9 Ocak 2017 Sayı 116
Sürgün'ün Anatomisi; Delilik

 

                                

Sahne  bir:

Asker- hadi girin şu gemiye pislikler hadi!!!

Delinin biri- neden nereye gidiyoruz biz?

Asker – layık olduğunuz yere

Deli-sen niye gelmiyorsun ne farkın var ?

Asker- ben deli değilim ki…

Deli- OLAMAZSIN Kİ!!!

                                                             ****

   İşte ilk yolculuk başlamıştı Fransa’nın ilginç bir limanından sonsuzluğa, yüzlerce deli bir gemiye tıkılmış sürgüne gönderiliyorlardı fakat iki fark vardı bu sürgünde. Birincisi bu sürgün uzağa değil sonsuzluğa ikincisi bu insanlar deli değil deli diye çağırılan kimseler çünkü deli yoktur. Yani bu tıbbî bir rahatsızlık değil toplumsal organizmanın düzeninde aksaklık unsuru teşkil eden ictimâî bir travma durumu. Bu bir sorgulama evresi ve bu evreyi yaşayanların adı yani filozofikal duruştan tıbbî bir şekilde sıyrılmanın ismi..

      Nedir bu delilik tarihi, deli kimdir ya da akıllı kimdir duruşu kendinde mi mevcuttur yoksa başka bir duruma göre mi şekillenir. Bu mevzuyu aslında Micheal Foucoult Deliliğin Tarihi adlı eserinde muazzam bir derecede işlemekte işte şimdi bizde üstadın genişçe ele aldığı bu mevzunun ana fikrini sizlerle paylaşacağız.

    Deli başlı başına var olan bir olgu değil aksine mevcud iktidarın düşüncesine göre kendini tanımladığımız toplumsal rahatsızlık durumudur. Mesela ortaçağ döneminde Avrupa’nın kilise ortodoksisine ve Katolik duruşuna karşı gelen herkes, içine şeytanın girdiği iddiasıyla kabul ediliyor önce aforoz ediliyor sonra cezası veriliyordu. Peki neden önce aforoz ediliyorlar?

Cevap; kilise önce bu muhalif tavrı hitabına alır sonra ona bu deli der evet deli gayet normal bir hal ama bundan sonra şunu der bu deli ama içine şeytan girmiş ve şeytanda inancımızın düşmanı olduğuna göre bu adamı yok etmek gerekir. Aslında bu adamı aforoz etmek için göstermelik bir sebeptir çünkü bu adam daha muhalif olmakla aforoz olmaklığını kendisi ilan etmiştir. Çünkü düzene itiraz etmiştir haliyle mekanizma kendini temize çıkarma adına bu adamı kendi içine aldığını gösterir ve bu adamı bu mekanizmanın çarklarına uyum sağlamadığını ve bu yüzden şeytanın askeri olduğunu söyleyerek yok eder. Skolastisizmin bu tavrı aslında ilk çağda Sokrates ve devamında Diogenes olmak üzere birçok filozofun örnekliğinde kişilik kazanmıştır.

     Ortaçağ’dan sonra dogmatizmin bu delilerle yıkılmasından daha doğrusu bu delilerin bu sistemi süreli bir devrim ya da evrimle bertaraf etmesinden sonra rasyonalitenin getirdiği yeniçağda artık yavaş yavaş bu delilik psikolojik bir rahatsızlığa bürünmüştü peki dinsel bir rahatsızlık nasıl sosyal bir bilimle ifade edilecek bir rahatsızlık kabul edilmişti?

      Cevap; çünkü dinsel düşünceye sosyal bilimle karşı duran deliler iktidarı ele alınca deli değil ration(akıl) olmuştu. Artık o da kendi muhaliflerini kendi mekanizmasının çarklarındaki bozuk dişlerle ifade edecekti. Ve delilik artık psikolojik bir bunalım olarak açıklanacaktı. Bunun sonucunda artık delilikte bir kuruma bağlanacaktı yani ölümden hapse adım atacaktı bu çağın delileri. Bu hapsin adı ise tımarhaneadı ile anılacaktı. Ve beyaz önlükler artık bu toplumun baş belaları olacaktı ve oldu da en büyük deli Dostoyevski bu olayın Rusçası Hugo Fransızcası olmuştu. Ve soruldu bu akıl toplumuna siz kimsiniz diye ve onlarda buna şu ibretli cevabı verdiler biz deli olmayanlarız peki deli kimdir diye sorulduğunda ise şu sözü söylerler; deliler bizi reddeden kimselerdir yani muhaliflerdir. İşte akıl toplumu kendini tanımlayamama akılsızlığının faturasını delilere onları da muhalif kimse olmaya layık gördüler peki muhalifler ne oldu yani saygıdeğer deliler işte onlarda aklî düşünceyi dogmayla harmanlamaya koyuldular yani bilimsel duruş dediler. Ve bu bilimselliğin alt yapısını matematik ve fizikle attılar bunu yapan en büyük deliye ise August Comte dediler ve kendileri de bir evrimle bir süre sonra başa geldiler artık toplum, bilim toplumu daha doğrusu modernite olmuştu.

      Artık delilik yeni bir tanımla ya da isimle tesmiye edilecekti o isim Şizofreni artık bu toplumda tıbbî bir vakıa olmuştu peki tıbbın tedavisi neydi bu yeni muhalif takıma. İşte bu noktada tıp tımarhaneyi de geçerek yeni bir çözüm ortaya koydu toplumdan ihraç, yani tımarhaneler artık tam olarak teşkilatlanacak ve yeni bir vatan olacaktı ve muhalifler-saygıdeğer deliler- artık  bu yeni yapılanan kurumla korkutulacak ve asimile olup sistemin çarkına ayak uyduracaklardı. Çünkü tıbbın mantığında “eğer vucutta zararlı bir madde varsa bu tespit edilir ve bu ur atılır sonra tedavi edilir” işte toplumda bir insan vücuduysa bunda ki ur muhalifler yani delilerdi tam bu noktada bu ur artık ihraç edilmekten başka bir şeye ihtiyaç duymayacaktı. Peki bu ihraç nasıl olacak sadece tımarhaneyle mi? Tabii ki hayır hatta mümkünse bu yeni çözüm için tımarhaneler ara geçiş formu olacaktır. Bu yeni çözüm ise yine tek kelimelik

      Yalnızlaştırma, insanlardan uzaklaştırma onu hiçe sayma sosyal hayatın dışına atma ve hırçınlaştırma sonunda ise gerçek anlamda onu akılsız kılma ve onu bir canavar konumuna düşürme belki de tarihte delileri yakmaktan da öte verilen en ağır cezada bu olmuştur. Ama şu da unutulmamalıdır tüm peygamberler, şairler ve yazarlar efsunlu kelimelerine yalnızlık sırasında ulaşmıştır.

    Peki ya postmodern dünyanın delileri ne olacak ???

                                                                                          ……..

 

   “ne yaşadıysak bir başımıza yaşadık

     En iyisinden en kötüsüne

     Ve bilhassa yaşadıklarımızın en iyisinde

     Yapayalnızdık

     Bir iyi habere yalnızlık sırasında mı ulaştık..”