9 Ocak 2017 Sayı 116
Kur'an Her Yaşa Hitap Eder - II -

 

5- ÜMMİLERE HİTAP

Ümmi, okur yazar olmayan kimsedir. Kur’an ümmilere okuma yazmayı öğretir. Kur’an öyle yazılmıştır ki bir alfabe gibidir. Çocuk Kur’an okunurken metinden kelimeleri takip eder. Bugün çıkan CD’ler ile bunu çok kolay yapar. Çünkü işaret mahreçlere göre kaymaktadır. Ümmiler Kur’an okumak istiyorlarsa, yapacakları iş CD’yi alıp her namazdan evvel ikişer sahife Kur’an’ı CD’den dinleyerek takip etmektir. Günde 10 sahife okumuş olacaklardır. İki ayda Kur’an bitecektir. Önce kendileri okumazlar, sadece takip ederler. Ondan sonra ikinci döneme geçilince kendileri de artık telaffuza başlayabilirler. Böylece Kur’an’ı ikinci ayda birlikte okurlar. Kur’an ikinci defa bitince, bu sefer Kur’an’ı kendileri yüzünden okurlar. Böylece altı ay içinde Kur’an’ı yüzünden okumayı öğrenmişlerdir.

Ne var ki daha harflere geçmemişlerdir. Kur’an’da geçmeyen kelimeleri okuma şansları doğmamıştır. Kelimeleri şekil yazısı ile öğrenmişlerdir. Bu da insanlara büyük faydalar sağlamaktadır. Ondan sonra yine harfleri analiz ederek okumaya namazdan önce başlarlar. İki ayda alfabeyi kolaylıkla sökerler. İkinci üç ayda bu bilinçle Kur’an’ı bitirirler. Altıncı son iki ayda kendileri yazmaya başlarlar. Bunu da metinleri camekan üzerinde gezdirerek yaparlar. Risale-i Nur şakirtlerinden Yazıcılar bunu yapmaktadır.

Kur’an böylece insanı bir senede okur yazar hâle getirmektedir.

İkinci sene ise Kur’an’da geçen kelimelerin mücerret resimleri çıkan şekillerle kelimeleri takip eder ve hatmeder. “İsmi” derken hayvanın üzerindeki damga çıkar. “Ellah” deyince birden aydınlanma olur ve eski hâle gelir. “Rahman” dendiğinde hamile kadın, “Rahim” dendiğinde kucağında çocuğu olan anne, “Hamd” dendiğinde cümle kapısı, “Rab” dendiğinde hayvanları otlatan çoban, “Âlem” dendiğinde  öbeklerden oluşan topluluk, “Din” dendiğinde meme emen dana... Böylece Kur’an etimolojisi ile tamamlanır.

İki ayda da bu biter.

Sonra cümleler sahnelenir. Kur’an’ı görerek bitirir. Üçüncüde ise önce meal okunur, sonra âyet okunur, böylece hatmedilir. Kur’an artık mânâsı ile kavranmıştır.

İkinci sene sonunda Kur’an’ın içine girilmiş olur. 

Ümminin sâil yani soru soran mertebesine yükselmesi için matematiği ve şekil yazısını da öğrenmesi gerekir. Bu üçüncü yılın sorunudur. Sayıları yazma ve kümeleri oluşturma. İkili ve onlu kümelere geçme, toplama, çıkarma, çarpma, bölme, kök alma, üs almaları, logaritmaları bulmaları kümelerde öğrenir. Bir taraftan yazar, bir taraftan da oluşturur. Böylece hesap yapma kavramını da kavramış olur.

Kur’an’ın buradaki mucizesi nereden geliyor?

Kur’an birçok tekrarları içermektedir. Bu tekrarlar öyle yapılır ki insanın zihnine onun zihnini zorlamadan yerleşir. İki türlü ezber vardır. Biri, siz bir şiiri o kadar çok okursunuz ki, siz farkına varmadan onu ezberlersiniz. Burada siz kendinizi zorlamadan ezberlemiş oluyorsunuz. Diğeri de, ben bunu ezberleyeyim diye zorlarsınız. Bu tip ezberlemeler doğal değildir, sunidir. İnsan bir topluluk içinde yaşadığı zaman o topluluğun dilini kendisini zorlamadan öğrenir. Oysa okullarda ve kitaplarda dili zorlayarak öğrenirsiniz ve dolayısıyla bugünkü eğitim sisteminde olduğu gibi aslında öğrenemezsiniz.

Kur’an’ın insanları ümmilikten okuryazarlığa çıkarması böyle zorlamdan çıkarmadır. Siz değişik şekillerde hatim yaptıkça sonunda okuma yazmayı öğrenmiş oluyorsunuz.

Dört çeşit yazmayı da Kur’an yazısı ile öğrenme imkanınız doğar.

a)      Hareke Yazısı: Hareke yazısı, sesli harfleri ayrı harf kabul etmeyip harekelerle seslendirmek. Arap alfabesi böyle gelişmiştir. Kur’an harekesiz olarak yazılıyor, şekil yazısını andırıyordu.

b)     Harf Yazısı: Bu sesli harfleri ayrı harf sayan yazıdır. Latince böyledir. Kur’an’ı harekelendirdiler, böylece Kur’an hem şekil yazsısı hem de harf yazısı özelliğini kazandı, dolayısıyla en ileri bir alfabe oldu.

c)      Hece Yazısı: Hece yazısı Çince yazısıdır. Türk dili de hecelerden oluşmuştur. Kur’an yazısını öğrendikten sonra Türkçeye hece yazısını geliştirebiliriz.

d)     Şekil Yazısı: Rakamlarda olduğu gibi bir yazı çeşidi de şekil yazısıdır. Surelerin başındaki harfler şekil yazısına örnektir.  

 

6- SAİLLERE HİTAP

Ümmi sadece öğretileni öğrenen kimsedir. Kendisinin öğrenmede bir katkısı yoktur. Sail ise artık düşünmeye başlamıştır. Kendisi de öğrenmek için araştırma yapacak durumdadır. Ancak kendi kendine hükme varamaz. Yalnız sorar ve sorularına cevap alır. Bu öğrenmede ikinci mertebedir.

Kur’an’ın en büyük özelliği ona soru soranlara yani saillere cevap vermesidir. Kur’an tekrar ile bize dili ve yazıyı öğrettiği gibi, bizim sorduğumuz sorulara cevap vermesi de onun en büyük özelliğidir.

Siz bir kitabı okuduğunuz zaman orada yazılanlar yazarın yazdığı o zamanki düşünceleridir. Ondan önceki olayları içerir. Oysa Kur’an sizin okuduğunuz zamanki olayları ve daha önce olanları içerir. Sorduğunuz sorulara canlı imiş gibi cevap verir.

Bu nasıl olur?

Aklınıza bir soru gelir  ve bir de bakarsınız ki Kur’an onun cevabını size söyler. Mesela Besmelenin öznesi söylenmiyor. Neden böyledir derseniz, sizin aklınıza onun cevabı gelir.

Şimdi sailler size böyle sorular sorarlar. Siz de meal olarak onlara Kur’an’dan cevap bulup verirsiniz. Kur’an’ın bu durumu ilk nâzil olduğu günden itibaren başlar. Hattâ Kur’an, Kur’an nâzil olurken soru sorulmasını yasaklamıştır. Hazreti Peygamberin cevap verip onu dondurmaması için bu yapılmıştır. Esasen müteşabih olanlar da bunlardır.

Eğitimin ikinci safhası ise çocuğu aktif hâle getirmektir. İki çeşit eğitim düşünebilirsiniz. Bir hoca geliyor, öğrencilere anlatıyor, yapıyor, yaptırıyor. Ümmilerin eğitimi böyledir. Hiçbir şey bilmeyen bir insan kendi kendine çalışamaz. Önce ön bilgilerin kendisine verilmesi gerekir. Burada öğretmen sistemi yerine topluca yaşama ve gösterme, yaptırma ve uygulatma sistemi geçerlidir.  

Saillerin eğitimi şöyledir. Herkes kendisi okur, yapar ve düşünür. Çözemediği soruları gelip sorar ve siz onlara cevap vererek eğitirsiniz. Bu sistem öğretmen yerine danışman sistemidir. Bu sistemde öğrenci dersini kendisi yapar, gelir ve size öğrendiklerini tekrar eder. Sizden doğru öğrendiğine dair bilgi alır. Ümmilerin imtihanı bir şeyi yaptırmak veya yazdırmak, ondan sonra ona bakmaktır. Oysa saillerin imtihanı kendilerine ders anlattırma ve başarısına not vermedir.

Kur’an’ın bu eğitim sistemini getirmesi insanları aktif hâle getirmiştir.

Burada Kur’an’ın mucizesi şurada ortaya çıkar.

Bir matematik kitabını alıp okursanız, siz eğer o seviyede eğitim almamışsanız onu anlayamazsınız. Ama basit yazılmışsa siz onu anlamaya başlar ve sorular soracak hâle gelirsiniz. Kur’an kimlere hitap edecek şekilde yazılmıştır? Kur’an ümmilere hitap edecek şekilde yazılmıştır. Ondan sonra saillere hitap edecek şekilde yazılmıştır. Basit ve sade cümleler getirmektedir. “Allah’ın her şeye gücü yeter” cümlesini çocuk da anlar.

Bu basitlikte kitaplar her zaman yazılır, ama o kitap hem ümmilere hem saillere hitap etmez. Bir seviyede hitap eder. O sebepledir ki her sınıf için veya her seviyedeki okul için ayrı kitap yazılır. Ne ilkokul kitabını lisedekilere okutabilirsiniz, ne de lise kitabını ilkokulda okutabilirsiniz. Oysa Kur’an hem ilkokulun ilk kısmında okunacaktır, hem ikinci kısmında okunacaktır, hem de lisede okunacaktır.

Saillik bir mertebedir. Ümmiler işleri ancak bir nezaretçinin yanında yapabilirler. Sailler ise bir başkasının başlattığı işleri kendi başlarına devam ettirirler. Kur’an artık onlara öyle meleke kazandırmıştır ki başkalarının başladığı işleri de sürdürebilsinler. Kur’an bir taraftan kendi başlarına işleri sürdürmeyi öğretmiş iken, diğer taraftan onları eğiterek zamanla kendi başlarına işe başlama seviyesine getirir.

Bu dönem çıraklık dönemidir. Kişi bu dönemde kendisine bir üstat veya usta seçmeli ve onun yanında eğitim almalıdır. İnsanlar topluca yaşayacak şekilde yaratılmıştır. Topluca yaşama demek işbölümü demektir. Herkes her işi yapmayacak, herkes başka başka iş yapacaktır. Ne var ki bu başka başka yapılan işler birbirini tamamlamalıdır. Kur’an buna “salihatı amel” demektedir. Ben öyle iş yapmalıyım ki çevremin yaptığı işlere uyum sağlamalıyım. Ama ben benim işimi yapmalıyım. Bu da ancak bu devrede seçilen bir üstat tarafından eğitilmekle mümkündür. Konuşan geneldir ama yetiştirici birdir.

 

7- ÂMİLLERE HİTAP

Kur’an’ın yaşa göre hitabı yanında Kur’an kişiye göre, kişinin mesleğine göre hitap eder. Kişinin yaptığı iş ne olursa olsun bir işi kendi başına başlayıp bitirebilmesi için o iş hususunda bir eğitim alması gerekir. İlk eğitim ümmilik eğitimidir. İkinci eğitim ise saillik eğitimidir. Ondan sonra ise âmil hâle gelir. Âmil hâle gelen kimse kendi başına işe başlayıp kendi başına iş yapar hâle gelen kimse demektir. Artık kişi topluluk içinde kendi içtihadı ile iş yapan ve kendi yaptıklarından sorumlu olan kimsedir. Her âmilin bir danışmanı vardır, bir müftüsü vardır. Dayanışma ortaklığına katılmıştır. Beş vakit namazlarında aldığı eğitim dışında dayanışma ortaklık sorumluları ile yaptığı özel toplantılar vardır.

Şöyle açıklayalım. Kişi namazlara devam eder, namazlarda gerekli eğitimi almış olur. Herkes sabah altıdan öğleye kadar resmi işler yapmaktadır. Resmi iş dediğimiz zaman yine özel iştir ama planlı projeli iştir. Ortak üretimi yapılan iştir. Verdiği sözü yerine getirecek, işyerinde zamanında bulunacaktır.

Bir de akşam mesaisi vardır. İkindiden sonra akşama kadar süren 3 saatlik bir mesaidir. İşte öğrenci olanlar bu saatlerde çalışmak yerine ilim yaparlar. Öğrencilik yaparlar ama herkes günde 6 saat çalışıp mesai yapmak zorundadır. Ben öğretmenim, çalışmıyorum diyemez. Ben öğrenciyim, çalışmıyorum diyemez. Çalışmadığı zaman kredisi kesilir. Sigortadan ödeme yapılır. İşe gelmezse dayanışma ortaklığı onu öder.

15 yaşına gelinceye kadar çalışmak zorunda değildir ama derslere devam etme zorunluluğu vardır. Eğer derslere devam etmezlerse bundan anne babası sorumludur. Anne ve babanın âkileleri devamsızlık sebebiyle tazminat öderler yahut velayet hakları düşer.

15 yaşından sonra herkes resmi işleri yapmak zorundadır. Yapmazsa çalışma kredisini alamaz. Ama ikindiden sonra günde üç saat isterse ilim yapar, ilimde derecesini yükseltir, isterse yapmaz. Bu ömrünün sonuna kadar böyledir. İlim yapar demek, öğrencilik ve öğretmenlik yapar demektir.

Bugün normal olarak bir yıl içinde 8-9 ay tedrisat yapılmaktadır. Yani, yılda  52 haftanın 36 haftasında haftada 40 saatten 1440 saat etmektedir. Oysa Kur’an’a göre her gün 3 saat yapılacak ve 360 gün yapılacak; toplam 1080 saat eder. Diğer 2000 saatte çalışılmaktadır. Bunun sağladığı yarar şudur. Eğitim topluluğa ayrıca yük getirmemektedir.

Bugün ne oluyor ve nasıl oluyor?

Ordu çalışanların üzerinde yük, oysa Kur’an orduyu da üretici hâle getirmektedir. Öğrenciler çalışanların üzerinde yük; oysa Kur’an öğrencileri de çalışır hâle getirmektedir. Yaşlılar çalışanlara yük; Kur’an azami olarak onları da istihdam etmektedir. Böylece çalışanların yükü azaltılarak uygarlaşmak için gerekli vakitleri bulmaktadırlar.

Kur’an ne yapıyor?

Kur’an kişiye dört ilmî dayanışma sorumlusunu seçtiriyor ve ‘Bilmediklerini onlara sor’ diyor. Ayrıca 25 genel hizmetlisini seçtiriyor. Senin yapacağını bunlar yapsın diyor, Kur’an’ın öğrettiği şekilde yapsın diyor. Sen de kendine iş beğen, beğendiğin şeyi Kur’an’ın öğretileri içinde yap diyor.

Kur’an burada neyi sağlıyor?

Kur’an’ın öğretilerine göre yap diyor. Çünkü yapılan işlerde bir ahenk olmalıdır, bir uyum olmalıdır. Bu uyumu sağlama ancak bir kitap etrafında toplanıldığı zaman mümkündür. Yoksa işler arasında kopukluk olur, biri yaparken diğeri bozar. Bugünkü tababete döner. Bir arazı giderirken iki arazı oluşturmaktadır. İlaç bir taraftan tedavi ederken, yan etkileri sebebiyle hastayı daha çok hasta hâle getirmektedir. Topluluk eğer bir kitap etrafında toplanmazsa o hâle döner. Bu kitap çağları da birbirine bağlamalıdır, yoksa dün yapılanları bugün bozarız.

Kur’an’ı mânâsıyla okuyanlarda bir meleke meydana gelmektedir. Onların ilimleri olmasa da onlarda hisler gelişir, doğru olanları hissederler. Hafızlar okuduklarına dair hiç mânâ bilmezler ama onlarla konuşursanız, onları günahları işlemeyen insanlar olarak bulursunuz.

Kur’an mealleri ile okunacak, bu insanda doğru düşünme melekesini kazandıracaktır. Sorunların çözümünde de danışmanlarına sorarak Kur’an’dan fetva isteyeceklerdir.

Ben hayatımda Kur’an’ı böyle okuyup da farklı insan olanları görmüşümdür. Arapça bilmiyorlar ama mealler onları  muttaki insan yapmıştır.

 

8- ZAKİRLERE HİTAP

Kur’an şimdiye kadar Arapçayı bilmeyenlere hitap etmiştir. Kur’an’ı mealden takip etme sözkonusu olmuştur. Kur’an dünyada herkesin Arapça öğrenmesini istemez. Herkes kendi diliyle Kur’an’dan yararlanacaktır. Kur’an’ın Arapça olarak okunması, yazılması ve ezberlenmesi herkese farzdır, çünkü o ilâhi müziktir. Ama Kur’an Arapçasını halk tarafından öğrenilmesini istemez.

Burada bir hususa daha işaret etmek isteriz. Kur’an okuma yazmayı öğretir. Dünyada diller farklı olacak, ancak yazılar aynı olacaktır. Dört çeşit yazı kullanılacaktır: Arapça, Latince, Çince ve şekil yazısı. Şekil yazısı yavaş yavaş oluşmaktadır. İlk oluşan rakamlar olmuştur. Ondan sonra trafik işaretleri oluşmuştur. Proje ve harita diller şekline dönüşmüştür. Dolayısıyla Kur’an hatlarını öğrenen kimseler ana dillerinin hatlarını da öğrenmiş olacaklardır.

Halk Arapçayı öğrenmeyecek ama halka Arapçadan aktarma yapacak ve onları kendi dillerinde düşündürecek âlimlere ihtiyaç vardır. Halk Kur’an’ın meallerini bunlardan dinler. Çünkü her meal gün geçtikçe eskimektedir. Canlı olmadıkları için yeniden meallerin yazılması gerekmektedir. Bu yeni mealleri halka ulaştıran ve kendi dilleri ile anlatan âlimlere ihtiyaç vardır. İşte Kur’an bunlara “ehli zikr” demektedir. Her bucakta bunlardan bulunur. Bunlar halkın ilmî danışmanıdırlar. Sayıları on kişi kadar oldukları için halk kimi isterse onu kendisine danışman yapar. Burada artık ilmî seviyede Kur’an’ın anlaşılması sözkonusudur. Bunlar kitapları anlayıp uygulatabilmelidir. Plan ve proje yapamazlar, plan ve projeleri okuyabilirler. Okuduklarını da halka aktarır ve onlara uygulatabilirler.

İşte burada yine Kur’an’a ihtiyacımız vardır. Yaşayan halk her şeyden haberdar edilmelidir. Senin sağlık sorunun yok, senin hukuk sorunun yok diyemeyiz. Yahut bütün köy halkı aynı işi yapacaktır. Dolayısıyla bunların danışacakları kimseler her şeyi bilmez kimselerden oluşabilir denemez. Burada danışmanlık yapan kimse herkesin her türlü sorularına cevap verecek durumda olmalıdır, halk ne sorarsa ben bilmiyorum dememelidir.

Ehli zikr her türlü sorulara cevap vermelidir. Pek tabiidir ki bir kimse her şeyi bilemez, ancak bileni bilir, ona danışır, oradan bilgi alıp aktarır. O halde ehli zikr demek her konuda bilen demektir. Her konuda söylenenleri anlayacak seviyededir. Yalnız anlaması yetmez. Anladıklarını halka anlatabilmelidir. Ehli zikr bir tür tercümandır.

İlim erbabı ilmî terimlerle ve hesap kitapla konuşurlar. Onların yazdıklarını halk okuyup anlayamaz. Ehli zikr olanlar âlimlerin yazdıklarını okuyup anlayacak ve halka aktarabilecek seviyededir. Âlimler halkın anlayacağı dille yazmazlar, halkın söylediklerini de anlayamazlar.

Herkesin bir ilmî danışmanı vardır. Halk buna sorar ve ona göre amel eder. Onun verdiği fetva kişinin kendi içtihadı yerine geçer. Kişi kendi içtihadı ile amel etmekte olduğundan hatadan sorumlu değildir. Amellerde bütünlük olması için hep bir kişinin içtihatlarına göre amel etmek gerekir.

Her ehli zikrin bir danışmanı vardır, fakihlerden biridir bu danışman. Ehli zikrin de bir danışmanı vardır, o da tek kişidir. Onun danışmanı ise çok kimseler olabilir. Değişik mezheplerden topladığı delilleri kendisi değerlendirir. Yalnız dayanışma içinde olması için fakihler bir ekolden olmalıdır, bir mezhepten olmalıdır.

Kur’an ‘bilmiyorsanız ehli zikre sorun’ diyerek, ehli zikr müessesesini getirmiştir. Kur’an’ı ehli zikr okur, bu sayede fakihin ne dediğini anlar. Kur’an değişik toplulukların, değişik çağların ortak dili olduğu gibi Kur’an değişik seviyedeki kimselerin de ortak dilidir. Böylece bir taraftan anlama farklılıkları kişileri hürriyete, kendi özel çözümlerine götürmekte, diğer taraftan tek metin etrafında toplanıldığı için de birlik sağlanmaktadır.

İnsan topluluk içinde hür yaşayan bir varlıktır. Hem topluluk içinde olacak hem de hür olacaktır. Bu nasıl sağlanacaktır? Kurallar içinde hür olursan kişiliğini korumuş olursun. Kuralların vazıı de sen olursan tamamen hür sayılabilirsin. Ama kurallı hareket ettiğin için de topluluk oluşmaktadır.

 

9-   FAKİHLERE HİTAP

Kur’an ümmilere işleri yapmayı öğretmektedir, saillere de işleri öğrenmeyi öğretmektedir. Ehli zikr ise kişilerin yaptığı işlerin diğer insanların yaptığı işlerle uyum hâlinde olması için kişinin toplulukla olan ilişkilerini düzenlemektedir. Kişileri topluluklara bağlayan ehli zikr olmaktadır Ancak ehli zikrin işini yapabilmesi için danışacağı kimsenin mevcut olması gerekir, bu da fakih olan kimsedir.

Âmil ne yapacağını bilir, onu öğrenmiştir. Sonuçların ne olduğunu bilmez. Yani hükümler hakkında bilgisi yoktur. Oysa ehli zikr sonuçları hükümleri ile bilir. Şunu yaparsan karşılığı şudur diyebilir. Fakih ise delilleri ile hükümleri bilir.

Bunu şöyle bir misalle ifade edelim. Bir kimse bir kimseyi öldürürse bu suçtur. Öldürmemesi gerekir. Bunu âmil olanlar bilir. Yani 15 yaşını dolduran ve tabii akla sahip bulunan kimse bunun suç olduğunu bilir. Bunun için onun okumuş olması bile gerekmez.

İşte kanunlar bu kadar açık olmalıdır. Bunları bilmemek mazeret değildir. Yoksa hakimlerin bile bilmedikleri, avukatların bile anlamadıkları kanunları halkın bilmemesi ve bilmemelerinin mazeret teşkil etmemesi saçma bir şeydir. Cezada da bu böyledir. Hukuk ise karşılıklı olduğu için bilip bilmemesi sözkonusu değildir.

Adam öldürmenin cezası 20 yıl olarak yazılmışsa, ehli zikr olan öldürenin cezasının şu şartlarla 20 yıl olduğunu bilir. Ama bunun kanundaki maddelere göre neye dayandığını bilmez. Sadece kendi müçtehidinin içtihatlarını bilir. Tercihlerini de yapmaz.

Fakih ise hükümleri delilleri ile bilir. Bu cezanın hangi kanunun hangi maddesine dayandığını bilen kimsedir. Değişik müçtehitlerin görüşlerini bir araya getirir, kendi bilgisi ile delilleri toplar ve içtihadını yapar. Fakih bu içtihadını yaparken hepsinde yapma durumunda değildir. Bazı konularda başka müçtehitlerin reylerini de alır. Bir müçtehidin içtihadı ile amel etmek durumunda değildir.

Şimdi mesleki bakımdan fakihler neler yaparlar?

Ümmiler ancak başkalarının  yanında çalışabiliyorlar. Sailler, başkası onları işe başlatır ve onlar kendiliklerinden o işe devam edebilmektedirler. Âmiller ise mezun oldukları işleri kendileri başlar ve bitirirler. Bunlar ancak mezun oldukları işleri yaparlar. Ehli zikr ise seçtiği müçtehidin içtihatlarına dayanarak kendisi planları ve talimatları kendisi okur ve anlar. Plan ve proje yapmaz, plan ve projeyi okuyabilir. Fakihe gelince, mevcut kurallara göre plan ve proje yapar demektir. Kuralları bir müçtehidin içtihadına dayanmaktadır.

Bunu şöyle izah edelim.

Bir kanser hastası geldi. Buna hangi tip tedavinin uygun olacağı bir plandır. Bu plan fakih tarafından hazırlanır. Ne var ki bu uygulama şekli daha önce bir rasih tarafından kabul edilmiş ve literatüre geçmiş bir uygulama olmalıdır. Kendisi müçtehitlerin uygulamaları dışında bir tedavi planı yapamaz. Yaparsa diyetini onun âkilesi öder. Plan hatalı çıkarsa o zaman rasihin âkilesi öder. Plan uygulanmamışsa ehli zikrin âkilesi öder.

Bugünkü doktorlar hem rasih, hem fakih, hem de zakir durumundadırlar. Sağlık Bakanlığı’nın genelgeleri vardır. Kimin hangi yetkilerle bu genelgeleri yayınladıkları bilinmemektedir. Merkezde çalışan bir doktorun yazdığı şeyler diğer doktorları bağlıyor. Yahut Avrupalıların yazdıkları Türkiye’de olanları bağlıyor.

İşte Kur’an fakihlik müessesesini getirerek dayanışma ortaklığına dayanan bir sorumluluk müessesesini getirmiştir.

Şimdi şu soru sorulur; Kur’an bu insanlara nasıl hitap eder?

Evet, Kur’an bunlara kanunu nasıl anlamaları gerektiğini öğretir. Kur’an sayesinde rasihlerin içtihatları ve icmaları doğar. Kur’an bize onların söylediklerini kendi üslubu ile söyler, böylece onları daha iyi anlarız. Diğer taraftan Kur’an insan zekasını öyle eğitir ki, insan o alimlerin yazdıklarını anlamada ve mukayese etmede ileri zihin açıklığına erişir.

Denemesi bedavadır. Önce yirmi kişiyi imtihanla alalım. Sıralama usulü ile derecelendirelim. Tekleri ve çiftleri ayıralım. İki senelik lisan eğitimini verelim. Teklere İngilizce, çiftlere de Kur’an Arapçasını öğretelim. Çok değil, iki senelik farklı eğitim bakalım ne sonuçlar doğuracaktır. Ondan sonra bunlara Türkçe derslerle hukuk okutalım. Beş sene de hukuk okusunlar. Aynı dersleri aynı kitaplardan ve aynı hocalardan okusunlar. On sene sonra bunları hukuktan imtihan edelim. Bakalım kimler başarılı olacak?

İşte ilmi deneme budur.

Amerika’daki sömürü sermayesi sahibi kâfir, Kur’an insanların zihinlerini bozuyor diye Türkiye’de Kur’an kurslarını kapatmalıyım diye çabalıyor. Oysa o deney gösterecektir ki Kur’an gerçekten insanın zihnini fıkha karşı açmaktadır.

 

10- RASİHLERE HİTAP

Tanımları tekrar yenileyelim.

Ümmi, başkalarının yanında çalışabilendir.

Sail, başkalarının başlattığı işi kendi başına devam ettirendir.

Âmil, mezun olduğu işi kendi başına başlayıp yapabilen, yani işin nasıl yapılacağını bilendir.

Ehli zikr, işleri hükümleri ile bilendir.

Fakih, hükümleri delilleri ile bilendir.

Rasih, delilleri tevilleri yani yorumları ile bilendir. İlimde en büyük mertebedir.

Bir rasih delil olarak;  

a)      Her zaman denenip tahkik edilenleri alır. Mesela, su 100 derecede kaynar. Bunu her zaman deneyip bilebilirsin. Yazılı bir metin varsa onu her zaman alıp okuyabilirsin. Rasih için temel delil budur. Değişmez doğa kanunları ile insanlığın değişmez kitabı Kur’an.

b)     Yapılanları görmek. İstanbul Boğaz Köprüsü’nü görüyoruz, vardır. O halde bu köprüyü yapan birileri vardır. Okur, öğrenir ve biliriz ki bu köprü Süleyman Demirel’in başbakanlığında yapılmıştır. Burada köprü mevcuttur ama kimin yaptığını kitaplardan ve yazılardan öğreniriz. Bugün yeryüzünde dört büyük din vardır, bir de Yahudilik vardır. Hâlen insanlar bunları yaşamaktadırlar. Bu dinlerin varlığı onların tarihi menşelerine bağlıdır. Bunu da sünnetle bilebiliriz. Yani mevcudu tetkik edip geçmişe gitmek, bu da rasihin ikinci delilidir.  

c)      Rasihin üçüncü delili ise İnsanların ortak aklıdır, herkesin onu öyle doğru kabul etmesidir. Bugün dört kere beşin yirmi ettiğini kimse inkar etmemektedir. Yahut kimse dünya yuvarlak değildir diyemez. Böylece tüm insanlığın kabul ettiği gerçekler bir rasih için kati gerçeklerdir. Diğer gerçekler zanni gerçeklerdir. Kati gerçekleri delilsiz kabul edip rasih ona göre araştırmalara devam eder.

d)     Rasih için en son delil tümevarımdır. Benzerlerinde aynı hükmün olacağını kabul etmektir. Ayın ışığı artıp eksilmekte, görüntüsü büyüyüp küçülmektedir. Ama güneş hep aynı kalmaktadır, yıldızlar da aynı kalmaktadır. Oysa gezegenler sönmekte ve parlamaktadır. O halde yıldızlar aya değil güneşe benzerler, gezegenler de aya benzerler diyebiliriz. Bu kıyas yoluyla yıldızlar hakkında tahmini bilgiler ediniriz.  

İşte, rasih bu yolla hareket eder.

Bunun dışında kitabın yanında istihsan vardır. Akıl onu öyle doğru görmektedir. Sünnetin yanında istishab vardır. O da şudur; eskiden beri var olup gelen anlayışları aksi delil ortaya çıkıncaya kadar doğru kabul etmek gerekir. Diğer taraftan mahalli icmalar vardır, onlara örf demekteyiz. Ve en sonunda illetlerin hikmetlerle tesbiti bir rasihin temel işidir.

İşte, Kur’an halka doğrudan hitap ettiği gibi rasihlere de özel olarak hitap eder. Halkın anlayamadığı hususları onlara anlatır. Halkın anlayabilmesine tezekkür, rasihlerin anlamasına da tedebbür denmektedir. Rasihler tedebbür yaparlar. Bir âyetin mânâsı ile değil, bütün âyetlerin birlikte o konudaki mânâsına doğru giderler.

İlim, bir olayın etki ettiği birçok olayları açıklar, tekten çoğa gider. Oysa içtihat birçok olayların bir yere olan etkisini inceler, yani çoktan teke gider. İlim delilleri ele alır, içtihat hükümleri ele alır. Fizik fakültesi ilim yapar, mühendislik fakültesi içtihat yapar. Biyoloji fakültesi ilim yapar, tıp fakültesi ise içtihat yapar. Sosyoloji fakültesi ilim yapar, hukuk fakültesi içtihat yapar.

Rasih ile âlim arasındaki fark da budur. Âlim ilim yapar, rasih ise içtihat yapar. Gerek rasih gerek âlim halkın dışındadırlar. Halk onların dünyasına girip onların yaptığını yapmaz ama onların vardıkları sonuçlardan yararlanır.

Rasihlerin veya âlimlerin ilimleri halka nasıl ulaşacaktır?

Elektrik 380 bin voltla bize gelir ama biz onu kullanamayız. Önce 38 bin volta iner. Sonra 3800 volta iner, sonra 380 volta iner ve biz ancak o zaman onu kullanırız. Hattâ televizyon onu da kullanamaz, beş on volta iner ve onu kullanır.

İşte rasihlerin yüksek içtihat ve ilimlerini fakihler bir dereceye kadar düşürürler, onların içtihat ve ilimlerini ehli zikr daha da anlaşılır hâle getirirler. Halk âmillerin ehli zikrden öğrendikleri ile amel eder. Bu arada Kur’an her seviyede insanlara hitap ederek onların kendi seviyelerinde sağlıklı ilim ve içtihat yapmalarını sağlamaktadır. Bu da Kur’an’ın erişilmez mucizesidir.

 

 

11. HER YAŞA HİTAP EDER  

1-      ÇOCUKLARA HİTAP

2-      ERGİNLERE HİTAP

3-      OLGUNLARA HİTAP

4-      YAŞLILARA HİTAP

5-      ÜMMİLERE HİTAP

6-      SAİLLERE HİTAP

7-      ÂMİLLERE HİTAP

8-      ZAKİRLERE HİTAP

9-      FAKİHLERE HİTAP

10-  RASİHLERE HİTAP

 


 Yay. Haz.:REŞAT NURİ EROL