27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
Kur'an Vecizdir - I -

 

16. VECİZDİRالوجيز        

Bir sözleşme biri tarafından önerilir, diğeri tarafından da kabul edilir. Bundan sonra o sözleşme tarafları bağlar. Her iki taraf için eşit şartlar içinde geçerlidir. Teklif edenle kabul eden arasında herhangi bir üstünlük yoktur.

Kur’an Allah tarafından önerilmiş, mü’minler de onu kabul etmiştir. Kur’an, Allah ile mü’minler arasında bir misaktır. Bunun söyleyen tarafını fesahat, kabul edenler tarafını belagat ifade eder. Metinden istenen başka iki özellik daha vardır. Fasih olacak, beliğ olacak, veciz olacak, bir de bedi’ olacaktır.

Burada Kur’an’ın vecizliğinden söz edeceğiz.

İcaz, bir meramın en kısa şekilde ifadesidir. Belagatinden ve fesahatinden bir şey kaybetmeden en kısa şekilde ifade edilmesidir. Başka bir deyişle bir metnin en çok mânâları taşımasıdır. Buna neden gerek vardır? İnsanların vakitleri yoktur, uzun uzun metinleri okuyup zaman harcamazlar. Bir de uzun metinlerin akılda tutulması, mukayese edilmesi zordur. Kur’an çok veciz olmalıdır. Çünkü iddiası şudur, bütün kavimlerin ve bütün çağların sorunlarını çözdüğünü iddia etmektedir. 600 sayfaya bu nasıl sığacaktır? Kur’an işte bunu başarmıştır, vecizdir.

Bunun en büyük ispatı I. Kur’an Uygarlığı’dır. Bin seneden fazla zamandır insanların sorunlarını çözmüştür. Dağlar kadar kitaplar yazılmıştır. Bunların hepsi Kur’an’a dayanmıştır. Mekke’de, Medine’de, Raşid Halifeler zamanında, Emevilerde, Abbasilerde, Karahanlılarda, Gaznelilerde, Selçuklularda, Osmanlılarda Kur’an hep kaynak olmuş ve onların sorunlarını çözmüştür.

Osmanlıların son iki asrında Kur’an kaynak olmaktan çıkarılmış ve Batı’ya yönelinmiş ise de, Batı kendi sorunlarını çözememiş olduğundan bu yöneliş sonuçsuz kalmıştır. XX. yüzyılın ikinci yarısında insanlar yeniden çözümü Kur’an’da aramaya başlamışlardır. “ADİL DÜNYA DÜZENİ”nde sorunlarının çözümünü bulmuşlardır. “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI”nı tetkik ettiğimiz zaman, orada sorunların bugün de en yüksek seviyede çözüldüğünü göreceksiniz.

İşte bununla Kur’an’ın nasıl veciz bir kitap olduğu anlaşılır.

Kur’an herkese ayrı ayrı hitap edip onların kendi durumlarına göre cevap vermektedir. Her insanın Kur’an’ı ayrıdır, çünkü onu okuduğunda herkes farklı şeyler anlamaktadır. Aslında bu her söz için böyledir. Ancak insan sözündeki ayrı anlama birbirinden ayrılmalarına sebep oduğu halde, Kur’an’ı ayrı ayrı anlama onlar arasında ayrılmaya sebep olmaz. Başka bir ifade ile bu ayrı ayrı anlama gönderenin iradesine uygundur. Bunun en güzel örneği matematikte vardır. Mesela beş ceviz, beş elma, beş insan, beş dağ ayrı varlıklar olduğu halde, biz hesaplarken sadece 5 olarak yazarız. Sonra 2, 5, 7, 200 ayrı ayrı sayılar olduğu halde onu a ile gösteririz. Böylece a*b=c formülü ile ifade ederiz. Bugünkü sanayi ve bugünkü keşifler bu matematiğin icazı ile doğmuştur.

Fesahat, doğru bir dille meramını anlatma, maksadın dışında bir ifadeyi kullanmama; belagat ise meramın doğru anlaşılmasını sağlamadır. Bunu yazılı metin yapacaktır. Bunun yanında bunun etkili olması gerekir. Yani kişinin anlaması yeterli değildir, etkili olması da gerekir. Etkili olması bedahet özelliğidir. İcaz ise az sözle çok şey ifade etme, bir sözle çok kimselere hitap etmedir. Büyük dinlerin kitapları bunları başarmışlardır. Başarmışlardır ki zor kullanmadan binlerce senedir milyarlara varan insanlar onları zevkle okumaktadır. İlk bakıldığında bugün Hıristiyanlar Müslümanlardan çokturlar, o halde İncil’in icazı Kur’an’dan fazladır diye düşünülebilir. Oysa bu böyle değildir. Şöyle ki:

İncil daha önce gelmiş kitaptır. Etkisinin fazla olması kazandığı zamandır.

İncil şeriatı içermemektedir. Kabulü daha kolaydır. Kur’an ise bütün hükümleri içerdiği için kabulü zordur.

Hıristiyanlığın yayılması Avrupa’nın Kur’an’ın etkisinde değişmesinden dolayıdır. Yani Hıristiyanlığın yayılmasında sömürü sermayesinin onu istismar etmesi de vardır.

Bugün böyledir. Gelecekte ise Kur’an ehli İncil ehlinden fazla olacaktır. Çünkü Hıristiyanların nüfusları azalmakta, Müslümanların nüfusları artmaktadır.

Bununla beraber İncil’in icazı Kur’an’ın da icazıdır. Çünkü Kur’an onu tasdik etmektedir. Kur’an etkide bedaheti da kullanır. Oysa İncil sadece icazı ile etki yapar. Bu bakımdan bu yönüyle İncil’in icazı Kur’an’dan az değildir. Çünkü metin daha kısadır. 

 

1- Müşterek kelimeler kullanır

İnsanın konuştuğu dilde hakim olan müşterek kelimelerdir.

Mesela sen kelimesi müşterektir. Herkes bu kelimeyi muhatabı için kullanır. Her söyleyişte farklı mânâlar taşır. Ahmet Hasan ile konuşurken Ahmet sen derse, Hasan anlaşılır, Hasan sen derse, Ahmet anlaşılır. Ben kelimesi de müşterektir. Sen kelimesinin aksidir. Ahmet ben derse, kendisi anlaşılır, Hasan ben derse, Hasan anlaşılır. Mesela, bizim cemaatimizde üç dört tane Hasan isminde arkadaşımız vardır. Kim orada ise, yahut sen kime bakarsan o Hasan kastedilmiş olur.

Esasen dağ kelimesi de böyledir. O da değişik dağları içermektedir. Marife olarak söylendiği zaman onlardan belli biri kastedilir. Nekre olarak söylendiğinde onlardan herhangi biri olabilir demektir.

Kur’an, dilin bu kurallarından yararlanarak ifadelerde bulunur.

Kur’an’da sen ifadesi çok geçer.

Bunun muhatabı kimdir?

Önce insandır. “Ey insan, seni ne aldattı?” derken, burada insan olan herkes muhatap olmaktadır. Ondan sonra Kur’an okuyan veya okuyanı dinleyen herkese hitap etmektedir. Onları Kur’an’a inanmaya çağırmaktadır. Sonra o sen hitabı ile Kur’an inanmış kimseye hitap etmekte ve onun ne yapacağını ona öğretmektedir. Sonra Kur’an’ın âlimlerine Kur’an’ı nasıl yorumlayacaklarını anlatmaktadır. Ondan sonra Resullere yani başkanlara hitap edip toplulukları nasıl yöneteceklerini anlatmaktadır. Böylece sen anlamında olan Ke müşterek olarak değişik anlama gelmektedir. Bir de Kur’an’ı Cebrail’den ilk alan Hazreti Muhammed aleyhisselâm da Ke ile yani sen ile muhatap olmaktadır.

Şimdi Kur’an’ın herhangi âyetinde Ke geçtiği zaman bunlardan birine hitap edip bir başkasına hitap etmez. “Seni Zeyd’in boşadığı ile evlendirdik.” derken, sadece Hazreti Muhammed aleyhisselâm kastedilmektedir. Birçok yerde ise bu kelime değişik yorumları ile ayrı ayrı kimseleri muhatap alır. Böylece bir cümle ile birçok kimselere ayrı ayrı hitap eder. Hattâ her insana ayrı ayrı hitap eder. “Senin yanında ana babadan biri yaşlanırlarsa onlara ‘üf’ bile deme.” derken, herkesin bizzat kendisine hitap eder. O kendi anne babasını düşünür, yaşlanmışlarsa ve yanında iseler o kendi anne babasına ‘üf’ bile denmeyeceğini anlar. Kur’an “birinin yanında anne babası yaşlanırsa” şeklinde de söyleyebilirdi, ama öyle yapmadı, herkesi doğrudan muhatap aldı. Yani Kur’an herkese ayrı ayrı geldi. 

Bu, Kur’an’ın icazıdır.

Kur’an Ey Nebi! diye hitap eder. Tercümelerde eklerler ve “Resulüm Muhammed” derler.  Oysa Kur’an’da sadece dört yerde “Muhammed” adı geçer, bir yerde de “Ahmed” geçer. “Musa” ise 136 defa geçer. Kur’an’da hiçbir yerde “Ey Muhammed!” veya “habibim” diye bir kelime geçmez. Kur’an’da Ey Nebi! olarak geçer. Bu hitap da her âlimi ilgilendiren hitaptır. Hazreti Muhammed Cebrail’den Kur’an’ı aldı ve bize iletti, onun için nebi oldu. Âlimler de Kur’an’dan istihraç ettikleri mânâları alır ve bize iletirler. Nebinin yerindedirler, onun halifesidirler. Kur’an böylece “nebi” kelimesi ile bütün âlimleri muhatap almaktadır.

Kur’an bunu yaparken bu kuraldan bahsetmektedir. Siz dinleyenler bunun böyle olduğunu anlıyorsunuz.

Bu icazdır.

Kur’an Hazreti Muhammed’e hitap edip sonra bir kısım hükümler için âlimlere söyle böyle yapsınlar diyebilirdi. Bunun yerine iştiraki tercih ederek icaz yapmıştır.

Gerçi müfessirler bunu sadece Hazreti Muhammed’e hitap olarak yorumlamışlar, ama uygulamada bütün bu hitapları âlimler için de geçerli saymışlardır. Yani onlar kıyas yoluyla bizim vardığımız sonuçlara varmışlar, her âlim nebi gibi davranacaktır demişlerdir. Biz ise “nebi” kelimesi ile doğrudan âlimlerin muhatap alındığını ifade ediyoruz. Çünkü o zaman kimin nebi olduğunun tesbiti el verme yoluyla devam etmesi gerekir. Şiiler böyle düşünmektedirler. Bize göre ise, herkes kendisi için nebiliğine kendisi karar verir, halk da onun içtihat mertebesine yükseldiğine karar vererek ona tâbi olur.

Kur’an’da “müçtehit” kelimesi geçmemektedir; “rasih, fakih, ehli zikr” kelimeleri geçmektedir. Bunların hepsi nebilik görevi yapan kimselerdir, bize göre muhataptırlar.

Kur’an’ı iyi anlayabilmemiz ve ondan yararlanarak her soruna cevap vermemiz için Kur’an’daki kelimelere uygun olmak şartı ile değişik mânâları yüklememiz gerekir. Bunu yaparken genel yorumlama kurallarından ayrılmamamız gerekir. Yorumlarımızda çelişkiler olmamalıdır. İcmaa aykırı sonuçlara varmamalıyız. Yorumlarımız ütopik hükümleri içermemeli yani yapılamayacak işlerle insanlar mükellef tutulmamalıdır. Bir de sonuçta çıkardığımız hükümler yararlı olmalıdır. Böylece istihsan ile bir kelimeye yükleyeceğimiz anlamlarla Kur’an’ın delâlet ettiği mânâları genişletmiş oluruz. Kur’an bizden bunu istiyor. Kur’an’ın icazı böyle ortaya çıkmaktadır.

 

2- Özel deyimleri var

Halkın konuştuğu dil vardır. Bugün ihtiyaçları karşılar. Yere ve zamana göre mânâları farklıdır. Köyde yaşayanların dili ile kentte yaşayanların dili farklıdır. Aynı kelimeleri kullanırlar ama mânâları farklıdır. İki yerde yaşayanlar birbirlerinin söylediklerini anlamazlar. Eskiden “çakmak” denince, bir sert taş ve bir çelik parçası alınır, sert bir şekilde taşa vurulur, taştan kıvılcımlar çıkar, hazırlanmış olan kavın üzerine düşer, orada duman çıkararak yanmaya başlar. Üflendiğinde kor hâline gelir, sonra o korla ateş yakılırdı. İşte “çakmak” bu olayı anlatırdı. Şimdi ise “çakmak” denince benzinli veya gazlı çakmak taşını anlatmaktadır. Günümüzde “çakmak” kelimesinin anlamı değişmiştir. Daha ileri gidilerek elektrikli çakmak da anlaşılmaktadır.

Kur’an yeni uygarlığı getirirken dilin bu özelliklerinden en üst seviyede yararlanmıştır. Uygar ülkelerde oluşmuş kavramlar Arapçada sembolik olarak vardı. Mesela “melik” kelimesi vardı ama bu Bizans’ta veya Kisra’daki kral anlamında açıom değildi. Kur’an kelimelere kuracağı uygarlığın anlamlarını yükledi.

“Salât” kelimesi sadece dua anlamında iken, Kur’an ona toplantılar yapıp özel ayin yapma anlamını yükledi. Bunu nasıl yaptı? “Salâtı ikame ediniz.” dedi. Salât bir, onu ikame eden çok; o halde burada “toplantılar yapın” deniyor. Buna ilaveten bir başka anlam daha vardır; salât edin demiyor, ikame edin diyor. Salâtı marife olarak kullanıyor. Yani nekre mastar yapmıyor. Ondan sonra da yaparak gösteriyor. Böylece salât bir müessesenin, bir kurumun adı oluyor. O kurumu Kur’an tesis etmiştir.

Aynı şekilde “zekât” temizlik demektir, kirleri ve pasları atmak demektir. Kur’an “zekâtı îtâ edin” diyor. Zekât ile îtâ kelimeleri uygun düşmediği için bunun temizlik anlamında olmadığı anlaşılmaktadır. Sonra zekât bir, îtâ edenler çok ve zekât marife. O halde özel mânâsı vardır. Hazreti Peygamber onu göstererek o müesseseyi anlattı. Bu da vergi müessesesidir, kamu bütçesidir. Oysa Araplarda daha evvel böyle bir kavram yoktu. Kur’an bunu anlatırken Arapçanın fesahatinden yararlanmaktadır, uzun uzun tarifler yapmamaktadır.

Kur’an “Allah” kelimesi ile insanları kâinatın yaratıcısına çağırırken, O’nun yeryüzündeki halifesi olan topluluğa haklarını devrettiğini anlatır, böylece “Allah” kelimesi Kur’an’da devlet ve kamu adına geçmektedir. Böylece “kamu” kavramı ile “Allah” kavramı iştirak hâline getirilmiştir.

Kur’an saltanatı ilga etmiş, halk yönetimini getirmiştir. Yöneticileri hakim değil hadim yapmıştır. Bu durumda “sultan” ve “emir” kelimeleri vardır ama artık kral veya vali anlamında değildir, başka anlamları vardır. Başkan kelimesini de kullanmaz. Önde giden anlamında “imam” kelimesini kullanır. Bu halkın kendilerinin seçtiği başkanlarıdır. Bir de meclislerin gönderdiği başkanlar vardır. Devlet başkanı, il başkanı gibi bunlar da resul, elçi olarak anılmaktadır. Böylece Kur’an yeni kelimelerle yeni müesseseler oluşturmuştur.

Kur’an baştan sonuna kadar kullandığı kelimelere yeni mânâlar yüklemiştir, deyimler oluşturmuştur. Bugün ilim adamları da bir ilmi tedvin ederken, ıstılahi mânâlarını vererek ayrı dil oluştururlar. Kur’an’ın burada yaptığı iş, bir taraftan kelimelere ilmî ve özel anlamlar yüklerken diğer taraftan ifadelerde halktan kopukluk yapmamaktadır. Bir matematik kitabını matematikçi olmayan anlamaz. Ama Kur’an’ın en ilmî ifadelerini halk da kendi seviyesinde anlar. Yani ayrı dil oluşmamıştır. Aynı dili kullanmış ama ileri mânâları yüklemiştir.

Ne “salât”, ne “zekât”, ne “Allah” ve ne de “resul” kelimeleri kendi lügat mânâlarını yitirmemişlerdir. Kur’an Hazreti Peygamber tarafından uygulandı. Biz zannederiz ki Kur’an’da bu yoktur, Hazreti Peygamber kendisi vahiy ile gösterdi. Oysa Kur’an’da her  şey vardır. Ama öyle ifade edilmiştir ki o ifade ancak ileride dil kuralları ortaya çıktığı zaman anlaşılacaktır. Bugün sünnetle sabit olan, fukahanın sünnete dayanan bir çok hükümlere Kur’an’da delil buluyoruz. Hata ettikleri vardır, Kur’an’da onların o hatalarını düzeltecek deliller buluyoruz. Mesela üç talakla birden boşama fıkıhçılar tarafından kabul edilmiştir. Oysa Kur’an bunu çok açık ifadelerle reddeder. Fakihler Raşid Halifelerin uygulamalarını esas aldıkları için hata ettiler.

 

3- Özel kuralları var

Kur’an yeni uygarlığı anlatırken sadece kelimelere yeni mânâlar yüklemez, Kur’an kelimeleri kullanırken ek fıkhî kurallar da kullanır. Usulde bu lugat bahsinde incelenir. Gramer kuralları dışında ıstılahî anlamlar kazandırır. Bunları birer misalle anlatalım.

Kur’an cemi münker kullanıyorsa, mesela “bende sende koyunlar vardır” dense, burada koyunlar belirlidir. Türkçede iki ve daha fazlasını içerir. Arapçada ise bu üç ve daha fazlasını içerir. Çünkü Arapçada tesniye vardır. Kur’an bunu üç olarak kullanır. Emrolunan üçtür. Mahkeme buna karar verir.

“Bu bin lira Ahmet ve Hasan’ındır” dersek, dil olarak pay belli değildir. Her oranda ortak olabilirler. Ama Kur’an bunu eşitlik içinde bölüştürdüğü zaman söyler.

Arapçada biri kuralsız çoğul olan ulemâ ve diğeri kurallı çoğul olan âlimûn gibi iki çeşit çoğul vardır. “Bu bin lira Medine ulemasınındır.” denirse Medine’deki âlimler bu bin lirayı eşit şekilde bölüşürler. Ama “bu bin lira Medine âlimûnundur” denirse, Medine âlimlerinin başkanı onu Medine ulemasının vakfı içinde uygun şekilde harcar.

Biri ilâ kelimesi ile “ben Ankara’ya gittim” derse, genel olarak Ankara’nın içine gitmiş olduğunu anlatır. Ama Kur’an’da bu Ankara’nın sınırına varılmasını ifade etmiş olur.

Görülüyor ki Kur’an ifadelerini hukukî tanımlar içinde kullanmaktadır. Halk kuralları duyarken anlamakta ama o incelikleri anlamamaktadır.

Bu özel mânâları Kur’an tarif ederek vermemiştir. Kur’an kelimeleri öyle kullanmakta ve cümleleri öyle yapmaktadır ki, biz o kelimelerin kastedilen mânâlarını anlıyoruz; tarif etmeden anlıyoruz, cümledeki yerinden anlıyoruz. İşte bu Kur’an’ın icazıdır. Çünkü siz bir şeyi anlatıyorsunuz ama onu anlatırken karşı tarafa dili de öğretiyorsunuz.

Kur’an’ın bütün dil ve usul kaideleri böyle anlaşılmaktadır. Yoksa dille dili anlatamazsınız, çünkü o dili anlatacağınız kimse bilmiyor. Usulsüz da metni anlayamazsınız. Dolayısıyla usul metne dayanmaz. Yapacağınız iş varsayımlarla hareket etmektir. Kelimelerin mânâları budur diyorsunuz, anlama kaideleri budur diyorsunuz. Ona göre o kitabı baştan sonuna kadar tetkik ediyorsunuz. Sonuçlar ortaya çıkıyor. O zaman varsayımlar doğrudur diyorsunuz.

Mesela, Gök Türk kitabeleri bugün okunmuştur. Daha önce yazısı bilinmemekte idi. Dili çözen kişi varsayımlarla hareket etti. Mesela satırlar soldan yarım kalıyordu. Demek ki bu yazı sağdan yazılmaktadır. Arada sık sık geçen çift nokta vardı. Demek ki bu kelimeleri birbirinden ayırıyordu. Başta veya sonda bunu diken hükümdarın adı geçmeli idi. Harf sayısı hükümdarın harfine uymalı idi. Hükümdarların adları Çin ve Bizans tarihçilerde geçen olmalıdır. Böylece bir kelimeyi çözdüğünüzde yazıyı çözme işine başladınız demektir. Sonra bu harflerin geçtiği kelimeleri sıralarsınız, tanıdığınız başka kelimeler ortaya çıkar ve yazıyı çözersiniz. Sonra da o dile yakın dili keşfedersiniz. Böylece Gök Türk kitabelerinin Türkçe oldukları keşfedildi. Bu sefer metni okur, anlamlarını ortaya koyarsınız. Mesela biz “gök” diyoruz, onlar “kök” diyorlardı.

İşte Kur’an’ın lugat kuralları dışındaki kurallar da böyle çözüldü. Hazreti Peygamber’in uygulaması esas alındı ve ona göre Kur’an’a anlamlar verildi. Sonunda Usulü Fıkıh doğdu. Mesela, Kur’an’da yarılama ve iki kat alma usulü vardır. Bu Kur’an’da zikredilmektedir. Kur’an’da vergi nisbeti beşte bir olarak geçer. Hazreti Peygamber onda bir, yirmide bir, kırkta bir şeklinde yarılayarak uyguladı. Böylece biz de usulü öğrenmiş olduk.

Biz bugün içtihatlarımızı yaparken yeni kurallar keşfediyoruz.

a) Kur’an’da kurallı eril çoğul kullanılırsa, tüzel kişiliği olan topluluk kastediliyor diyoruz.

b) Eğer kurallı dişil çoğul geçiyorsa, sistemden bahsediliyor diyoruz ve buna dayanarak dörtlü sistemi kuruyoruz.

c) Kur’an’da Allah’ın sıfatları nekre geçiyorsa, o ifadeyi devlet ve kamu içinde yorumluyoruz. Eğer marife geçiyorsa onu sadece zatı için yorumluyoruz.

d) Kur’an’da “bilin” deniyorsa, o hususta kesinlik gerekiyor, uzlaşma veya icma ile sabit olmalıdır. Ama eğer Kur’an’da “ittika edin” diye geçiyorsa, orada içtihat yeterli demektir.

 

4- Temsillerle anlatır, analoji yapar

Kur’an’a göre kâinat ve insanlık bir tek yaratıcının eseridir. Allah başlangıçta dört temel varlığı var etti. Bunlar mekân, zaman, madde ve enerjidir. Bunların tanımları yapılamaz. İnsan bunları duygularıyla hisseder. Mekânı üç boyutlu olarak görür. Madde, mekânda yer alan ve bir yerde iki parçacığın bulunmadığı şeydir. Maddenin mekândaki konumunu değiştirmesine ‘hareket’ diyoruz. Zaman hareketle ölçülmektedir. Enerji ise maddelerin taşıdığı hızların karelerinin toplamıdır.

Bu dört varlık arasında ilişki vardır. Maddede aynı parçacıkların sayısı artıp eksilmez. Kâinat yaratılalıdan beri aynıdır. Maddedeki hızların vektörel toplamları ile hızlarının kareleri değişmez. İlk yaratılalıdan beri bu böyledir. Üç boyutlu mekân büyümektedir. Maddede ise birbirlerinden uzaklaşmak istemektedir. Kâinatta durumun korunması kanunu vardır. Birbirine yakın olan maddeler birbirinden uzaklaşmak istemeyeceklerdir. Böylece birbirini çekmiş olacaklardır. Birbirine yaklaşmamak için de birbirinin etrafında dönmeye başlayacaklardır. İşte bu düzen içinde atomlar, yıldızlar, yer ve gezegenler oluşacaktır. Yeryüzü öyle düzenlenmiştir ki canlılar yaşasın. Canlılar da bu maddelerden üretilmiştir. İnsanlar da canlı olarak var edilmiştir.

Burada şunu anlatmak istiyoruz. Allah kâinatı var ederken israf yapmamıştır. İsraf ne demektir? Bir şey üç çeşit maddeden oluşabiliyorsa, onun için dördüncü çeşit bir madde kullanmamıştır. Bir şeyde bir şeyden dört tane yetişiyorsa, beş tene kullanmamıştır. Bunun dışında her şey kurala göre hareket eder. Bir şey duruyorsa durmaya devam eder. Hareket ediyorsa hareket etmeye devam eder. Konumunu değiştirmek istemez. Kâinat büyümektedir. Bunun sonucunda parçacıklar birbirinden uzaklaşmaktadır. Ama parçacık uzaklaşmak istemeyecektir. Bunun sonucunda parçacıklar birbirini çekecektir. 

Allah bilinçsiz varlıkları bilinçli varlıklar için var etti. Onların emrine verdi ve onlar bunları kullanarak yaşamaktadırlar. Bunların görünenleri insanlardır. Soğuk âlemde yaşarlar. Cinler ise sıcak âlemde yaşarlar. Bir de bâtın âlemde yaşayan melekler ve ruhlar vardır. Bunların bu kâinattan yararlanmaları için bu kâinatı bilmeleri gerekir. İşte bu amaçla kâinatı benzer yaratmıştır.

Ağaç ile hayvan ilk bakıldığında aralarında hiçbir benzerlik yoktur. Oysa yapıları birbirine çok benzer. Her ikisi de hücrelerden oluşmuştur, hücrelerin yapıları da birbirine benzer, benzer protoplazmayı kullanırlar, aynı DNA’lardan oluşmuş kromozomları vardır. Hayvanların ağzı varsa, bitkilerin de kökleri vardır, onunla yer ve içerler. Hayvanların ciğerleri varsa, bitkilerin de yaprakları vardır. Hayvanların yumurtaları, bitkilerin tohumları vardır. İşte, kâinattaki bütün varlıklar birbirine analogdur. Kur’an her varlıktan kolay bilinenler kısmını anlatır, diğerlerini karşılaştırarak öğren der. Dolayısıyla Kur’an’da bu sayede her şeyin bulunması mümkün olur.

Kur’an bu temsillerden en belirgin olanı insan toplulukları ile bir hayvan olan kuşun bedenini gösterir ve bunların benzer olduğunu söyler. Dört ayaklı bir hayvanın veya iki kanatlı bir kuşun insanlar gibi üyeleri vardır.

Batılılar bunlara ‘hücre’ diyorlar.

Kur’an bunlara ‘alak’ diyor.

Nasıl topluluğun kan yolları varsa, canlının da damarları vardır. Nasıl insanın sinirleri varsa, insan topluluğunun da haberleşme ağı vardır. İnsanda karaciğer var, malları depo ediyorsa, topluluğun da ambarları var. İnsanda hormonlar varsa, toplulukta da para vardır.

Demek ki biz biyolojiyi öğrenirken aynı zamanda sosyolojiyi de öğreniyoruz. Sosyolojide öğrendiklerimizi biyolojide de buluyoruz. Kur’an ne yapıyor? Benzerlerden birinin birer taraflarını anlatıyor, sonra bize diyor ki; karşılaştırın ve tümünü öğrenin.

“Her şeyi çift yarattık” kuralını da koyarak analoji için bir sistem geliştirmiştir. Yani her şey çiftse, çiftin de çifti vardır demektir. Üç çift yani altı kutup eder. Üç boyutlu uzayımıza analog bir sistem uzayı doğar. Bunlar arasındaki bağları düşünerek sekiz yüzlü oluşur. Sonunda merkezle birlikte 25 müessese birleşerek bir varlık oluşturur.

Biz Kur’an mucizelerini de bu sekiz yüzlüde toplamış olduk. Böylece benzemede sistem ortaya çıkmaktadır. Kur’an bunu Mürselât Sûresi’nin ilk 1-6 âyetlerinde öğretmektedir. İşte bu de icazın tâ kendisidir. Sistemleri öğreterek her şeyden birer örnek vermek ve böylece her şeyi anlatmış olmak. Yaş ve kuru ne varsa orada o bulunur. Böylece Kur’an kâinatın canlı haritası olur. Bu da onun mucize olmasını belirler ve icazı 25 mucizeden biri yapar.

 

5- Kıyas yapar  

Mevcut olan düzenleri anlatırken temsil sistemini yani benzer sistemleri kullanır.  Böylece kâinat ve insan hakkında en veciz bir şekilde bilgiler verir. Bu sayede 600 sahife içine tüm kâinatı sığdırır. Bunu ancak her şeyi bilen Allah yapabilir.

Diğer taraftan Kur’an sadece bilgi kitabı değildir, aynı zamanda şeriat kitabıdır. Yani insanların yaşamaları gerektiğini anlatan kitaptır. Burada da insanların kıyamete kadar değişik toplulukları için ne gerekiyorsa bütün hükümler bulunabilir. İçinde vardır.

Kur’an bunu nasıl sağlamıştır? Bunu da örnek metodu ile sağlamıştır.

a) Kur’an hayvanlardan yalnız domuz etinin haram olduğunu söyler, mesela sütünün haram olup olmadığını söylemez. Siz ete kıyas ederek haram olduğunu bulacaksınız. Dibağlanmış deri, kıl, yağı alınmış kemik eti ile kıyas edilemeyeceği için ona kıyas ederek kılların kullanılmasının haram olduğunu söyleyemeyiz. Bu karşılaştırmanın yapılabilmesi için domuzu değil de, domuz etini haram ettik diyor. Et deyince yenmesi haram edilmiştir, yoksa derisinden manto giyilebilir, derisinden ayakkabı giyilebilir demektir. Et kelimesinden bize neler öğretmiş oluyor olduğu böylece görülmektedir. “Domuz eti haramdır” diyor, başka hayvanlardan bahsetmiyor. Kurt, at asla tekrarlanmamıştır, Kur’an’da sayılmamıştır. Ama Kur’an’da bütün hayvanlar kıyas yoluyla sayılmıştır. Biyolojide bilinen besin zinciri vardır. Otçul hayvanlar ot yerler. İşkembeleri vardır. Meyvecil hayvanlar meyve yerler, ot yemezler. Etçil hayvanlar ölü de olsa et yerler, meyve yemezler. Yırtıcı hayvanlar canlı hayvanları yakalayıp yerler. Böylece besin zinciri tamamlanmış olur. İnsan meyve yiyen varlıktır. Meyve yiyen ve onun üstündeki etçil ve yırtıcı hayvanların etleri haramdır.

b) Bir başka örnek. Kur’an’da içkilerden sadece üzüm şarabının haram oduğu bildirilmiştir. Diğer içkilerden, esrardan, afyondan bahsedilmemektedir. Üzüm şarabında % 12 oranı kadar alkol vardır. Ayrıca içinde besleyici maddeler de vardır. Zararı yararından fazla olduğu için haram edilmiştir. Peki, diğer içkiler için ne yapılacaktır? Şaraba kıyas edilecektir. Eğer sarhoş edici vasfı şarap kadar ise o zaman o da haramdır, şarap kadar değilse o zaman o haram değildir. Yarılama sistemini de bize öğretmiştir. Alkol miktarı % 6’dan azsa haram değildir, fazla ise haramdır. Böylece zararlı olan bütün içkileri Kur’an ifade etmiştir. Zararın derecesini şarabınkine benzetmiştir. Şarap bir etalondur, yani diğer içkiler onunla karşılaştırılacaktır.

c) Kur’an geviş getiren çift parmaklı hayvanların etlerinin helal olduğunu söyler. Bunlar işkembesi olan hayvanlardır. Domuz etini de haram yapar. At gibi işkembesi olmayıp ot yiyen hayvanlardan bahsetmez. Ama orada da “İsrail oğullarına İsrail’in haram ettiklerinden başkasını haram etmiştik” der. Yani topluluk onu yiyorsa kişilere haram değildir, yemiyorsa kişiler de yemez. Kadınların giyinmesinde de bu tür kural koyar. Helalleri belirtir, haramları belirtir. Arada olanlar hakkında da topluluğun örfüne baş vurulacağını söyler.  Böylece insanlar arasında farklılaşma sağlanır.

c) Kıyasta en büyük uygulama kısastadır. Herkes başkasına yaptığını kendisine yapılmasını kabul etmiş demektir. O halde öldüren öldürülür, kol kesenin kolu kesilir, göz çıkaranın gözü çıkarılır. Bu sistemle hareket ettiğiniz için “sadece cinayetlerde kısas vardır” dediğiniz zaman tüm cezaları bir kelime ile ifade edersiniz. Kasıt yoksa, hattâ kasdı aşmışsa veya af edilmişse diyete dönüşmektedir. Öldürenin ödeyeceği diyet birim alınır, ondan sonraki diyetler yarılama sistemi ile takdir edilir. Böylece para cezaları da makul hâle getirilmiş olur, kıyas yoluyla tesbit imkanı ortaya çıkar. Oysa bugün iki cümle ile tesbit edilen ceza hukuku batıda ceza kanunları ile ve her kanunun sonuna eklenen ceza hükümleri ile ciltleri değil, kütüphaneleri bulmuştur. İnsanların bunları okumaları mümkün olmadığı için hukukîlik ilkesi de ortadan kalkmıştır.

d) Borçlanmalardaki “yazın” emrini kıyas yoluyla nikâha da teşmil edersiniz, boşanmaya da. Tüm devlet kayıtlarını tesbit edebilirsiniz.

İşte Kur’an kıyas sistemini kullanarak her şeyin hükmünü koymuş bulunmaktadır. Çünkü her şeyin mutlaka Kur’an’da geçen benzeri vardır.