Böylece İran kültürünü korudular, kavmî varlıklarını korudular.

Bunu nasıl başardılar?

Kur’an’da diyor ki:

İbrahim peygambere vaad ettik ki senin zürriyetlerinden imamlar yapacağım.

Öyleyse yönetme hakkı Hazreti İbrahim’in nesline aittir. Hazreti İsmail onun neslindendir. Hazreti Muhammed onun torunudur. O halde imam Hazreti Muhammed’in zürriyetinden olmalıdır. Hazreti Ali hem amcasının oğludur, hem de kızının kocasıdır. Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin hem asabesi hem de torunlarıdır. O halde hilafet hakkı onlarındır. Emevilerin ve Abbasilerin değildir. Kur’an bunlardan “Ehli Beyt” olarak da bahseder. Ayrıca Kur’an zi’l-kurbaya zekâttan pay verir. Onlara göre zi’l-kurba Hazreti Peygamber’in soyundan gelenlerdir. Şiilere göre, bir köy muhtarlığı bile “seyyid” dedikleri bu kimselere aittir. Her birerlerinin şecereleri vardır. Erkek çocuk doğar doğmaz seyyiddir. 15 yaşına gelince bir köyün sorumlusudur. Oradaki zekâtı toplar, kendi payını alır, kalanlarını da fakirlere ve yoksullara dağıtır. 1400 senedir bu organizasyon devam etmektedir. Ayrıca İran’da humus (beşte bir) âlimlere verilmekte, âlimler bununla Kur’an öğretimine devam etmektedirler. Humeyni’nin İran İnkılâbı humusun sağladığı bu güçle olmuştur.

Sünniler Kur’an’a bu konuda tamamen farklı bakmışlardır. Onlar bu yönetme hakkını Kureyş’e verdiler, o da sadece bir başkan için yani sultan içindir. Diğerleri ise Kur’an’ın öğrettiği sistemlerle imam seçme yolunu buldular. Aşiret kendi beş vakit imamını seçer. En âlimleri buna layıktır. Sonra en yaşlıları layıktır. Sonra cemaate en eski katılanlar layıktır. En son olarak güçlü olan layıktır.

Kur’an her iki tarafa, hem Şiilere hem de Sünnilere kaynak olabilmiştir.

İşte İranlılar bu sayede kendi kavmî kültürlerini korumuşlar, Araplaşmadan Müslüman olmuşlardır. Kur’an onların da temel kitabı olmuştur. Sünnilerle diyalog içinde olmuşlar, fıkıhta ve kelamda büyük benzerlik ortaya çıkmıştır.

Kur’an tefsirini okuduğunuzda ancak böyle özel noktalarda farklılıklar görülür. Mesela, Sünniler icmayı tüm âlimler için gerekli görürler, Şiiler ehli beytin icmasını yeterli sayarlar.  

 

4- TÜRKLER

Eski zamanlarda uygarlıklar sıcak yerlerde doğmuştur. Mısır, Mezopotamya, Hindistan ve Çin uygarlıkların geliştiği yerledir. Buna karşılık kuzey halkaları olan Moğollar, Türkler, Slavlar ve Germenler savaşçı topluluklardır. Sıcak iklimde rahata alışmış güneyliler, kuzeyliler kadar savaşamadıkları için zaman zaman onların istilasına uğrar ve yeni uygarlık için bir aşı olurdu. Orta kuşak ülkeler ise yeteri kadar sıcak olmadığı için uygarlıklar doğmaz, yeteri kadar soğuk da olmadığı için halkı savaşçı olmaz. Teknolojinin gelişmesiyle orta kuşak hem uygarlığa elverişli hâle geldi, hem de halkı savaşçı durum aldı.

Fetihlere girişildiği zaman Kur’an’ın ilk karşılaştığı uygarlık orta kuşakta idi. İran’da Kisra, İstanbul’da Bizans orta kuşak ülkelerindendir. İslâmiyet kuzeye yayılmağa başlayınca ilk karşılaşılan topluluk Türkler olmuştu. Bunlar göçebe devletler oluşturmuşlardı.

Çetin savaşlar olmuş, Türkler galip gelmişler ama Müslüman olmuşlardır. Hattâ Manihaizm ve Budizm’i de bırakarak toptan İslâm dinini kabul etmişlerdir. Galip bir halkın bir dini kabul etmesi, o dinin o halka hitap etmesi ile mümkündür. Kur’an Türklere kendi mantıklarına göre hitap etmiştir ki Türkler İslâmiyet’i benimsemişlerdir. M.S. 1000 yıllarında Türkler artık tamamen İslâmiyet’i kabul etmiş ve yönetici durumuna gelmişledir.

İslâm dini Arabistan’da doğmuştur ama İslâm uygarlığı Türklerin elinde oluşmuştur.  

Kur’an’ın dalgası Avrupa’yı da kuzeyden tehdit etmiştir. Germenler Roma’yı işgal etmişler ama İslâmiyet’ten korunmak ve Kur’an’a karşı kendilerini savunmak için Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kalmışlardır. Roma’da Papalık oluşur ve bin yıl batıda etkin olurlar. Bu arada Doğu Roma İmparatorluğu’nun etkisiyle Slavlar Ortodoks olurlar.

Demek ki Kur’an galip kuzey halkı olan Türkleri etkisi altına almış ve Müslüman etmiştir. Bu arada Cengiz Han ortaya çıkmış ve Moğollar dünyayı işgal etmişlerdir. Cengiz Han’ın ölümü ile kurduğu imparatorluk dört oğlu arasında paylaşılmıştır. Bu imparatorluklar da yine dünyanın imparatorlukları arasında başta yer alırlar. Beklenen bunların İslâmiyet’i çökertmesidir; ama öyle olmamış, tam tersine bu dört imparatorluktan üçü İslâmiyet’i kabul etmiş, İslâm’ın askerleri olmuşlardır. Çin’dekiler ise Budistleşmişlerdir.

Türkler İslâm tarihinde çok önemli hizmetler görmüşlerdir.

a)          İran’da başlayan Şii hareketi galip gelme durumunda iken, Türkler hakimiyeti ele geçirmiş ve Sünni mezhebinin dünyada yayılmasına sebep olmuşlardır. Böylece Şiilik dar sahada kalmıştır.

b)         Türkler Arapların Araplaştırma siyasetine son vermişler, İslâmiyet’in diğer ırklar arasında yayılmasına hizmet etmişlerdir. Gerçekten dindar lâiklik yönetimi Türkler zamanında doğmuştur.

c)          Türkler doğudan öğrendikleri mistisizmi Kur’an’ın öğretileriyle İslâmlaştırarak İslâmî tasavvufun doğmasını sağlamışlardır.

d)         Türkler, Yunan dahil dünya klasiklerinin anlaşılıp yayılmasına hizmet etmişlerdir. Uygarlığın oluşması Türklerin zamanında olmuştur.

Türkler bunların dışında iki defa cephe değiştirerek mağlup orduların galip gelmesini sağlamışlardır. Birincisi, 751’de Talas’ta meydana gelen büyük savaşta Çinlilerin mağlup olmasına sebep olmuşlardır. Bugün anlaşılmıştır ki, o savaşta eğer Çinliler galip gelseydi şimdi barış uygarlığı olmayacak, Çin uygarlığı tüm dünyaya yayılmış olacak, dünya rasyonellik yerine mistisizm içinde yaşıyor olacaktı.

Türklerin ikinci cephe değiştirme olayı Malazgirt’te olmuştur. 1971 yılında Malazgirt’te Bizanslılarla yapılan savaşta Peçenekler ve Kıpçaklar Türklerin tarafına geçerek Alpaslan’ın ordusunun galip gelmesine vesile oldular. Böylece bundan sonra Anadolu fethedildi, Osmanlılar Viyana’lara kadar gittiler. Bu sayede Avrupa uygarlığı doğdu. Yoksa Avrupa hâlâ orta çağda yaşıyor olacaktı.

Türkler bu görevleri yerine getirirken Kur’an’ı kendi istedikleri gibi anlamışlardır. Kur’an’ın temel dayanağı içtihat ve icmalar olduğu halde, içtihat kapsını kapatıp eski içtihatlarla yetinmişlerdir. Bu uygulama içtihat müessesesinin bozulmasını önlemiştir. Ama bu uygulama aynı zamanda bugünkü İslâm uygarlığının çöküşünün de tek kaynağıdır.

Demek ki Kur’an Türklere ayrı hitap etmiştir.  

 

5- HİNTLİLER

Uygarlık Mezopotamya’da doğdu, Mısır’a oradan geçti. İran ve Anadolu’da da  uygarlık oluştu, ancak o yeni uygarlık değildi, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının etkisi ile oluşan uygarlık idi ve uygarlıktan başka bir şeyi yoktu.

Oysa Hindistan’da yeni bir uygarlık doğdu. Brahmanizm farklı bir uygarlıktır. En önemli tarafı, sınıflara dayalı toplulukların oluşmasıdır. Nasıl bizim tarafta İsrail oğulları seçilmiş kavim iseler, orada da seçilmiş kavim vardır. Bu kavim uygarlığı kendi içinde oluşturur, ondan sonra tüm insanlığa sunulur. Brahmanizm böyle bir dindir. Yahudilik gibi seçilmiş kavme mahsustur. Halk uygarlıktan geri kalmış olur. Sonra nasıl Hazreti İsa geldi ve İsrail oğullarında oluşmuş uygarlık beşeri uygarlık olmuşsa, Doğuda da Budizm Brahmanizmi beşeri din hâline sokmuştur.  

Bununla beraber, Hindistan’da sınıflaşma o kadar keskin olmuştur ki, Budizm Hindistan’da tutunamamış, Çin’de yayılmıştır.

Kur’an Hindistan’a girdiğinde tamamen sınıflar üzerine dayalı bir yapı sözkonusudur. Kastlar vardır. İnsanlar doğuştan bir sınıfta olurlar, sonra sınıflarını değiştiremezler. Hindistan’da bu sınıflaşma sadece kişilerin tutumlarından oluşmamaktadır. Sosyal yapı da bu sınıflara oturmaktadır. İyi bir düzen kurulduğu zaman refah o kadar artar ki, sınıflaşma insanları rahatsız etmez. Herkes kaderine rıza göstermiş olur. Sınıf anlayışını bıraktığınız zaman topluluk o kadar fesada uğrar ki, o topluluk bu anlayıştan asla vazgeçemez.

Benim doğup büyüdüğüm Artvin ilinin Borçka ilçesinin Camili bucağında kızlara araziden pay vermezler. Bunun ekonomik gerekçesi vardır. Çünkü zaten küçük olan araziler daha da parçalanırlarsa hiç kimsenin işine yaramaz hâle gelir. Uzaktan evlenme vardır. Arazi mirasa gitse kimsenin işine yaramaz hal alır. Oysa burası M.S. dördüncü asırdan beri Hıristiyan olan bir yerdir. Sonra İslâmiyet’i kabul etmişler, şimdi de Cumhuriyet kanunları vardır. Ama bu kuralı kimse bozamamaktadır. O kadar ki, anneler kardeşlerinden alınıp çocuklarına verilmesini istemezler.

İşte, Kur’an Hindistan’a girdiği zaman böyle bir topluluğu buldu. Hindistan’ın belli yerlerinde İslâm devletleri oluştu ama hiçbir zaman tüm Hindistan’a hakim olunamadı. İslâmiyet ise adanın içinde her tarafa yayıldı.

Kur’an çözümler üretmiştir. Sınıfları terk edenler Müslüman olmuşlar, sınıflarını kabul edenler de Hindu kalmışlardır. Ne var ki bunlar bin senedir beraber yaşamaktadırlar. Batılılar girip de aralarına fitne sokmadan önce Hindistan’da din çatışmaları yoktur.

Şimdi bizim bugün mantığımıza aykırı gelen ve İslâmiyet’te de icma ile yanlışlığı sabit olan bu sınıflaşmalara Kur’an’da yer arayalım. Örnek olarak, Kur’an’da İsrail oğullarının açıkça üstün yapılmış bir kavim oldukları anlatılmakta, gelecekte de böyle olacağı haber verilmektedir. Kur’an’ın verdiği bu haber çağımızda gerçekleşmiş değil midir? Bunun dışında Zekeriyya Peygamber; bana Yakub’un âline vâris olacak oğul ver diye dua etmiyor mu?

O halde soy ve sınıf sözkonusudur. Böylece bir Hindu da kendisine Kur’an’da yer bulabilir, Kur’an’ı kendisine göre yorumlayabilir. Müslüman olmak demek, kast sınıfını bozmak anlamına gelmeyebilir.

Hindistan tarihte şaşalı devirleri geçirmiş, bugün uygar topluluklar içinde en geri kalmış gibi görünmektedir. Çinlilerin bugünkü siyasette ve güç dengelerinde yerleri vardır ama Hintlilerin yoktur. Hindistan uygarlıkta geri durumda görülüyor. Ancak Batılıların zulmü sonunda Hindularla Müslümanları birleştirecek ve III. Bin Yıl Uygarlığında yerleri olacaktır.

Kur’an Hinduların dinlerini tasdik etmektedir, Tevrat tasdik etmektedir. Hazreti İbrahim’in dört oğlu, Katura’dan doğan dört oğlu doğuya gitmişler ve Brahmanizm’i kurmuşlar. Kur’an onlara gönderilen kitaplara “Furkan” demektedir. Kur’an şimdi Hindu dinini çağımız seviyesinde bir din hâline getirecektir. Pakistan âlimlerinin yapacağı iş, onların dini kitaplarını ele alıp incelemek, Kur’an’a göre ne caizse ona cevaz verecekler, ne değilse onu reddedeceklerdir. Hintlilerin bizim anlayışımıza göre farklı tarafı tenasüh yani insan ruhunun evrimleşerek ilerlediği görüşleridir. Kur’an’da ise bu âhiret yevmi için söylenmektedir. Zamanla âhiretin de âhiri olacak, âhiret bundan sonraki âhiretten daha sonra olacaktır. Ama on milyar yıl varlığını sürdürecektir. Zaman bitecek, zaman içinde son olmayacaktır.