9 Ocak 2017 Sayı 116
Yeni İlm-i Siyaset Yazıları - IV. -

 

                        

 

 

İMANIN ŞARTLARINDAN, DEVLETLEŞMENİN KAİDELERİNE

            İlm-i siyasetin unutulduğu ya da daha net bir ifadeyle unutturulduğu şu günlerde yeni dünya düzeni söylemlerine emperyalist bakış açısından İslamî/barışçı bir bakış açısına evrilmenin bir amacını güden bu yazılarımızın ilki kısa kavram tahlilleri ile başlamıştı.

            Bu kavramların hepsinin dinde sadece batı mantığıyla religion/ahlak öğretisi olarak değil aynı zamanda bir sistem ve siyasal öngörüsü olması hasebiyle bugünün dünyasına da ışık tutabileceğini öne sürmüştük. Zira insan geçmişten beri aynı problemlerle yaşadı. Hak, adalet, açlık, ekmek, özgürlük vs. gibi değerleri var kılmak adına devlet organizasyonları oluşturdular. Bunun sebebi insanın sosyal bir varlık olması yeryüzünde şa’b, kabile, aşiret vs. gibi bir arada bulunarak ihtiyaçlarını beraber mübadele yoluyla karşılamasıdır.  Bunlar olurken toplum içerisinde denge unsurları değişmiş iktidar odağı amacından sapmış ve iktidar-muhalefet arasında bir yönetim kavgası oluşmuş toplumsal birlik/tevhid bozulmuş. İşte bu sebeplerden ötürü ilâhî dinler bu sorunları çözmek adına Yüce Otorite/Allah(c.c.) tarafından yeryüzüne insanların nasıl ve ne şekilde yönetileceğini insanlara öğretmiştir.

            İslam dinini bir insan kabul ettikten sonra gerçek manada devlet düzeninin işleyişine katılacaksa onu savunup kollayacaksa dayanışma içerisinde olacaksa belli başlı bazı kuralları kabul etmekle yükümlü kılınmıştır. Bu kurallar Buharî ve Müslimde geçen Bakara sûresinin 177. ayetinde geçen 5 ile özetlenen 6 kuraldan ibarettir. Geleneksel itikad ya da kelam kitaplarımızda buna İmanın Şartları diyoruz bunlar uhrevî anlamının dışında ne gibi anlamlar taşırmış bir bakalım.

            1-) Allah’ın Varlığına ve Birliğine İman; daha önceki sayımızda Enfal 41 ve Müzzemmil 20. ayet-i kerîmeler nezdinde “Allah” kelâm-ı celîlesinin aynı zamanda “Kamu” ya tekabül ettiğini söylemiştik ve birlik/tevhid meselesinin de toplumsal bir hadise olduğunu açıkladık. Yani burada şu açıklama yerine oturur. Kamunun varlığı bir devlet olabilmek devletleşebilmek/iman edebilmek için şarttır olmazsa olmazdır. Burada hakkaniyetin tecellîsi, inandığımız Allah’ın rızasının da toplumun hukuk önünde bir olması ve her şahsın hukukuna göre birebir muamele görebilmesidir.

            2-) Âhiret Gününe İman; burada yapacağımız yorum sosyal olduğu kadar toplumsal hadiselerin her zaman determinist değil indeterministte olabileceğini ifade eder. Bu ifade işlerin sonucuna, sonuç gününe, netice anına inanmak ve bunun hayr olduğunu bilmektir. Şöyle ki her devlet belli siyasî hamlelerde bulunur ama bu hamlelerden kesin olarak şu olur diyemez standart sapma payı da vardır lakin ameli ne ise sonuç ona yakındır. İşte bu da yolun gidişatının sonuyla niyetin amelle bir arada olacağına imandır. Kısacası “kurallarına göre işlenen işlerin sonucuna güvenmek”.

            3-) Meleklere İman; melek kelimesi varlığın maddî yanını değil enerji ile, ışık/nur ile olan kısmı ile alakalıdır. Bu sebepten kelime harfleri olan mim, lam ve kef harfleri aynı zamanda farklı şekilde bir araya geldiğinde güç anlamına da gelirler bu da bir toplumun/kamunun işçileridir. Bir nevi askerler ve bürokratlardır. Bunlarla dayanışma ve bunlara güven de devlet erklerinin sorunsuz işlemesi açısından büyük bir önem taşır. Tabi bu görevlilerin de görevlerinde liyakat önemlidir. Bu görevliler nefislerine değil birebir devlete çalışmalıdırlar.

            4-) Kitaplara İman; burada ki kitap kelamını açmaya gerek yok çünkü bu kadar açıklamadan sonra kitabın bir toplumun muamelatına/genel hukukuna, ibadatına/kamu hukukuna, münakehatına/özel hukukuna ve ukûbatına/ceza hukukuna kaynaklık teşkil edecek olan anayasal metni olan ve delil niteliğinde olan kitaplara imandır. Kitabı/Anayasası olan her topluluk ehl-i kitab, Kitabı Allah tarafından gönderilen ilâhi olan her toplulukta ûtu’l kitabdır.

            5-) Nübüvvete İman; burada ki kavram mühim, risalet değil nübüvvet zira risalet başkanlığı, hükümet yöneticiliğini ifade eder ki o sadece kitabın delilinden çıkan ahkâm-ı şer’iyyeyi uygulayandır. Nübüvvet ise o ahkâm-ı şer’iyyeye delil olan kitabı insanlığa ulaştırmaktır ve bunu yapan kişide nebîdir. Ve bağımsız ilim adamlarının oluşturduğu ulema sınıfı da bugün nübuvvet müessesinin varisidir. Nübüvvet müessesesi nebîlik olarak Muhammed (as) ile son bulmuştur. Lakin ulema (bağımsız alimler) bu müesseseyi devam ettirirler ve Kur’an ayetlerine yorumlayarak istinbat ettiği hükümler ile risalet kurumuna katkıda bulunurlar. Ama burada ulemâ; umerânın emrine girerek değil hakkın ve adaletin emrinde iş yapar. İslam’ın çizdiği çerçevede hareket eder. Bu nedenle aslında siyasal rejimin İslam’da ki en üst mertebesi risâlet değil nübüvvettir.

6-) Kadere İman; kelam ilminin beklide en tartışmalı mevzuudur bu. Ama kader biz ne desek de vardır ve inkâr edilemez. Kur’an-ı Kerim ve diğer kitaplarda birebir imana muhatap olmayışının sebebi de “Kader” mevzuunun birebir Allah’a ve Ahirete İman ile alakalı olmasındandır. Yani ulûhiyet ve mead konuları arasında yer alır. Kader sosyal hayatta işlerimizin evvelini bize anlatır. Nasıl ki işin sonucuna iman var işin başında da eylem var, plan ve program var. Zaten kader kelimesinin kök anlamı itibariyle manası ölçü olarak gelir. Takdir etmek, kudret göstermek hep bu kelime kökündendir. İnsan işin başında bir şeyi takdir eder ve ona karar verir. Bu işin başıdır. Ama kararı ne kadar farklı olursa olsun insan karar ağacının sadece önündedir ve iki boyutlu görür ama yanına geçip ve daha üstünden seyrederek dört boyutlu uzayda karar ağacının onu işin başından sonuna nerelere götüreceğini görmesi mümkün değildir. Bu sebepten insan sadece takdir etmek ve bunun altyapısı için plan, program çizmekle yükümlüdür ki işin sonucu da aslında bu programına imanla alakalıdır. Aslında tam manasıyla kader körü körüne teslim olmak değil teslimi aşmaktır. Yani kader kararını kendin vermendir. Planını ve programını çizip buna iman etmen/ güvenmendir.

Kısacası bugünkü siyasal bilimlerde ve devlet tarihlerinde okuduğumuz her devletin kutsalları ve tanımlamalarının bir İslam modelinde nasıl değiştiğini ifade ettik. Ve devletin bu asıllarla nasıl makrodan mikroya indiğini gördük. Devletin sadece kurumlarını ayakta tutan ve yakıtı insanlar olan bir soba zihniyetinden çıkarıp yakıtı kurumlar olup ısıtmak ile yükümlü bir soba olduğunu her madde bize ifade etti. Meleklerin/Kamu görevlilerinin nefsinin olmayışı kendi nefisleri için değil sadece Allah’ı/Kamuyu tesbih etmesi/sorun çözmesiyle bunu anladık. Tevhid anlayışının tarih boyunca ezen ezilen mücadelesi olduğunu ve bunun sınıf düşmanlığı yaparak son bulmayacağını ve hatta körükleneceğini ifade etmenin yanı sıra bunun aslında birebir hukukî muamele olmasıyla tanımlanabileceğini bir kere daha ifade ettik.

Bugünün dünyasında modernist siyaset algısında hümanist/insancıl geçinenlere gerçek insanî ve İslamî/barışçı bir devletin umdelerini tarif ediyoruz ve inanıyoruz ki yeni dünya düzeni olarak gelecek üçüncü binyıl medeniyetinde ilmen insana endeksli hak eksenli düşünen siyasî düşünce bu minvaller üzere kurulacaktır. Çünkü bu Allah’ın tüm insanlara vaadidir. Bu va’di yaşayanlardan oluruz inşallah.

Yaşatan ve Çalıştıran Allah adına.

Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde, Ve insanların dalga dalga Allah'ın dinine/düzenine girdiklerini gördüğünde, Rabbini överek tesbih et, O'ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.

                                                           Kur’an-ı Kerîm/Nasr Suresi