9 Ocak 2017 Sayı 116
Yeni İlm-i Siyaset Yazıları - VI -

 

           

 Makâsıd-ı Şer’iyyeden, İdeal Anayasa’nın Temel İlkelerine

İlm-i Siyaset yazılarımızın belki de en günceli ve pratiği olacak olan bu yazımız. Aslında hepimizi ilgilendiren en önemli mes’ele çünkü bu konu siyasetin devlet mekanizmasının yanında hukukî yapısının temel ilkelerini oluşturuyor. Belki insanlar bürokrasisiz yaşayabilir amma hukuksuz asla.

Bugünde Arap Devrimi, Türkiye’de hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecinde bütün dünya anayasaları konuşuyor, yargılıyor, sorguluyor. Daha iki sene olmadı anayasa için referanduma gitmemiz. Hal böyleyken insanların anayasa hakkında ki genel kanısı da şu; anayasalar iktidarların devlet içerisinde ki bürokratik yapısını, otoritesini ve ideolojisini hukuk altında meşru bir hale bürüyerek güçlendiren bir kamu hukuku bölümü olarak görüyorlar. Nitekim bu görüş tarihsel olarak pekte yanlış değil. Lakin işin özü ve ideali itibarıyle de doğru değil. Çünkü anayasa her toplumun kendisini bulduğu bir ayna olmalıdır. Ama bu ayna da ortak yönler olmalı, üstünlerin hukukunu değil hukukun üstünlüğünü güvence altına almalıdır. Bu nasıl olacaktır?

Şu şekilde; her anaysanın daha doğrusu her hukuk sisteminin batı ya da doğu dayandığı temel ilkeler olmalıdır ve bu temel ilkeler de tarihte kendini beş esasta toplamıştır. Bu ilkeler ışığında anyasaya bakılmalı ve oluşturulmalıdır. Burada şu soru önplana çıkyor her hukuk sistemi derken neden ilâhî beşerî denmedi de batı ya da doğu dendi? Cevaben şunu deriz; biz ilm-i siyaset yazımızın evvelinde de bu kavramlara değinmiştik ilâhîlik kavramı bugün her ne kadar teokratik bir ifade olarak algılansa da biz bu ifadeye evrensellik ya da bilimsellik -iki ifade birbirini tamamlar- demiştik. Çünkü ilâha mensub olan şey aşkındır zaman ve mekan ötesidir, evrenseldir. Batı ve doğu ayrımıda hukukta benimsedikleri ya da düşünce usulünde benimsedikleri ayrımından öte gelir ki burada da bunu zikretmek daha yerindedir. Batı Aristo ile tümdengelimci düşünceye sahip Doğu ise Ebu Hanife ile tümevarımcı buna arapça da istikrâ-istintâc Latin dilinde de dedüksiyon-indüksiyon denmektedir.

Nedir bu temel 5 ilkemiz? Bu ilkeler; Din/İnanç Özgürlüğü, Akıl/Düşünce Özgürlüğü, Can Güvenliği, Mal Güvenliği, Irz/Namus Güvenliği. Bu ilkeler anlatılırken Ebû hanifenin fıkıh tanımından yola çıkarak bunları engelleyen eylemlerin cezâlarına da değineceğiz. Çünkü Ebû Hanife’nin “Fıkıh; kişinin lehine ve aleyhine olanı bilmesidir” tanımı bu aks-i amelleri bilmemiz gerektiğini anlatır zaten bu 5 temel ilkeyi tehlikeye atan eylemlerin kelamda “İrtikâbü’l Kebîre” yani büyük günahlar mes’elesine denk düştüğünü göreceğiz ve buradan da bu kimselerin durumlarının ne olduğunu da göreceğiz.

Din/İnanç Özgürlüğü; Din kelimesini zaten evvelemirde tanımlamıştık. Din düzen sistem demektir. Ve her insan istediği sisteme düşünceye mensub olabilir bu kısıtlanamaz ancak bu düzene girdikten sonra da bu düzenin kurallarıyla yaşar o düzenin içinde o kurallara karşı gelemez tabi o kuralları beğenmeyip başka bir sisteme intikâli mümkindir.  Önce ilk durumu göze alalım yani Düzeni benimseyip o düzen içerisinde isyan çıkaranların durumu Fıkıh kitaplarımız buna Mürted’in hükmü diyor. Mürted olan bir kimse başka bir dine/düzene geçinceye dek kanı hederdir. Yani kanı hederdir demek, bu kimse hem “A” bölgesinin kurallarını kabul ettim diyecek ama “A” bölgesinde yaşama hakkı elde ettikten sonra o bölgenin kurallarını reddettim derse o kişinin ölüm-öldürülme davasına bakılmaz ve bizim mezarlığımıza da gömülmez demektir.(bkz .Kur’an Bakara Suresi 217, Âl-i İmrân  91)

İkinci durum ise yani “A” bölgesinde ki adam düzeni beğenmedi ve çıkmak istediyse devlet ona belli bir mühlet vermeli ve o kişi aldığı süre içerisinde çıkmaya hak kazanmalıdır. Ancak devlet böyle bir hak tanımıyorsa çıkış izni vermiyorsa bugün Suriye’de olduğu gibi o devlet uluslararsı statüde Dar-ı Harp’tir. Burada ikinci bir konu ya da kavramlar dizini devreye giriyor Dâr-ı Harp, Dâr-ı İslam ve bizim daha doğrusu fıkıh metinlerinde geçen ama gözümüzden kaçan Dâr-ı Terk kavramları. Dâr-ı Harp ifade ettiğimiz gibi çıkış izninin olmadığı yani Din özgürlüğü tanımayan devlettir ve bu devlete savaş açılabilir. Dâr-ı İslam ise İslam/Barış yurdu demektir, özgürlükler memleketi, hak ve hukuk diyarı demektir. Bu devlete savaş açmak başka devletlerin savaş açana yaptırım uygulamasını gerektiren bir durum ortaya çıkarır. Giriş ve çıkışlar serbesttir. Dâr-ı Terk ise girişin yasak çıkışın yani terk etmenin serbest olduğu diyardır burada da bir sıkıntı yok çünkü içinde ki insanlara özgürlük tanımış çıkmalarına izin vermiştir.

İstediğin toplumu seçme ve orada yaşama o kurallara inanma ve bağlanmanın adıdır işte laiklik. Yoksa devleti dinden soyutlamak kişinin inancına ait sembol, değer ve ritüelleri konu edinmek değil. Zaten batı da bu kavramı Kur’an dan Bakara Suresi 256. Ayetten almıştır(lâ ikrahe fi’ddîn).

            Akıl/Düşünce Özgürlüğü; Bu hakta temelde her hukuk sisteminde vardır. Ya da olduğu söylenir ama biraz da ha farklı bir formda o form şudur; “eyleme geçirmediğin sürece her eylemi yapmakta serbestsin.” Fakat biz insanın düşüncesini yleme geçirmesi gerektiğini de ifade ederek ne düşünüyorsab uygula ama uygulaman prensip olarak bizim düzenimize uygunsa sorun yok ama aykırı ise o zaman kendine uygun bir düzen kur ve git orada uygula yani hicret et. Öyle ya hak biziz demek doğru değil bizde yanılabiliriz bir devlet olarak işte o sebebden herkese “içtihad” mekanizmasını sunarak daha küçük toplumlar halinde düşünce hürriyetini genişletme imkanı sunarız. İşte hakiki demokrasi de budur.

            Aklı izâle eden şey ise müskirât/sarhoş edicilerdir ya da daha moda bir Türkçe ile esriten maddelerdir. Bunlar içine şaraba kıyasen alkol barındıran %5 lik ve üzeri maddeler, uyuşturucu vs. gibi maddeler girmektedir. Şöyle tarihe bir dönüp TBMM’nin ilk yasasına baktığınız zaman “Men’i Müskirât Kanunu” yani “ İçkilerin Yasak Edilmesi” kanununu göreceksiniz. Bu bugün için düşünce ve fikir hürriyetinin emniyet altına alınması hasebiyle önemlidir ama devlet olduktan kurallar oturduktan sonra zira zaten Kur’an-ı Kerim’de bunu 3 aşamalı olarak bize sunmuştur. İlki olan Bakara Suresi 219. Ayet Müskirâtı/alkolluy içecekleri kerih görmüş ama net bir hüküm vermemiştir. Sadece maddelerin özelliklerine, vasıflarına değinmiştir. Nisâ Suresi 43. Ayet ise sarhoş iken herhangi bir toplumsal eylemde/namazda bulunmayın yani toplantılardan insanlarla biraraya gelmekten men’ edilmiştir. Bir nev’i artık insanî hasletlerin ve özelliklerin yitirildiğini anlatır bu eylem halindeyken. Maide suresi 90 ve 91. Ayetler ise en mükemmel şekilde bu mevzuya noktayı koyar ve 91. Ayette şeytan sizi namazdan alıkoymak için buna sevkeder der. Bu şu demektir; toplumdan soyutlanarak kişisel hevesler uğruna namazdan/toplumla biraraya gelmekten kendiniz alıkoymanız sizi insanlıktan çıkarır. Ama insan denilen varlık muhteremdir. İşte bu sebebden bu eylem haramdır. Çünkü insanın fıtratına aykırıdır. Burada ilahiyat camiası ilgilendiren bir mes’ele var nesh mes’elesi yani bu ayetler son gelen ayetle ortadan kalkmıştır gibi bir mes’ele. Evet nesh vardır ama bildiğimiz anlamda değil çünkü bu kavramın tarifi bildiğimiz anladığımız yorumdan çok uzaktır. Nesh; en son gelen delilin hükmü ile önce gelen delilin hükmünün kalkmasıdır. Delil delaletine devam eder ama orada ki hüküm sona ermiştir. Yani bu bize ilk anlamda ki hükmün ortadan kalktığını ama onun delaleti devam ettiği için farklı hükümler çıkarmanın mümkün olduğunu gösterir ki zaten Kur’an de delil kitabıdır, hüküm değil hüküm bizce tespit edilir.

            Can Güvenliği/Yaşama Hakkı; her birey bağlı bulunduğu toplumda, düzende/dinde iman/devlet güvencesi altında yaşama hakkına sahiptir. Her devlet ve topluluk müntesibi olan bireyin bu temel haklarından birini sağlamakla yükümlüdür. Kasten bir insanın canına kıyanın durumunu ise Maide Suresi 92. ve 93. Ayetlerde açıklanmıştır “kısas”. İslam Hukukçuları yanlışlıkla olanın cezasını da iki temel maddede açıklamıştır. İlki maktulün ailesine vereceği diyet bu miktarı kâtil değil onun akîlesi/dayanışma ortaklığı öder. İkinci olarkta maktulün ailesi Müslüman/Barış içerisinde bulunan bir toplumdan olmayabilir. Bu durumda ise diyet ödenmez sadece mümin bir köle azat edilir müslim değil.

            Mal Güvenliği; herkesin mülkiyet hakkı vardır. Ancak bu mülkiyet meşru’ yoldan olmalıdır yani helal yoldan halk tabiriyle peki helal yoldan ne demek? Sömürü ile değil başkalarının sırtından değil asalak bir ekonomik anlayışla değil Faiz ile değil, hırsızlık ile değil, kumar ile değil. İşte Kur’an bunların hepsini men’ etmiştir. Ve mal güvenliğini sağlayan tek düzen İslamiyettir. Çünkü her düşünce alışveriş ile faizi eşit görür bu sebebden kapitalist faizi helal kılmış ve fakirin malını çalarak mal mülk edinmiştir. Sosyalist ise ikisini(alışveriş-faiz) yine eşit görmüş alışverişi yasak kılarak özel mülkiyet hırsızlıktır demiştir.(bkz. J. Joseph Proudhon Mülkiyet Üzerine İş Bankası Yay.) bu yoldan kişilerin mallarına devlet olarak el koymuştur. Devlet hırsızlık yapmıştır. Ancak İslam da bu ayrım gelmiştir ve faiz farklı alışveriş farklı denmiştir.(bkz. Kur’an, Bakara Suresi, 275. Ayet) Ama maalesef ki bugün mal güvenliği dendiğinde sadece ve sadece hırsızlık geliyor sanki faiz denilen şey normal bir hadise. Evet başkasının malını çalmakta haramdır.(bkz. Kur’an, Maide Suresi, 38. Ayet) Ancak unutulmamalıdır ki asıl hırsızlık Faiz’dir. Ve bu sebebden faiz katmerli haramdır.

            Irz/Namus Güvenliği; İslam Hukuk düşüncesinin Batı’dan ayrıldığı en mühim nokta burasıdır. Batı fikrî yapısında zinâ bir mahzur olarak görülmemektedir. V hatta cinsel her sapkın hadise bazı batı devletlerinde yasal olarak verilen bir HAK’tır !!! ancak bizde ise bu asla böyle olmamıştır ve zaten de olmamalıdır. Ancak 2002’de kabul edilen Zinâ suç olmamaklığı mes’elesi bugün ülkemizde daha feci bir mes’eleyle neticelendirilmek isteniyor anayasa hazırlık çalışmalarına bu tip mailler atılarak bu işin kökünü salmaya çalışan batı zihniyeti kendisinde din olmuş zevât boş durmuyor.

Biz ise hala apayrı dünyalarda hayal alemlerinde yaşıyoruz. Hala modernlik, hümanite gibi batılı kavramların İslamiliği üzerine konuşur ve kadın hakları üzerine sempozyumlar düzenleriz halbuki işin daha önemli boyutlarında dönen dolapları görmez ya da görmek istemeyiz. Eğer biz Allah’ın bize kitabında sunduğu bu düzeni anlatmaz ve yaşamak istemezsek Allah bizi helak eder ne kadar salih/ıslah olmuş iyi kimseler olsakta, ancak muslihler/ıslah ediciler müstesna. Ve yerimize bunları hayata tatbik edecek bir topluluık getirir ki zaten toplumbilimi de bunu ispatlar tarihte “hareketli koşturan ve ezilen toplumlar refaha ermiş iktidara oturmuş ve gelecek kaygısı gütmeyen toplumlara her daim galip gelir”  Allah bizi dinini/düzenini anlayan ve yaşatmak için yaşayan kullarından etsin.

Ve bizi Adil Düzen’li günlere kavuştursun.