27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
Kur'an Fasihtir Gramer Hatası Yapmaz -I-

 

الفصيح

İnsan doğduğu zaman, hattâ doğmadan önce sesler duyar. Bir yaşına yaklaşınca artık kelimelere anlamlar yükler. Konuşur hâle gelince düzgün olarak ana dili ile konuşur.

İnsan bu dili nasıl öğrenmektedir?

“Kalemi bana ver” dediğiniz zaman “kalem”, “ben” ve “ver” kelimelerinin mânâsını öğrenmekte, onları beynine yerleştirmektedir. “Size kalem alayım” derseniz, onun yanlış olduğunu beyin haber vermektedir. Bugün bilgisayarda yazarken eğer kelime yanlış yazıldıysa bilgisayar kelimenin altını kırmızı olarak çizer, doğrusunu koyduğunuz zaman kırmızı işaret kalkar. İnsan beyninde de böyle bir mekanizma vardır. O dili konuşanlar arasında ortak doğrular oluşur. Yanlış söylediğiniz zaman karşı tarafın beyninde kırmızı işaret doğar, sizin beyninizde de böyle işaret doğar.

Bilgisayarda bunu yalnız kelimelerle yapmaktayız. Oysa insan beynindeki bilgisayar bunu cümle yapısı içinde denetler. Mesela “ben seni verdim” desem, beynim hemen bunu hatalı söylediğimi bildirir. “Sene verdim” desem de bana yanlış söylediğimi bildirir. “Sana verdim” demem gerekir. Hangi Türkçe  bilene sorarsanız sorunuz, “sene verdim” cümlesinin hatalı olduğunu sana söyler. Çünkü Türkçede o topluluklarda artık hafızaya öyle alınmıştır.

Bu çıkan sesler için de doğrudur. “R” harfini Türkler başka türlü, Fransızlar başka türlü telaffuz ederler. Dili sonradan öğrenenlerde bu ses farklılığı hemen anlaşılır. Kur’an okumamız onun için zorlaşmaktadır. “Z” sesi Arapçada üç şekilde çıktığı halde, Türkçede bir ses olarak çıkar.

Şimdi fesahati tanımlayabiliriz. Dilin konuşanlar veya dinleyenler tarafından bilinemeyen ama hislerle duyulan kurallarına uygun konuşma fasih konuşmadır. Araplar fasih Arapçaya şiddetle uyarlardı. Mekke’ye yabancılar geliyor ve gidiyordu. Çocuk bozuk Arapça öğrenir diye, badiyede süt annelerine verirlerdi. Çocuklar fasih Arapça öğrenirlerdi.

Kur’an okunduğu zaman onun fesahati yani Arapça kuralları içinde konuştuğunda kimse itiraz etmemiştir. Araplar şiir yazar, yanlış kelime ve cümle kuran olursa hemen anlar ve şiiri reddederlerdi. Kur’an’da Arapça fesahatine uymayan bir şeyi bulamamışlardır. Tam tersine Kur’an’a benzer bir şiir söylemeye yeltenmişler ve başaramamışlardır.

Araplar şiir yarışması yapar, ilk sırayı alan 7 şiiri Kabe’nin duvarına asarlardı. Kur’an nâzil olduğu zaman fesahatteki uygunluğa bakarak birinci olan şiiri duvardan indirmiştir. Cahiliye dönemi halkının düzgün dilleri gibi böyle mertlikleri de vardı. Araplar Kur’an’ın içeriğine karşı idiler ama diline hayran oldular.

İyi edip kimdir?

İyi edip dilde yenilik yapacak ama o yenilik beyin bilgisayarında kırmızı işareti vermeyecektir. Yani dilin bütün kurallarına uyacak ama yenilik de yapacaktır. İyi şair ve edipler bunu başaranlardır. Konuşurken öyle yenilik yaparsınız ki, eski dil kurallarına aykırı olur, o söz tgayıp edilir. Ama siz öyle yenilik yaparsınız ki, halk onu dil kurallarına uygun bulur.

Kur’an birçok yenilik yapmıştır ama kimse bu yenilikleri yadırgamamıştır.

a)    Kur’an nesir ile nazım arasındabir dille gelmiştir. Oysa Araplarda yazı dili yalnız şiir idi. Diğeri sade konuşma idi. Aruz veznini bilmeden en iyi bir şekilde kullanıyorlardı. Kur’an nesir değildi, nazım da değildi. Ama Arapların kulağına son derece hoş geliyor, Arapların kulağını tırmalamıyordu.

b)   Sûrelerin başlarında Arapların bilmediği E, L, M gibi harfler getiriliyor. Onlar için hiçbir mânâsı olmayan bu harflerin adları ile okunmasında da bir yadırgama söz konusu olmamış, son derece alışık bir şey gibi karşılanmıştır.

c)    Kur’an değişik konuları daldan dala atlayarak anlatır. Eğer biz konuşurken bunu yapsak, yaşlandığımızdan karıştırmaya başladığımıza hükmederiz. Oysa Türk şiirlerinde olduğu gibi konudan konuya geçildiği halde insan beyninde bir tıkanıklık söz konusu değildir. Dinleyen bunu son derece doğal akış içinde görür. Kur’an’ın fesahatine en büyük delil, Arapça bilmeyenler de Kur’an’ı kolayca ezberlemekte ve okuyan bir yerde hata yaparsa beyin hemen farkına varmaktadır.

 

1- Arapça kelimeler kullanır, yeni kelime uydurmaz

Kur’an, topluluğu cahiliye döneminden uygar topluluğa yükseltmiş, o zamana kadar bilinmeyen kavramları öğretmiştir. 1400 senedir herkese ve bize hâlâ öğretmektedir. Bu kadar büyük inkılâp yapan bir kitap yeni şeyleri ifade etmekte zorlanmalıdır. Bazen yeni kelimeler üretmeli, bazen yeni cümleler kullanmalıdır. Nitekim, bütün ilimlerde yeni kavramlar, o dilin ıstılahına göre geliştirdikleri yeni kelimeler kullanırlar. Kur’an böyle yapmamış, o zamana kadar Araplar hangi kelimeleri kullanıyor idiyseler o kelimeleri kullanmıştır. Yeni cümleler de geliştirmemişlerdir. Gerek kelime yapısı gerekse cümle yapısı tamamen Arapların o gün kullandıkları kelime ve cümle yapısının içindedir.

Kur’an “Semavatın ve arzın Rabbi” dediği zaman, her insan mânâsını basit olarak anlar. Bu cümlede bir fevkaladelik görmez. “Sema” kelimesi dişi çoğul kuralı ile çoğul yapılmıştır. Bu sistemi ifade eder. O halde semalar bir düzen içindedir. Arz müfret olarak eklenmiştir ve bizim uzayımızın adı olmuştur. Astronomi ilmini bilenler bu deyimin ıstılahî manâsını anlayacaklardır.

“Hame’” seramiğin imal edildiği yoğrulmuş çamur demektir. Kalıba konduğunda kalıbın şeklini koruduğu için “hame’” denmektedir. Bu kelime sonraları anlamını koruyarak himaye kökünü geliştirmiştir. Himaye etmek, korumak demektir; değişmesini, bozulmasını önlemek demektir. “Sinn” diş demektir. “Mesnun” dizilmiş demektir. “Hamein mesnun” dizilmiş koruyucu veya korunan anlamındadır. “Sal” ise zincire benzeyen sarmal çizgileri olan yılandır. “Salsal” buna benzer zincir demektir. Mekke’deki badiye Arabı bunu okuduğu zaman, insan seramik çamurundan yaratılandır der ve geçer, herhangi anlamsız bir şey görmez. Oysa bu XX. yüzyılda keşfedilen DNA zincirlerinden oluşan kromozomu anlatmaktadır. Kromozom, renkli demektir. Bir boya atıldığında yalnız çekirdek boyanıp görünür hâle geldiği için kromozom denmektedir. Şimdi Kur’an’ın adlandırması ile bugünkü biyolojinin adlandırmasını karşılaştıralım. Aralarındaki farkı hemen göreceğiz.

Dilde başka bir olay daha vardır. O da akıcılıktır. Kelimeler ve cümleler öyle söylenir ki, o dili konuşanlar söylerken zorluk çekmez, duyarken de kulakta bir rahatsızlık yaratmaz. Dilde bilinen ama bu bakımdan beğenilmeyen kelimeler vardır. Yahut bu kelimeleri yan yana getirdiğiniz zaman yine aynı şekilde kulağa hoş gelmeyen cümleler oluşabilmektedir. Dil bu bakımdan birtakım deyimler yapar.

Türkçede ses uyumu vardır. Kalın seslilerden sonra kalın sesliler gelir. Bunun istisnaları da vardır. “Kardeş” deriz de “kardaş” demeyiz. Arapçada da harfi illetli kelimeler vardır. Değişikliklere uğrar ve dili akıcı hâle getirir. Normal konuşmada kelimelerin bu ahengine uyulur. Ama cümlelerde ise ayrı kelimeler kullanıldığı için her zaman riayeti zor olur. Fasih dili konuşanlar, hatipler bu hatayı yapmazlar. Kurdukları cümlelerde söylem zorluğu olan veya kulağı rahatsız eden söz söylemezler. Bu hatipleri saatlerce rahatlık içinde dinleyebilirsiniz. Kur’an bu bakımdan da fasih Arapça ile konuşmaktadır.

İnsanın dinleyebilmesi için yeni şeyler duyması, yeni buluşlar olması gerekir. Yoksa onun için cümleler basitleşir ve bıktırıcı bir hal alır. Burada da hem yenilik yapacaksınız hem de alışmadığı yenilik yapmayacaksınız. Bu sanatı başaran edip olur. Kur’an böyle bir kitaptır. Kur’an fasih Arapça kullanır, sesler arasındaki uyumu sağlayarak yenilik yapar.

Hislerle bilinen bu fesahat, İslâm âlimleri tarafından ele alınarak incelenmiş ve kitaplar telif edilmiş, yani fesahatin kuralları bulunmuştur. Sonra artık bu ilmî bir şekilde ortaya konmuş demektir. Bunun anlamı nedir? Termometreyi bulan adamın da sıcak ve soğuktan haberi mi vardı? Vardı ama bunu ilmî bir şekilde ortaya koyamıyordu. Termometre bulununca ‘şu kadar sıcaktır’ diyoruz. İşte fesahatle ilgili ilimler gelişince ölçüsünü bilir hâle gelmiş bulunuyordu, daha da bulunacaktır.

 

2- Aynı anlamda iki kelime kullanmaz

Dilin özellikleri vardır. Önce bir kelime birkaç anlamda kullanılır. “Ahmet” kelimesini ele alalım. “Ahmet” adının konduğu pek çok kimse vardır. O halde “ben Ahmet” derken bunlardan birini kastetmiş oluyorum. Karine ile bunu bilebilmekteyim. Bazen diğerlerinden ayırmak için soyadını kullanırım, yahut Sivaslı derim.

Kur’an’da bu şekilde kullanılma çoktur.

“Racül” kelimesi birçok kimsenin ortak adıdır, ama bunların hepsine birden delâlet etmez. “er-Racül” dediğiniz zaman, bilinen bir kimseyi kastediyordunuz. Dinleyen bunu kendisi karinelerle anlar. “Raculün” dediğinizde, erkeklerden birini kastediyorsunuz ama onlardan herhangi biri olabilir. “Ben” ve “sen” kelimeleri de böyledir. “Ben” dediğim zaman başka biri kastediliyor, sen “ben” dediğin zaman başka biri kastediliyor. Kur’an dilin bütün bu özelliklerini kullanmaktadır.

Bir de bir şeyin birden fazla ismi olabilir. “Başbakan” da R. Tayyip Erdoğan’ın adıdır, “Erdoğan” da Erdoğan’ın adıdır. Ben “başbakan konuştu” desem siz neyi anlarsanız, “Erdoğan konuştu” dersem de aynı kimseyi anlarsınız. Biz konuşurken aklımıza hangisi gelirse onu söyleriz. “Bunu niçin tercih ettin?” derseler izah edemezsiniz. Mesela, “ben yazarken izah edemezsiniz” dedim. “Açıklayamazsınız” da diyebilirdim.

Halk konuşma dilinde bunlar üzerinde durmaz, içinden nasıl gelirse öyle söyler. Hepimiz her gün böyle dil kullanırız. Oysa hukukçular bunu yapmaz, aynı şey veya olaylar için aynı kelimeleri kullanır. Bir şeyin iki adını kullanıyorlarsa mutlaka farklı manâda kullanırlar. Ben “Erdoğan konuştu” dersem, kişiliğini öne çıkarmış ve onun şahsiyetini ortaya koymuş olurum. “Başbakan konuştu” dersem, bu sefer de başbakanlığını ortaya koyarım. Kur’an birbirine benzeyen çok kelimeler kullanır. Bunları yan yana kullanır ama bunların taşıdığı manâ farklıdır.

“Rahmân” ve “rahîm” kelimeleri kök ve manâ bakımından farksızdır, her “Besmele”de geçmektedir. Biz bunları söylemiş olsaydık, tekrardır, teyittir derdik. Oysa Kur’an bunlar arasındaki farkı bilerek bunları kullanmaktadır.

Bunu şöyle tahlil ediyoruz: Rahmân da rahîm de müşebbehe sıfattır. İkisi de karşılık beklemeden iyilik etmek anlamındadır. Rahmân yalnız ismi faildir. Yani rahmet eden anlamındadır. Oysa Rahim ismi fail de olabilir, ismi mef’ul de olabilir. Yani rahmet eden de, rahmet edilen anlamında da olabilir. O halde burada “Allah rahmândır” derken, kişinin hiç bir katkısı olmadan ona iyilik etmesidir. Yani Allah ona göz vermiş, o da görmektedir. Bu rahmân sıfatının tezahürüdür. “Rahîm” ise Allah çalışana çalıştığının karşılığını vermesidir. Kişinin çalışmasının Allah’a bir yararı yoktur, ama kişiye çalışma karşılığı yardım etmektedir. Kişi ekerse biçer. Biz bunu daha felsefi olarak şöyle anlıyoruz. Allah rahmân sıfatı ile kâinatı yarattı ve değişmez kanunları koydu. Bunları öyle yarattı ki insanlar bunlardan yararlansınlar. İşte bu da Allah’ın rahîm sıfatıdır.

Kur’an bütün kelimeleri ve deyimleri ayrı manâlarda kullanır, hattâ deyimler üretir. Her deyimin ayrı manâsı vardır. “İttika eden” dediği zaman, bu konu içtihat konusudur, görevlinin takdirine kalmıştır, vazii kanunun takdirine kalmıştır demektir. Yani belirli değil, belirlenecektir. Belirlendikten sonra ona uyulacaktır.

“Allah rahîmdir” derken, eğer marife getirmişse yalnız Allah rahîmdir, başka rahîm yoktur demektir. Ama nekire getirilirse, devlet de rahîm olmalıdır demektir. İşte usûlü fıkıh bu ince manâları ayırdetme ilmidir. Bu sayede yepyeni fıkıh doğmaktadır.

Kur’an fasih bir dille inmiştir. İçinde icad edilmiş kelimeler yoktur. Ama dil çok ustalıkla kullanılmış, Arapların en ediplerinden daha ileri bir dil kullanılmıştır. Bu husus fesahatten çok belagat sanatıdır. Ancak burada şu var ki, ben konuşurken kelimeleri kullanıyorum, kavramları kullanıyorum. Bunları karıştırmadan yerli yerinde söylüyorum. Bu da fesahattir. Belagat, kastedilen manâya uygun konuşmadır. Fesahat, kastedilmeyen manâların içinde de çelişkinin olmamasıdır.

 

3- Kelimelerin etimolojik anlamlarını da korur

Her dilin kendine göre ses ahengi ve mantık yapısı vardır. Diller bu özellikleri ile birbirlerinden ayrılırlar. Türkçede -dili geçmiş, -mişli geçmiş, hâl, geniş ve gelecek zamanlar gibi beş zaman türü olduğu halde, Arapçada sadece iki zaman vardır. Buna karşılık Arapça kurallı dişi, kurallı erkek çoğulları ile değişik çoğul sistemlerini almıştır. Erkek kurallı çoğul, insan gibi şuurlu toplulukları gösterir. Dişi kurallı çoğul sistemi gösterir. Birbirine uyuşmuş eşyaların çokluğunu gösterir. Diğer çoğullar sadece sayıdaki çokluğu gösterir. Hattâ onda da kıllet ve kesret çoğullar vardır.

Bir dil başka dillerin bozucu etkisinde kalmadan gelişirse, seslerdeki ahenk ve cümle kuruluşlarda, kelime çeşitlerindeki uyum o kadar fazla olur. Eğer diller değişik dillerden oluşmuşsa, değişik tip makinaların parçalarını bir araya getirerek bir makine yapmaya benzer. Ancak şu bilinmelidir ki, Arapçadan başka bütün diller ya ilkeldir ya da kendi dil yapılarını bozmuşlardır. Osmanlıca bunun tipik örneğidir. Ama uygar bütün diller ya Arapçadan ya da Latinceden etkilenerek gelişmişlerdir. Kur’an ise başka dillerin etkisi altında kalmadan telif edilmiş bir kitaptır ve Arap dil yapısını ve mantığını tam içerir.

Dillerin oluşma biçimleri vardır. Mesela “kulak” kelimesini ele alalım, işitme organının adıdır. Bir şeyin küçük parçalarına da kulak deriz. “Bir kulağını da bana ver” deriz. Ayrıca köşe anlamında da kullanırız. Ama kulak yerine kullanılmaktadır. Yabancı kelimdir. Kulağın aslı “kolak”tır. “Kol” yazı yazdığımız organın adıdır. Zamanla “K” harfi düşmüş “el” olmuştur. “El” daha çok bileğe kadar olanı ifade eder, “kol” ise omuza kadarını ifade eder. Birbirinin yerine kullanılırlar. “Kolak” kola takılan bohçada kola geçirilen yerdir. Bohçanın köşelerinin adı “kolak” olmuştur. Sonra başımızdaki “kulak” ona benzetilmiştir.

İşte, bir dildeki kelimenin bu şekildeki tahliline etimoloji denmektedir.

Bir kelime yabancı dilden geldiği zaman sadece o günkü anlamıyla gelir, geçmişiyle ve yapısıyla gelmez. Dolayısıyla insan beynine fazla etki etmez. Onun içindir ki yabancı dillerin etkisiyle uygarlaşan dil artık fasih dil olmaz. Bugün dünyanın dilleri fasih değildir. Çünkü halk o dili kökleri ve yapısıyla öğrenmez.

Kur’an Arapçası saf dil olduğu için her kelimenin kaynağı ile geçmişi ile belli olan bir dildir. Dolayısıyla fesahati erişilmezdir.

Bunun yararı nedir?

Kelimelerin manâlarına vâkıf olmasıdır, diğer benzer kelimelerin farklarını öğrenmedir. Kur’an “rauf rahim” diyor. İkisi de karşılık beklenmeden iyilik etmektir. Aralarında fark vardır ki Kur’an’da zikredildi. Acaba bunlar arasında ne fark vardır?

“Rahmet” döl yatağı olan rahimden türetilmiş kelimedir. Bir anne çocuklarına nasıl davranırsa Allah da insanlara öyle davranır. “Re’fet” ise baba çocukları için nasıl davranırsa o da öyle  davranır demektir. Annede merhamet galiptir, daha çok duygularla hareket eder. Babada ref’et galiptir, akılla hareket eder. Buradan re’fet ile rahmeti ayırmış oluruz.

Bu ayırımdan nasıl yararlanırız?

Allah’ın yeryüzündeki halifesi kamudur, devlettir. Devletin halkına nasıl davranacağını bize öğretmektedir. Bir taraftan son derece merhametli olacaktır, diğer taraftan re’fetli olacaktır. Din merhameti temsil edecektir, yönetim ise re’feti temsil edecektir. İyi bir baba çocukları için ne ise, iyi bir yönetimde devlet odur. Baba çocukları için nasıl adaleti gözetirse, devlet de adaleti gözetmelidir. Halkı korkutan devlet yerine, halkı saydıran devlet olmalıdır. Halk saygısından ve sevgisinden dolayı gerekirse canını vermelidir.

Etimolojik araştırmalar için; a) Kur’an’ın kendisine baş vurmak, b) O günkü Arapça deyimlere başvurmak, c) Arapçada akraba kelimelerden yararlanmak, d) Dünya dillerinden yararlanmak gerekmektedir.

Dünya dilleri birbirine akrabadır. Hepsi Hazreti Adem’in öğrendiği esmadan iştikak etmiştir. Kur’an’daki bu özellik bir mucizedir. Çünkü diğer dillerde kullandığımız kelimelerde böyle etimolojik gidiş yaptığımız zaman hiçbir şey ifade etmez. Çünkü biz “kulak” derken artık “kolak”tan dönüşmüş olarak düşünmemekteyiz. Allah ise bu incelikleri bildiği için Kur’an’da ona göre kelimeler kullanmakta, ona göre mânâları ifade etmektedir. Bizim bunu yapmamız mümkün değildir.

 

4- Halk dili kullanılır, halktan kopmaz

Konuşma dili ile yazı dili farklıdır. Konuşmada vurgular yaparak mânâlar veririz. Karşınızda insan vardır, çevreye hakimdir. Bir söz söylediğiniz zaman hemen anlar. Çünkü siz yalnız dille konuşmuyorsunuz; yüzünüz, gözleriniz, bakışlarınız, yüzünüzle birlikte el işaretleri, yer vermeniz gibi konuşmanın dışında meramınızı takviye edersiniz. O da kendi durumuna göre sizin söylediklerinizi anlar. “Buraya oturun” dendiği zaman, kişi yerinin burası olduğunu bilir. Ama yazı dilinde bütün bu destekleyici ifade şeklinden mahrumsunuz.

Avrupa dillerinde vurgu çok önemlidir. Vurgu sayesinde kelimelere yeni manâlar yüklersiniz. Ruslar vurgular için işaret geliştirmişlerdir. Türkçede vurgular son hecelerde gelir. Dolayısıyla vurgu ile yeni kelime ortaya çıkmaz, ancak vurgu ile önem belirtilir, duygular eklenir.

Türkçe yarı vurgu dilidir. Mesela “Ankara’dan dün geldim” ile “Dün Ankara’dan geldim” arasında önem farkı vardır. Fiile yakın olan önemlidir. Ama siz vurgu  yaparak önemi fiile daha uzak kelime üzerine yapabilirsiniz.

Arapçada bu da mümkün değildir. Arapçada vurgu ile ne kelime yeni manâ kazanır, ne de önemini vurgu ile sağlarsınız. Arapçada önem kelimenin sırasına göre değişir. Ayrıca vurgu yerine geçen harfler vardır. Diğer dillerde vurgu ile ifade edilenler Arapçada harflerle ifade edilir.

Arapçanın bu özelliği yazı dili ile konuşma dili arasındaki farkı azaltmıştır. Konuşma dili yazı dili ile eşleşmektedir. Yazılanları da konuşur gibi ifade etmiş olursunuz. Bu bakımdan Arapçada fasih konuşmak hayli zordur. Çünkü dilin en ince özelliklerini düşünerek söylemek gerekmektedir. Oysa insan konuşurken bunlara dikkat etmemekte, yanlış ifadeler de konuşma içinde yer almaktadır.

Araplar okuma yazma bilmiyorlardı. Kur’an indiği zaman Mekke’de sadece 17 (onyedi) gibi az sayıda kişi okur yazardı. Onlar da şiirler yazarlar, bir de borç ve alacak kayıtlarını tutarlardı. Kitap gelmemişti, Kur’an gelmemişti.

Kur’an, hafızada biriktirilip ezbere okuma demektir. Dolayısıyla Kur’an kitaptan evvel konuşmadır. Kur’an okuduğunuz zaman bu özellik kendisini gösterir. Yani kitaptan değil, konuşuyormuş gibi okursunuz. “Besmele” çekerek Kur’an’dan olduğunu ilân edersiniz. Bundan sonra okuyarak konuşarak söyler gibi okuyabilirsiniz.

Kur’an tedris edilirken önce yazısını göstermez, sadece kulaktan tedris yaparlar. Böylece hatlar aklına gelerek Kur’an’ı okumaz, konuşarak Kur’an’ı okur. Buradaki fesahat şudur ki, Kur’an bir konuşma ifadesi olduğu halde, aynı zamanda kitap olmuştur. Elimizde şimdi mushaf vardır, ama kurralar da vardır.

Halk yazışarak anlaşmaz, konuşarak anlaşır. Bu sebepledir ki yazı dilleri halktan kopuktur. Halk yazı dilinden fazla bir şey anlamaz. Onun içindir ki kitaplar vardır, öğretmenler de vardır. Kitaplar gönderilmiş, peygamberler de gönderilmiştir. Mektupla beraber elçiler gönderilir.

Kur’an aynı zamanda halk dili ile konuşur. O sebepledir ki Mekke’de sadece Kur’an okundu. Özel olarak yazıldı ama uygulama yapılmadı. Kur’an insanlara hitap etti, Mekkeliler söylenenleri çok iyi anladılar. Karşı çıktılar. Ancak Kur’an o kadar etkili bir Arapça ile ifadede bulunuyordu ki Mekke halkı onu kabul edecek oldu. Sosyal baskı onları buna inanmaktan alıkoydu. Bununla beraber az da olsa Kur’an’ın etkili hitabının çekiciliğine dayanamayarak sosyal baskıyı atıp ona inananlar oluşmaya başladı. Ebubekir bunların başını çekiyordu. O gün orada okul yoktu, kitap yoktu, sadece halkın konuştuğu dil vardı.

Eğer Kur’an halkın dili ile hitap etmeseydi onlara inandırabilir mi idi? Kur’an yeni şeyler söylemeseydi, bugünkü İslâm Uygarlığı ve Avrupa Uygarlığı doğar mıydı?

Demek ki Kur’an bir taraftan halk dili ile konuşmakta ve en sade insanı bile etkisi altına almakta, diğer taraftan da uygarlıkları yaratacak güce sahip olmaktadır.

İşte bütün bunlar onun fesahatinden doğmaktadır.

 

5- Kelimelere ve deyimlere özel anlamlar yükler, eski mânâlarını da korur

Bütün canlıların anlaşma araçları yani dilleri vardır. Bunlar şekle, renge, tada, kokuya, sese dayanır. Sesli anlaşmalar hayvanlarda vardır. Kuşlar da insanlar gibi otuzdan fazla ses ile anlaşırlar. Onların dilleri ile insanın dili arasında farklar vardır.

a)      Hayvanlar dillerini doğuştan bilirler, sonra öğrenmezler. Oysa insanlar dillerini sonra öğrenirler.

b)     Hayvanların dilleri değişmediği ve milyonlarca yıldır hep aynı kaldığı halde, insanların dilleri tedrici olarak değişmektedir.

c)      Hayvanların dillerinde farklılık görülmediği halde, insanların dilleri değişerek ayrı diller hâline gelebilmektedir.

d)     Hayvanların dilleri yenilikleri ifade edemez, doğuştan ne biliyorlarsa orada kalır. İnsanların dili ise sosyal evrimle birlikte evrimleşmekte ve yenilikleri de ifade edecek durumdadır.

Dilin bu özelliğinden dolayı zamanla değişmektedir. Canlıda nasıl hücreler doğar, yaşar ve ölür, yerine yenileri gelirse; dilde de kelimeler doğar, yaşlanır ve ölürler, yerine yeni kelimeler ortaya çıkar. Zamanla dil de canlı gibi bütünüyle yaşlanıp ölür.

Kur’an Arapçasında ise aynı durum söz konusu değildir. Kur’an Allah’ın sözleri olduğu için zamanla manâlarda gelişme olur, yeni anlamlar kazanır. Ama kelime yaşlanıp ölmez. O kelime Kur’an’da kalır ve canlılığını hep muhafaza eder.

“Sema” gök demektir. Semanın Araplar için taşıdığı anlam basit ve sadedir. Düz yer vardır. Denizlerle çevrilidir. Bu yerin üstünde de kandillerle donanmış gök vardır, adeta bunun bir kapağıdır. Tencerenin kapağı gibi bir şey. Bu semanın görünümüdür. Araplar buna sema demişlerdir.

Yunan ve Pers uygarlıkları ile karşılaşılınca gökler hakkında daha geniş bilgi edinildi. Kur’an’ın yeni bilgileri tam olarak bildiği anlaşıldı. Atmosfer tabakaları, ay göğü, güneş göğü ve uzak yıldızlar göğü Kur’an’da hep zikrediliyordu. Artık semanın yeni anlamı ortaya çıktı. Ama bu ilk anlamını ortadan kaldırmadı. Sema, o sema yine orada duruyordu, hâlâ sema, o sema olarak görülüyordu.

Günümüz astronomisi onların anladığı semayı da değiştirdi. Seme üç atmosfer tabakasından sonra, ay, gezegenler, yıldızlar ve ondan sonra da galaksiler semaları keşfedildi. Daha önemlisi dört boyutlu, beş boyutlu uzay bulundu, kâinatın genişlemekte olduğu tesbit edildi. Böylece XX. yüzyılda yepyeni bir sema ortaya çıktı. Ama daha önceki sema kavramı da yok olmadı. Yine ders kitaplarında o semaları okutmaktayız.

Bu her sahada böyledir. Hücre keşfedildiği zaman Kur’an’da hücreleri ifade eden kelimeler bulundu. İnsanların hücrelerden oluştuğu ifade edildi. Ama o kelimeler yine eski manâlarını korudu. “Alak” yapışıklar demektir. Hücre bölündüğü zaman birbirine benzerdir. Ama birbirine yapışırsa kutuplaşma olur. Biri artı elektrik yüklü alan olur, diğeri eksi elektrik yüklü alan olur. Böylece o iki hücre farklılaşır, ayrı doku oluşturur, o sayede organlar oluşur. “İnsanı alaktan yarattık” demek, insanı yapışık hücrelerden yarattık demektir. “Alak” kelimesi canlının oluşmasını açıklamaktadır. Ama yapışıklık anlamı hâlâ devam etmektedir.

Kur’an kelimelere ve cümlelere yeni manâlar yükler ama eski manâlarını da yitirmez. Dolayısıyla Kur’an dili yaşlanmaz. Her yeni uygarlık Kur’an’ın yeniden manâlandırılması ile doğar, ama eski manâlarını da kaybetmez. Bu Kur’an’ın özelliğidir.

Artık yeni kitap gelmeyecek, Kur’an’ın âlimler tarafından yeni yorumları ile yeni uygarlıklar doğacaktır. Bizim açımızdan bunun açık ve en son görüntüsü “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI”dır. Burada yeni “III. BİN YIL UYGARLIĞI”nın yasası gelişiyor, Kur’an’ın usûlü fıkıh kuralları ile oluşuyor.


Yayına hazırlayan

Reşat N. Erol