9 Ocak 2017 Sayı 116
Kur'an Belîğdir Her Akla Hitap Eder - I -

 

البليغ       

Fesahat, ifadenin doğru olarak ifade edilmesidir. Siz cümleyi çok doğru söylersiniz ama o dili bilmeyen kimse hiç bir şey anlamaz, siz doğru konuşursunuz ama karşı muhatap o kültürü almamışsa bir şey anlatmış olmazsınız. Bir dilin fesahati kadar belagatı da önemlidir. Belagat demek, muhataba anlatmak istediğinizi anlatabilmeniz demektir. Bu bir sanattır. Fasih konuşma kolaydır, çünkü muhatabı değil mevcut dili ve kastettiklerinizi ifade etme sanatıdır. Oysa belagat, muhataba anlatmak istediklerinizi anlatmaktır. Burada muhatabın durumu önemlidir.

Yabancılara Türkçe öğretirken hiç Türkçe konuşmayacaksınız, hiç Türkçe yazı göstermeyeceksiniz. Bir yabancısınız. Onun dilini de hiç bilmiyor farz edeceksiniz. Odaya girdiğiniz zaman işe eşyaları göstererek adlarını söyleyerek başlayacaksınız. Önce kendi burnunu göstererek “burun, kulak, parmak” diyeceksiniz. Sonra kendi burnunuzu göstererek “burnum”, onun burnunu göstererek “burnun” diyeceksiniz. Eğer derste ilerlemişse o da kendi burnunu gösterir ve “burnum” der, sizin burnunuzu göstererek “burnun” der. Böylece ilk adımı attınız demektir.

Kitabı uzatır ve “kitabı al” dersiniz. Sonra o da kitabı uzatır, kitabı alırsınız ve “kitabı aldım” dersiniz. Sonra “gördüm, gördün” dersiniz. Böylece yavaş yavaş anlaşmaya gidersiniz.

İşte bu şekilde öğrenilen dil konuşma dilidir, gerçek dildir.

Böyle yapmaz da önce yazıyı öğretirseniz, hele yabancı dilden öğretirseniz. Önce yabancı dilde düşünür, sonra ondan tercüme eder.

İşte, muhatabın durumunu ele alarak konuşmaya “belagat” denir. Beliğ ifade demek muhatabın anlatmak istediği şeyi doğru anlayacak şekilde konuşmanızdır. Yani belagat demek aynı zamanda öğretmenliktir.

Konuşmalar derece derecedir.

1. Derecelerden biri, herkesin anlayacağı bir dille konuşmaktır. Hitap ettiğin kitle büyümüştür, çok daha geniş kitleye hitap ediyorsunuz. Ancak bu sefer anlatabileceğiniz şeyler azalmıştır, özel olarak söylenmesi gereken sözlerden vazgeçmiş olursunuz. Bunun yararı, çok kimseleri muhatap almanız, bir konuşma ile çok kimseyi dinletmenizdir. Eksikliği, öyle konuşma ile her şeyi anlatamayışınızdır. Bunlar uygulanması olmayan konuşmalar olur.

2. İkinci konuşma ise daha az kimseye hitap eder. İlgili olan kimselerin anlayacağı şeyleri söyler. Burada muhataplar azalmış ama ifade edilecek şeyler artmıştır. Uygulamalı işlerde bu yol tercih edilir. Liseler vardır, meslek okulları vardır. Liseler herkesin bilmesi gereken dersleri verirler. Kitleye hitap ederler. Oysa meslek okulları sadece o meslekte olanları ilgilendiren konuları anlatırlar. Hattâ meslek okulları da ikiye ayrılır; fakülteler ve okullar. Fakülteler işletmenin dış ilişkilerini düzenlerler, okullar ise işletmelerin iç işleri ile ilgilenirler.

3. Bir başka hitap şekli daha vardır. O da herkesin anlamasını istemediğimiz konuları özel söyleriz. Onu da sadece bilenlere söylemiş, diğerlerinden uzak tutmuş oluruz. Bu da belagat sanatına girer.

4. Belagatın başka yönü de, konu hakkında hiçbir bilgisi olmayana başka türlü hitap edersiniz, konuyu bilmekle beraber hükümleri bilmeyenlere başka türlü hitap edersiniz. Yanlış bilene başka türlü hitap edersiniz, yanlışta ısrar edene başka türlü hitap edersiniz.

İşte Kur’an’ın belagatı buralarda kendisini gösterir. Kur’an’ın bu husustaki derecesi o kadar yüksektir ki insanların oraya çıkmaya çalışması mümkün değildir. Bunun için ayrı dört mucizeyi anlatmış; her kavme hitap eder, her asra hitap eder, her yaşa hitap eder ve her konuya hitap eder demiştik. İşte bu belagattır.

Kur’an genel hitapları ile özel hitapları birleştirmiştir. İçtihat edenlere aynı cümlelerle özel hitap eder, nâsa/insanlara ise genel hitap eder. Kur’an cümlelerini isteyen istediği gibi anlar. Kâfir olur, mü’min olur veya dalâlette olur. Kur’an’a karşı hangi tavrı takınırsa Kur’an da ona göre hitap eder. Kur’an’ın bu hitabına muhatap olurken karşı çıkanlar dayanamayıp kaçarlar, başkalarının da okumasını yasaklamaya kalkışırlar.

Kur’an’ın belagatı yalnız kendisiyle sınırlı kalmaz.

Kur’an’ı nasıl okumalıdırlar ki anlayabilsinler?

Kur’an onları da öğreterek anlatmak istediklerini anlayanlara doğru anlatmayı sağlar.

 

1- İttika edenlere yol gösterir

Kur’an’ın ilk sûresi kısadır ve Kur’an’ın bir fihristidir. Büyük Kur’an en uzun sûre Bakara Sûresi ile başlamaktadır. İşte bu sûrenin başında Kur’an’ın muttakilere yol gösterici olduğunu söylemektedir. Muttaki kimdir? Korunmak isteyen kimsedir. Gerek doğal gerek sosyal çevre içinde insan saldırılara uğramaktadır. Kendi başına bunlarla mücadele etme imkanı yoktur. İnsanlar birleşmeli ve kendilerini doğanın acımasız saldırılarına karşı, insanların acımasız saldırılarına karşı nasıl korunacakları üzerinde düşünmeli ve araştırmalıdırlar. Böylece oluşturacakları doğal ve sosyal ortam içinde yaşama ve gelişme imkanına sahip olurlar.

Kur’an’ın belagatı buradan, işte bu başlangıçtan ortaya çıkmaktadır. İnsanlar bu kitabı niye okusunlar? Bu kitap insanların ne işlerine yarayacaktır?

Bugünkü insanlık çıkmazlar içindedir.

-Çevre kirlenmekte, hava kirlenmekte, su kirlenmekte, toprak kirlenmekte, canlı kirlenmektedir.

-Doğum kontrolü, ilaç tedavisi, zina serbestisi, kitle imha savaşları insan neslini dejenere etmektedir.

-Biyolojik, kimyasal, kitle imha ve atom silahları ile yeryüzü ateş fıçısı olmuştur. 

-Rüşvet, iş, senet mafyası ve silahlı mafya yeryüzünü yaşanamaz hale getirmiştir.

Bunların yanında işsizlik, açlık, borçlanma, yolsuzluk da insanları birbirine kırdıracak hâle getirmiştir.

Şimdi Kur’an: Ey insan oğlu! Sana Allah akıl vermedi mi, bilgi vermedi mi, ilim vermedi mi? Çareler ara, düşün, çıkış yolunu bulmaya çalış. Her söze kulak ver. Bu arada Kur’an’a da kulak ver, onu anlamaya çalış, o sana kurtuluş yolunu gösterecektir.” demektedir.

Kur’an’ın bu önerisi üzerine biz Kur’an’ı okumaya başlıyoruz. Onun hakkında hiç bir peşin hükmümüz yoktur. Onun ne doğruları içerdiğini ne de yanlışları içerdiğini bilmiyoruz. Peşin hükümlü değiliz. Yani peşinen ne kabul ediyoruz, ne de reddediyoruz. Biz onu okuyacağız, onu anlamaya çalışacağız. İşimize yarayan şeyler varsa alıp yararlanacak ve sorunlarımızı çözeceğiz, işimize yaramıyorsa onları da dinlemeyeceğiz.

Baştan Kur’an’ı böyle okumaya başlamalıyız.

Yalnız Kur’an’ı değil, bütün kitapları böyle okumalıyız, bütün sözleri böyle dinlemeliyiz. Adam Smith’in kitaplarını, Marks’ın kitaplarını da böyle okumalıyız.

İşte Kur’an’ın bu davet ile işe başlaması onun belagatını ifade eder.

Kur’an bu daveti yapmakla kalmaz, baştan sonuna kadar bu kurala uygun olarak konuşur. İnsanı daima kendi iradesine bırakır. Mü’minleri müjdeler. Mü’min demek, hak yolunda cihat eden kimse demektir. Kâfirleri de tazib eder. Kâfir demek, bile bile hakkı gizleyip karşı çıkan kimse demektir. İnsanın  hep aklına hitap eder ve onun iyi olmasını ister.

Kur’an kurtuluş yolunu nasıl gösterir?

Kur’an insana önce okumasını emreder; birlikte okumalarını emreder. Bu bir taraftan onların kültürlerini geliştirecektir. Çünkü herkes öğrendiğini birbirine öğretecektir. Kişilerin attığı adımlar topluluğun adımları olacaktır. Sonra bu toplantıda kendilerini eğitmelerini ister. Sonra mallarını birleştirmelerini ister.

Hâsılı, insanlar bir araya geliyor ve topluluk oluşturuyorlar. Örgütleniyorlar. Barış içinde hareket ediyorlar. Kurtuluşun yolu budur. Bir araya gelip şeriat düzenini kurmak, barış düzenini kurmak, sonra da devamlı olarak beşikten mezara kadar okumak, okutmak. Hazreti

Peygamber şöyle buyuruyor: “Okutucu ol, öğrenici ol, dinleyici ol. Dördüncü olma, helâk olursun.”

Okuma toplantılarına katılacaksın, bir şey anlamasan da katılacaksın. Orada bulunman yararlıdır. Bu sayede onlarla tanışırsın. Anlayanların oraya gelmelerini teşvik edersin. Böylece ekol oluşur ve çalışır.

Milyarlarca insanın bir araya gelmesi söz konusu değildir. Günde beş defa aşiret içinde bir araya geleceksin. Haftada bir defa Cuma cemaati olarak kabile içinde bir araya geleceksin, Kur’an’ı ve diğer ilimleri okuyacaksın. Birbirinize anlatacaksınız, sorunlarınızı çözeceksiniz. İnsanları helake götüren ayrılık ve cehalettir. Namazlar her ikisini birden ortadan kaldırmakta ve insanları bilgiler etrafında birleştirmektedir. “İttika ediniz” dedikten sonra, “Onlar ki toplantı yaparlar, harcamada yardımlaşırlar, bir de geleceklerini güven altına alırlar.” demektedir.

 

2- Cihad edenlere yol gösterir

Fesahat ile belagat kumaşın iki yüzü gibidir. Söylenmiş bir cümle veya bir konuşma veya yazılmış bir kitap iki cihetten incelenebilir. Biri, yani kumaşın bir yüzü söyleyenin cihetinden ele alınır. O cümle kim tarafından söylenmiştir, hangi amaçla söylenmiştir?

İşte, metnin bu tarafı fesahat tarafıdır, diğeri yani kumaşın ikinci yüzü ise muhatap tarafından ele almaktır. Bu bir cümledir, konuşmadır, kitaptır. Mahiyeti nedir, ne anlaşılmaktadır? Onun tarafından incelenmesidir. Bu da belagattır.

Kur’an Allah’ın sözü olarak fesahati mucize oluyor da, bizim tarafımızdan anlaşılması Kur’an’ın neden mucizesi olsun?

Metin Allah tarafından meydana getirilmiştir, ama o metin tarafımızdan anlaşılacak şekilde meydana getirilmiştir. Metin artık anlama bakımından bizim de metnimizdir, bizim kitabımızdır. Onu anlamadaki üstünlük, ondan anladıklarımız onun için mucizedir. Allah’ın değil Kur’an’ın mucizesidir. Onun kadar kolay ve derinlemesine anlaşılan bir kitap yoktur. Ondan çıkardığımız manâları başka kitaplarda bulamıyoruz. Bu Kur’an’ın mucizesidir.  Kur’an sadece Allah’ın kelamı değildir. Kur’an tüm insanlara önerilmiş bir sözleşmedir, bir anlaşmadır. İnsanlığa Allah tarafından önerilmiştir. İnsanlardan müslim olanlar bu kitabın içeriğini kabul etmişlerdir, ama bunlar onun yolunda cihat yapmayı taahhüt etmeyenlerdir. Mü’minler ise sözleşmeyi kabul etmişlerdir. Böylece kitabı öneren Allah, kabul eden de mü’minlerdir. Dolayısıyla bir sözleşmedir, insan ile Allah arasında yapılan sözleşmedir. “Besmele” bu sözleşmenin her olayda tekididir.

Kur’an insan ile Allah arasında bir sözleşme olunca artık ortak metin olmuştur. Taraflar metne eşit şartlar içinde sahiptirler. Dolayısıyla belagat tarafı da fesahat tarafı kadar önemlidir. Yani Kur’an öyle bir kitaptır ki, onun taşıdığı manâları ortaya koyarken en beliğ bir şekilde ortaya konur. Kur’an önce Hazreti Peygamber aleyhisselâm tarafından tebellüğ edildi ve ilk uygulayan odur. Sonra fıkıhçılar geldiler ve Kur’an’ı fıkıh usulüne göre yorumladılar, bir uygarlık doğdu. Sonra kelamcılar geldi, sonra tasavvufçular yorumladı. Şimdi de biz ilim üzerinde yorumlamaya çalışıyoruz.

Burada şunu ifade ediyoruz ki, Kur’an yalnız inzâl ile mucize değildir, Beyan itibarı ile de mucizedir. Kur’an, onu okuyup ona sual sorana cevap vermektedir. Kur’an’da Allah diyor ki, “Bizim için cihat yapanlara biz yolumuzu gösteririz.”(Kur’an; Ankebût, 29/69)

Bu âyet yalnız Kur’an okuyanlar için söylenmemiştir. Her hangi bir yerde, dağ başında yaşayan bir insan düşünelim. Hiçbir eğitim almamış, bir tebliğle bile karşılaşmamış. Bu insan şöyle düşünmektedir: ‘Ben yoktum, var edildim. Sonunda öleceğim. Ben bu dünyaya niye geldim? Beni yaratan niçin beni var etti? Acaba o benden ne istiyor? Ne yapmalıyım, işim nedir?’ Kendi kendine bu soruyu soruyor ve kendisini var edeni ve O’nun kendisinden istediğini arıyor. İşte Allah diyor ki; Biz bu insana kendimizi tanıtırız ve ne yapacağını söyleriz.

Bu gerçekten böyle midir? Gerçekten insan doğru yolu arasa bulabilecek midir?

İnsandan istenen doğru yoldan gitmek değil, doğru yol sandığı yoldan gitmektir. İçtihat müessesesi budur. İnsan için doğru yol samimiyetle doğru sandığı yoldur. Eğer kişi samimi olarak kendisini ineğin yarattığına inanmış ve ineğe tapmağa başlamışsa, bunda samimiyse, kendi imkanları ile yaptığı araştırmaları onu ona götürmüşse, o cennete gidecektir. Ama biliyor ki onu inek yaratmamış ama topluluğu öyle söylüyor ve o da ona uyuyorsa, bu kişi sorumludur. Çünkü o doğruyu bulması için aklını kullanmamıştır.

İşte, Kur’an bize bunu söylemekte, bize doğruyu ve hakkı aramamızı emretmektedir.

İnsanlar kendilerinin doğru yolu bulduğunu, dolayısıyla diğer bütün insanların kendi gittiği yoldan gitmesini emrettiği halde, Kur’an’ın insanlara ‘kendi içtihadınızla amel ediniz’ emrini vermesi bir mucizedir. Çünkü bu emir insanı en yüksek seviyeye çıkarmakta ve insanlara eşitlik sağlamaktadır. Demokrasi ve lâikliğin temeli budur. Liberalizm de buna dayanır. Sosyallik de liberalizmi sağlamak içindir. Bu sayede insan maişet derdi ile başkalarına esir olmaz.

İttika müslimlerin, içtihat mü’minlerin işidir.

Kur’an her ikisine de hidayettir.

 

3- Müteşabihleri bırak, muhkeme uy

Kur’an fasih Arapça ile inmiştir. Burada Allah’ın insanlardan istedikleri anlatılmıştır. İnsanlardan iman edenler bunu kabul ettiler. Kur’an insan ile Allah arasında sözleşmedir.  Artık o  Allah’ın iradesine bağlı bir kitap değildir, yani onun resmi yorumcuları yoktur. Allah burada bunu kastetti, onu yapacağız diye bir şey yoktur.

Nitekim kanunlar da böyle değil midir? Kanunları yapanlar, kanunları istedikleri zaman istedikleri gibi  yorumlayamazlar. Kanunlar artık halkın ortak sözleşmesidir. Herkes kendine göre yorumlayıp uygulayacaktır. Kişiler kanunu yapanların anlayışlarına göre değil, kendi anlayışlarına göre kanunları yorumlayıp uygulayacaklardır. İhtilafları da kanun vazıı halletmez, yargı halleder. Hakemlerden oluşan yargının yorumu uygulanır.

İşte Kur’an için de hüküm budur. Kur’an Allah tarafından gönderilmiş, insanlar da onu kabul etmişlerdir. Edenler etmiştir. O artık bir kanun gibidir. Artık onu anlayıp uygulamak insanlara aittir. Herkes kendi içtihadına göre anlayıp uygulayacaktır. Kur’an’da bu böyle yazılıdır. Yani Allah ile sözleşme yaparken biz bu şartlarla kabul ettik. Kur’an’ı biz nasıl anlarsak öyle uygulayacağız. Allah’ın önerisi böyle idi, biz de böyle kabul ettik.

Peki, biz Kur’an’ı ne ile anlayacağız, nasıl anlayacağız?

İşte yine Kur’an sözleşmesinde buna dair de hüküm var. Aklımızla ve ilmimizle anlatacağız. İçtihadımızla ve icmalarla anlayacağız. Ya Kur’an’da aklımıza, ilmimize aykırı ifadeler bulursak ne yapalım?  Örnek olarak Kur’an dese ki ‘dünya düzdür’ ama biz ilmimizle dünyanın yuvarlak olduğunu bulduysak, ne yapacağız? Sözleşmede öyle diyor, ama aklımız ve ilmimiz başaksını söylüyor. İşte bu durumlarda ne yapacağımız yine Kur’an sözleşmesinde yar almıştır.

Kur’an’daki kesinler ile ilmin kesinleri arasında çelişki olmaz. Olursa, o zaman Kur’an Allah’ın sözü olmaz. Ama Kur’an’da zannî hükümler vardır. İlimde de zannî hükümler vardır. Zannî hükümler kat’î hükümlere göre değiştirilir. Ama hiç birinde, ne Kur’an’da ne de ilimde kat’î hüküm yoksa, o zaman siz nakli akla göre tevil edersiniz, ona göre içtihat yaparsınız. Tevil edemiyorsanız, o zaman Kur’an’ın bu cümlelerini ben anlayamıyorum, beni ilgilendirmediği için ben anlamıyorum dersiniz ve onu amelde geçersiniz.

Kur’an bize öyle bir sistem getirmiş oluyor ki, ilme aykırı bir şeyi Kur’an’da bulmak mümkün olmamaktadır. Çünkü ilme aykırı ise onu amelde geçeceğiz veya ilme göre tevil edeceğiz. Bu çok önemli bir kuraldır ve Kur’an bu kuralı insanlara öğretmiştir.

Bu kural belagatın şahikasıdır. Beni dinle diyor; aklına ve ilmine uyanları al ve uygula, uymayanları da amelde terk et.

Eğer Marks da bu kuralı kendi kitabına koysaydı, o da belagatın şahikasına ulaşmış olurdu. Mustafa Kemal bu kuralı inkılapçılık ilkesi ile koymaya çalışmış ama belagatı yetmemiştir. Biz şimdi inkılap yapıyoruz ama gelecekte bugün yaptıklarımızı da bırakabiliriz. Böylece daha ilerisini alırız demek istemiştir ama bunu anlatamamıştır.

Kur’an’ın içtihat ve icma müesseselerini ortaya koyduktan sonra bu kuralı getirmemiş olsaydı, eksik kalır, ne yapacağımızı bilememiş olurduk. Ama şimdi ne yapacağımızı açık şekilde anlamış olmaktayız. İşte bu Kur’an’ın belagatıdır.

Kur’an’dan sonra gelen asırlarda insanlar Kur’an’ı anlamak için yola koyulmuş ve onun için ilimleri geliştirmişlerdir. Dil ve usul ilimlerini geliştirdiler, Fıkıh ilmini yaptılar. Kur’an’ın uygulanması için matematiği ve tabii ilimleri geliştirdiler. Öğrendiler ve yeniden düzenlediler. Tümevarım metodunu ortaya koydular. Dolayısıyla mü’minler Kur’an’ı çok açık bir şekilde anladılar. Bir uygarlık doğdu. Kur’an’ın bu başarısı ile beliğ bir kitap olduğu açıkça sabit olmuş bulunmaktadır.

Kur’an’ın belagatı burada bitmedi. Kur’an Avrupa’ya da etki etti ve onlara müsbet ilme göre sanayilerini kurmalarını tebliğ etti. Sonunda bugünkü Avrupa Uygarlığı doğdu. Kur’an gelmeseydi, Malazgirt’te Romen Diyojen yenilmeseydi, Fatih İstanbul’u fethetmeseydi, Batı astronomiyi, coğrafyayı, pusulayı, barutu bilmeyecekti ve bugünkü uygarlık doğmayacaktı. İşte Kur’an’ın belagatı böylece ortaya çıkmıştır. Bu da Kur’an’ın müsbet ilme göre yorumlanması ilkesi ile gerçekleşmiştir.

 

4- Benzerini getirin, o takdirde her şeyi yapmakta serbest olursunuz

Bir kimsenin bir şeyi iyi anlaması, onun onu yapmaya çalışması ile mümkündür. Bir arabanın sürülmesini istediğiniz kadar anlatın ve gösterin, o kimse hiçbir zaman şoför olmaz. Arabayı sürebilmesi için onun direksiyonu ele alıp bizzat kendisinin sürmesi gerekmektedir. İşte Kur’an da bu metodu kullanmaktadır. Kur’an’ın söylediklerini insanlara anlatması için insanların onun benzerini meydana getirmeye çalışmalarını emretmektedir. Böylece herkes Kur’an benzeri bir kitabı yazmaya çalışacak ve başaramayacak, o zaman Kur’an’ın İlâhi söz olduğu ortaya çıkacaktır.

Kur’an bu meydan okuyuşunu Mekke’de başlamış ve dört sûrede Mekke’de yapmıştır. Beşinci olarak Medine’de gelen Bakara Sûresi’nin başlarında yapmıştır. Kitaba, Kur’an’a, sûreye ve hadise benzerlerini getirin, siz de uydurun demiş, kimse getirememiştir. Ona silahla, bombalarla karşı çıkıyorlar da neden sözle çıkamıyorlar? İşte bu Kur’an’ın belagatıdır. İnandırıcıdır. Meydan okuyuşu başlı başına belagattır.

Bugün sömürü sermayesi ve onun tezgahladığı ateist solcular inanmış insanları Kur’an’dan soğutmak ve uzaklaştırmak için her türlü silahı kullanmış ama başaramamışlardır. Oysa onların yapacağı şey Kur’an’dan insanları soğutan 600 sahifelik kitap yazmaktan ibaret olmalıydı. Kur’an insanlara gelirken o insanlar henüz kâğıdı bile bilmiyorlardı. Deri parçalarına, taşlara, kemiklere, tahtalara Kur’an âyetlerini yazdılar. Ciltlenmiş kitabı duymuşlardı ama görmemişlerdi. Mekke’de okur yazar olarak sadece on yedi kişi vardı. Okul yok, kitap yok, tamamen ümmî bir topluluk. Bugün ise üniversiteler, kütüphaneler, matbaalar ve bilgisayarlar emirlerinde. Milyarlara varan âlimler ellerinde. Hepsi bir araya gelip bir kitap yazsınlar da Kur’an’ı devre dışı etsinler. Mümkün değildir.

Kimse; Kur’an’a cahiller inanıyor, onları ondan vazgeçirmek mümkün değil, okuyanlar ise inanmıyor diyemez. Tam tersine; halk babaları inandığı için inanıyor, oysa okumuşlar onun cazibesine kapılarak inanıyorlar.

Marks ortaya çıkmış ve sermaye ona her türlü imkanı sağlamış, o da Kapital’i yazmıştır. Kimse çıkıp Kur’an’la yarıştı ve yendi diyemez. Çünkü, her şeyden önce Marks’ın söyledikleri ütopiktir, yani sosyal kanunlara uymaz. İnsan aile içinde yetişecek şekilde yaratılmıştır. Devlet çocuk doğurmuyor ki annenin yerine geçsin. İnsanlar kötülük yapacak kabiliyette yaratılmış, din onları iyilik etrafında toplamaktadır. İnsanlar kötülük işlemez varlıklar olsaydı dine gerek kalmazdı. İnsanlar gruplanacak, dilleri ve renkleri farklı olacak. Bunları tek topluluk hâline getiremezsiniz. Nihayet insanlar toplu üretir ve kişisel olarak tüketir, bu da bölüşme ile mümkündür. Yani mülkiyetle mümkündür. Bu sayede tüm insanlık tek topluluk olmaktadır. Marks bunları inkârla işe başlamış ve iyi şeyleri de söylemiş ama hepsi boş olmuştur. Demek ki Marks’ın Kapital’i Kur’an’la yarışa bile girememiş, daha kapıda elenmiştir.

Kur’an’ın mislini getirmek mümkün olamamaktadır. Kur’an’ın mislini getirmek için onun için hazırlanmış Kur’an Arapçasının mevcut olması gerekir. Hem uygar dil olmalı ama başka dillerin etkisiyle bozulmamış olmalıdır. Dil oluşurken ortaya çıkmış kurallar değişmeden elimizde bulunmalıdır. Artık böyle bir dil yeryüzünde yoktur. Bütün diller başka dillerin etkisiyle bozulmuştur. Bugünün Arapçası da diğer dillerden farksızdır. Diğer diller zaten asıllarını yitirmişlerdir. Bunların içinde en sağlam duran Türkçedir, onun durumu da bellidir. O halde Kur’an’ın misli bir kitabı yazmak bugün mümkün değildir.

Kur’an üzerinde gelişmiş usul ve gramer kaideleri vardır. Bunlar bin yıllık bir çabanın sonucudur. Yalnız Araplar değil, İranlılar ve Türkler de katılarak oluşmuştur. Tamamı Kur’an’a dayanmaktadır. Gerçi fıkıhçılar sünnet, icma ve kıyası da delil kabul ettiler ama bunların hepsi Kur’an’ın anlaşılması için, belagatı için delildir. Göstererek anlatmak için sünneti delil kabul ettiler. Değişik şekildeki yorumları rahmet kabul ettiler. İttifak ettikleri hususları birleştirici olarak gördüler.

Kıyası ise Kur’an’ın hükümlerini genişletip her olaya uygulamak için delil yaptılar. Bir kimse ben Kur’an’a benzer kitap yazdım dese, gerçekten onun seviyesinde kitap yazdığının kanıtlanması için en az dört yüz yıl geçmesi gerekir. Bakalım o kitap Kur’an’ın yaptığını yaptı mı? Bu anlamda Tevrat ve İncil benzeri kitap da yazılamaz.

 

5- Daha iyisini getirin ona uyayım

Kur’an Mevlana’nın Mesnevi’sine benzer bir edebiyat kitabı değildir. Kur’an Eflatun veya Aristo’nun felsefe kitabı da değildir. Kur’an Hanefilerin fıkıh kitabı da değildir. Kur’an Newton’un fizik kitabı da değildir. Ama bütün bunları içermektedir. Kur’an Marks’ın Kapital’ine benzer ekonomik ve sosyal düzeni de içermektedir.

Kur’an bize diyor ki; Tevrat ve Kur’an’dan daha üstün düzeni içeren bir kitap getirin ben ona uyayım. Bu da belagatın en etkin ifadesidir. Madem ki Kur’an Allah ile bizim aramızda, devletle kişiler arasında akdedilen bir sözleşmedir, taraflar olarak eşit seviyede bir metindir. Onu anlamaya çalışmak ve uygulamak bizim görevimizdir. Topluluğun işlerini daha iyi düzenleyen kanunlar yapın, ben ona uyayım diyor.

İnsanlık belki beş yüz senedir kanunlar yapmaktadır. Kanunlar yapma işi bugünkü uygarlıkta Sultan Süleyman ile başlamıştır. Sultan Süleyman’ın adı Kanunî Süleyman’dır. Batı bundan sonra kanunlar yapmaya başlamıştır. Daha önce insanlık dini kurallarla yönetiliyordu. Yunanistan’da yapılan kanunlar çoktan unutulmuştu. Beş yüz yıldır lâik kanunlar tedvin edilmektedir.

Bugün de Avrupa kendi hukukunu lâik mantıkla oluşturmaktadır. Biz de Kur’an’a dayanarak “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI”nı oluşturduk. Kaleme aldık. Batı dünyası Avrupa anayasasında anlaşamadı. Kaleme alan bir ilim adamı da çıkmadı. Biz “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI”nda Kur’an’ın getirdiği sistemi anlattık. Sorunları çözdük. Daha iyisini getirin, biz derhal ona uymaya hazırız. Çünkü Kur’an bize bunu emretmektedir.

Daha iyi olduğunu nasıl bileceğiz?

Kur’an her bucağı ayrı uygulama yeri kabul eder. Uygulama sonuçları ile daha iyi olduğunu tespit eder ve görebiliriz. Aynı şartlar içinde bir bucakta Marks’ın sosyalizmi, bir bucakta Adam Smith’in kapitalizmini, bir bucakta da Keynes’in liberalizmini uygularız. Biz de bucağımızda Adil Düzeni uygularız. Sonuçlara bakarız. Hangisinin daha başarılı olduğunu görürüz. Bunu ölçmemizin yolları vardır.

a)      Buraya katılma serbest olacaktır. İsteyen girecek, isteyen çıkacaktır. Kişi girerken neyi getirmişse çıkarken de onu alıp gidebilecektir. Sözleşme yaparız. Yeri belirleriz. Yapıları inşa ederiz. Her siteye insanları çağırırız. Bakalım hangi site erkenden oluşacak ve devamlı kalacaktır. Artık oraya yerleşip ayrılmak istemeyenlerin sayısı ne kadar çok olursa o site başarılıdır.

b)     Sitenin içinde ortalama ömür belirlenecektir. Ortalama ömür, bucağın nüfusunu yıl içinde ölenlerin sayısına bölmekle elde edilir. O yılın yaş ortalamasını verir. Bakalım hangi sitede ortalama ömür daha fazladır. Bu da o bucağın başarılı olduğunu gösterir.

c)      Sitenin içinde insanların geçinmeleri için kaç saat çalışmaları gerekmektedir, yani bir fitre için bir adam kaç saat çalışmalıdır? Kalan zamanlarını yatırım veya ilimle geçirir. İşte bu da bize o topluluğun gelişmişliğini ölçer.

d)     Sitede işlenen suç oranlarını belirleriz. Yasakları siteliler koyar. Standart karşılaştırmalı ceza sistemi getirilir. Heder edilen emek ile zayi edilen emek toplamı nerede en azdır? Heder edilen emek suçluların yok ettiği emektir. Zayi edilen emek de kamunun ceza sebebiyle heder ettiği emektir.

İşte Kur’an bugün tüm insanları çağırmaktadır.

Adil Düzenden daha iyi düzen getirin, biz ona uyalım.

Ne gezer, Adil Düzenden bahsetmeyi suç kabul edenler var, ayıp kabul edenler var. Allah’a inanan insanlar bile yazdıkları makalelerde, verdikleri demeçlerde Adil Düzeni ağızlarına almamaktadırlar. Biz kendilerine ve sağır kulaklarına duyurmaya çalışıyoruz.

a)      Şeriat gerçek demokrasi düzenidir.

b)     İslâm gerçek lâikliktir.

c)      Adil Düzen gerçek liberalliktir.

d)     Hak düzen gerçek sosyalliktir diyoruz.

Buyurun tartışalım diyoruz. Bırakın onu, toplantılar yaparlar ama Adil Düzencileri davet etmezler. Çünkü lamba yanınca mumlar görünmez olur.

İşte Kur’an bu çağrısı ile insanlara kendisini en beliğ bir şekilde anlatmaktadır. Benzerini getiremediğiniz gibi, onun getirdiği düzenden daha iyisini de getiremezsiniz. Getirirseniz biz uymaya hazırız. Getirilen düzen topluluklara ve insanlığa hizmet etmelidir.

 

 

                                                                                                                                                   Düzenleyen; Reşat Nuri EROL