9 Ocak 2017 Sayı 116
Gazâlî ve Felsefe

 

HAZIR BULDUĞU İLMÎ ORTAM BAĞLAMINDA

İMAM GAZALİ VE FELSEFEYİ BİTİRMESİ

Mekke’de Kur’an nazil olmaya başladı.Kur’an, insanları önce bu sözlerin ilâhî sözler olduğuna inanmaya çağırdı.

Bunun anlamı; Hz. Muhammed Allah’tan haberler getiriyordu.

Buna niçin inanacaklardı? Kur’an’ın bir insan tarafından söylenemeyecek derecede üstün belâgati ve içeriği vardı. Önce, Allah’ın bir olduğunu söylüyor, yaptıkları resim ve heykellerin tanrı olmadığını açıklıyordu. Sonra da, öldükten sonra dirilmeden bahsediyordu.

İlk 6 senede 40 kişi inandı. Sonraki 7 yılda inananların sayısı 150’ye çıktı. MekkelilerinHz. Muhammed as'la birlikte inanan bu azınlığa korkunç zulümler ve baskılardan sonra Medine’ye hicret ettiler.

Medine’deKur’an sadece bir okuma ve ibadet kitabı değildir. Sadece îman kitabı değildir. Örgütlenme ve amel etme kitabı olmuştu. “Başkan” olarak “Hz. Peygamber”in yönetiminde Müslümanlar “devlet yönetimi”ne geçtiler. Daha önce Arabistan’da bir “kent başkanı” yoktu, “yargı” yoktu, kabile çatışmaları dışında düzenli bir “ordu” yoktu. Arabistan Yarımadası devlet öncesi dönemini yaşıyordu. Sosyal denge kabile kavgalarına ve kan gütmelere dayanıyordu. Hz. Peygamber ne derse arkadaşları onu Allah’ın bir buyruğu kabul ediyor ve ona uyuyorlardı.

Nebi olan Resul'ün ölümünden sonra;Müslümanlar Resul'ün yerine kendilerine bir “başkan” seçtiler. Bunlara “halife” denmektedir. “Hz. Peygamber”in yerinde oturan anlamındadır. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun) kendilerini “Hz. Peygamber”in yerine koydular; onun yaşadığı gibi yaşamaya ve yönetmeye gayret gösterdiler. Onun Resul/başkan görevini gereği gibi üstlendiler. Artık “vahiy” gelmiyordu. Zira vahiy getiren nebilik dönemi sona ermişti. Vahyin yerini “istişare” almıştı yani nebi konumunda olan bağımsız ilim adamları ile “istişare” vahyin vazifesini üstlenmişti. İleri gelenlerden oluşan “şûra”da sorunlar ortaya konuyor ve istişare sonunda başkan orada kararını veriyordu. Halk da başkanın en çok bilen samimi mümin olduğuna inandığı için onun sözlerini de peygamberin sözleri gibi sayıyor ve Allah’ın bir hükmü olduğunu kabul ediyorlardı.

Râşid Dört halifeden sonra;saltanat “Emeviler”in eline geçti. Emevi sultanları hem bilgisiz hem de güvensiz kimseler olarak görüldüler. Ama halk fitne olmasın diye onlara itaat etti. Fakat kendi özel hayatlarında ve yerel yaşayışlarında onlara danışmadılar ve verdirdikleri resmi fetvaları da benimsemediler. Bunun yerine halk kendilerine “bir bilen” aradı. Böylece halk içinde bağımsız ilim adamları yani “fıkıh âlimleri” ortaya çıktı. Bunlar önce “hadisler”i halka aktardılar. Hadisler yetmeyince kendileri kendi görüşleri olarak “fetva” vermeye başladılar. Ne var ki, fetvalar arasında ve rivayet edilen hadisler arasında çelişkiler vardı. Bu çelişkiler belli usulleri bulunan ilmi “ekoller”i doğurdu. İlk ekol Medine’de yerel örfü ve ona dayanan icmaı kabul eden “Malik’in medresesi” oldu. Malik yazdığı “Muvatta” adlı eserinde hadisleri ve geçmiş ulemanın görüşlerini topladı. Bu arada Irak’ta Ebu Hanife ortaya çıktı. Malik hadislere ve Medine örfüne dayanarak ileri bir fıkıh oluşturdu. Ebu Hanife ise kendine ulaşmış olan sahih hadislerle ortaya koyduğu sünnet/prensiplerle Kur’an’ı yorumlamayı temel almıştı. Bu da yepyeni bir ilmi ekolü ortaya koydu. Bu ekol Rey ekolüydü. Bu “Fıkıh İlmi”; yani, bir metni yorumlama ilmi idi. Ebu Hanife bu yolla ayrıca yeni bir “mantık ilmi”ni oluşturuyordu ki bu, “benzetme metodu”ndan başkası değildi. Şöhreti gittikçe arttı. Şafii onun öldüğü yıl doğdu. Medine ekolüne yakın çevrelerde yetişti ve Medine ekolüne mensup bir ilim adamı oldu. Kendisine Ebu Hanife’nin “benzetme metodu”nu çürütme görevi siyaseten verildi. Şafii bu sefer rey ekolünü öğrendi. “İçtihat ilmi” demek olan “Fıkıh Usûlü”nü yazdı. Müslümanların ilk ilmî eseri özelliğine sahip bu kitap sayesinde Ebu Hanife’nin uygulamaları bir “metodoloji ilmi”yle ilmîleşti. Böylece İslâm âlemi insanlığa yeni bir mantık hediye ediyordu. Bu mantık, sonraları İslâm âleminde “İslâm Medeniyeti”ni oluşturmaya hizmet etti. Bununla kalmayarak Avrupa’yı etkisi altına alarak, “tümevarım metodu” haline geldi. Böylece bugünkü “Avrupa Uygarlığı” doğdu.

Emevilerzamanında başlayıp Abbasiler zamanında zirveye ulaşan “Fıkıh” ve “Usûl-ı Fıkıh” ilimleri yanında, Abbasiler zamanında Arapça son derece gelişti. Bugün dahi ulaşılması mümkün olmayan çok ileri bir dil oldu. Dünyanın diğer dillerinde yazılan her eser kolayca Arapçaya tercüme ediliyordu. İşte bu kolaylıktan dolayı önce Hıristiyan Nasturiler’de bulunan Rumca eserler tercüme edilmeye başlandı. Bu tercüme faaliyeti sonra bütün dünya dillerinden yapıldı. Bunu Müslüman olan diğer dildeki halkların yanında, Arapçayı öğrenen ama Müslüman olmayan âlimler de yapmaya başladı.

Abbasihalifelerinin desteklediği bu tercüme furyasında Yunan kültürü hâkim oldu. Önce Farabi Yunan felsefesini diğer dünya kültürü ile sentez ederek Arapça içinde en ileri seviyeye götürdü. Farabi artık en büyük filozof olmuştu. Bunu İbni Sina takip etti. İbni Sina aynı zamanda doktor olduğu için tıpta bugünün tıbbının benzeri kitaplar yazan bir müspet ilim alimidir. Şöhreti fazla yayılmış ve halk kendisine itibar etmeye başlamıştır. Eserler yazanlar artık Ebu Hanife ve Malik gibi ona da itibar etmeye başlamışlardır.

Gazaliişte bunlardan sonra gelen bir düşünürdür. Bu dönemde fıkıhla felsefe arasında çatışma başlamıştır. Halkta Kur’an ve İslâmiyet’ten soğuma alâmetleri ve dinsizleşme görülmüştür. Buna karşı çıkan ekoller oluşmuştur.

GAZALİ DÖRT ANA EKOLLE KARŞI KARŞIYA KALMIŞTIR:

a) Yunan felsefesini benimseyip Kur’an ve Sünnet üzerinde durmayan gruplar. Bunlar “Farabi ve İbni Sina Ekolü”nü oluşturuyordu.

b) Sünneti ve geleneği benimseyen talimiyeciler. Bunlara göre, Hz. Peygamber’in öğrettiklerinin dışında akılla hiçbir şey anlaşılmaz. Ancak masum imamlar Kur’an’ı bize tefsir edebilir. Felsefenin kötü rüzgârından böyle korunmayı deneyenler vardı.

c) Fıkıhçılar. Bunlar fıkıh ve usûl-ı fıkıh metoduyla yapılacak tefsirler sayesinde dalâletten kurtulunabileceğini ileri sürmüşlerdir. Râzi gibi âlimler tefsirleri ile felsefî düşüncelerden yanlış olanları yıkmaya çalışmışlardır.

d) Mutasavvıflarise hakikatin “akıl” yoluyla değil, “sezi” yoluyla bulunacağını; bunun insan tarafından inziva, ibadet, ahlâkî tezkiye ve teslimiyetle elde edileceğini ileri sürmekte idiler.

GAZALİ ŞU YOLLARI İZLEMİŞTİR:

1. Önce fıkıhçıları öğrendi. “İhyau’l-Ulûm” adlı teferruatlı bir fıkıh ansiklopedisini yazdı. Sonra “Mustesfa” diye fıkıh usûlünü yazdı. Gerek ilmiyle gerek ameliyle Müslümanlar arasında saygı duyulur kişi oldu.

2. Talimiyecileri tetkik etti. Fıkıhçılarla yani içtihatçılarla karşılaştırdı. Onların hatalı yolda olduklarını ortaya koydu.

3. Sonra felsefeyi öğrendi ve felsefe ile ilgili kitaplar yazdı. Onların dediklerini sistematize etti. Felsefeyi ilmileştirdi ve kolay anlaşılır hâle getirdi. O kadar ileri gitti ki, âlimler felsefeyi Gazali’den öğrenmeye başladılar. Gazali’nin İbni Sina kadar, hattâ ondan daha fazla felsefe bildiğine kani oldular. Müminler bunu tenkit etmeye başladılar. Bunun üzerine “Tehafutü’l-Felâsife”yi yazdı. Öyle bir şekilde onları yıktı ki, ondan sonra Felsefe belini doğrultamadı. Öyle ki Endülüs’te İbni Rüşd İbni Sina’yı savunmaya çalıştı ise de yeterli olmadı, diriltemedi. İslâm âleminden felsefe silinip gitti. Avrupa’da başlangıçta İbni Rüşd’ün tesiri ile felsefe canlanmaya başladı ise de, İbni Haldun’un “Mukaddime”si ile felsefe Avrupa’da da görünmez oldu. Felsefenin yerine Doğu Müslümanlarının ilmî eserleri tercüme edilerek “müsbet ilim” olarak gelişti. Felsefe artık sadece tarih olarak ele alınır oldu. Sokrat, Aristo, Eflatun ile doğan ve sonra İslâmiyet’te Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd tarafından geliştirilen düşünceler bugün tamamen ortadan kalktı, tarih oldu.

4. Gazali bundan sonra tasavvufla meşgul olmuş ve onu benimsemiştir. Aklın ulaşamadığı sahalarda sezi ile sonuca varıldığını bizzat yaşayarak gördüğünü söylemektedir. Bu görüş de Doğu’da yani Müslümanlar arasında çok etkili olmuştur. Tarikat ve şeriat çatışmaları uzlaştırılmıştır. Bugün bütün Müslümanlar hem “tarikat”ı hem de “şeriat”ı birlikte benimsemektedirler. İşte bu anlayış “Gazali Ekolü”dür.

GAZALİ’NİN FELSEFEYİ KRİTİK ETTİĞİ BAZI KONULAR

Gazaliyirmi noktada Felsefeyi kritik etmiş ve Kur’an ile çatışır bulmuştur.

Biz burada bunların sadece beş tanesini ele alacağız.

A) Filozoflara göre Kâinat’ın başlangıcı yoktur, sonu da olmayacaktır. Hep vardır ve var olmaya devam edecektir. “Bu nasıl olur?” diyenlere de filozoflar çok sade ve kesin cevap vermişlerdir. Siz Allah’ın evveli ve ahiri yok demiyor musunuz? İşte Kâinat da böyledir. Ayrıca, Kâinat sonra yaratılmış ise; daha önce Allah hâlik değil miydi, sonradan mı yaratıcı oldu? Oysa Allah değişemez. Çünkü O’nu kim değiştirecektir?

Gazalibuna verdiği cevapta; Allah, Ebu Hanife’nin dediği gibi zaman ve mekân dışıdır. Geçmişi ve geleceği yoktur. Zamanı ve mekânı da o var etmiştir. Onlar da mahlûktur şeklinde cevap vermiştir. Bu görüş 20. yüzyılda izafiyet nazariyesi, çok boyutlu uzay, Kâinat’ın büyümekte olması, Kâinat’ın on milyar yıl önce yaratıldığı ve Kâinat’ın ölüme gittiği sonuçları ile ilmen ispatlanmıştır. Artık kıdem nazariyesi dediğimiz Kâinat’ın ebedî ve ezelî olduğunu savunan kalmamıştır.

Beş boyutlu uzay olan arşın yaratıldığı Kur’an’da söylenmemektedir. O kadim olabilir.

B) Filozoflar öldükten sonra dirilme yerine, ölünce ruhların daha yüksek bir hayata gitmesini öne sürmüş, bedenî dirilmeyi reddetmişlerdir. İyi insanların iyi ruhlara katılmasını kabul etmişler ancak, bu dünya hayatındaki amellerin alt alta yazılıp hesaba çekilmeyi benimsememişlerdir.

Gazaliise Kur’an’a dayanarak, insanların bu bedenleri ile tekrar dünyaya geleceğini ve bu dünyadaki amellerinin muhasebesi sonunda bedenleri ile cennete gideceklerini ortaya koymuştur. İnsan yalnız ruh değildir, yalnız beden değildir. İnsan beden ile ruhun birleşmesinden oluşan bir varlıktır. Arabaların seyri için araba ve şoföre ihtiyaç olduğu gibi; insan da beden ve ruhtur. Bedensiz bir ruhun bir şey yapacağını bugünkü biyoloji kabul etmez. Çünkü tüm ruhsal olayların, bilinç dahil bedende ve beyinde cereyan etmekte olduğu bilinmektedir. Sadece ruhtan ibaret olan bir hayatın yaşamasını bugün hiçbir filozof kabul etmemektedir. Bedenin yeniden dirilmesi dört ve beş boyutlu uzay ile çok kolay açıklanmaktadır. Ruhun varlığı da kesinleşmiş durumdadır. Ruh bedenle ilişki kurarsa ancak varlığını göstermektedir.

C) Filozofların en önemli bir iddiaları da, Allah’ın küllü bilemeyeceğidir. Allah ancak genel kanunları bilir, o kanunların sonunda cereyan eden olaylardan haberi olmaz. Oysa Kur’an’a göre olayların bir kısmı kanunlara göre cereyan etmez. Bilhassa insanın yaptığı işlerde insan iradesi vardır. Yaratıcının bunları bilmesi o kimselerin iradesini ortadan kaldırır. Kelamda bu konu çözülmemiştir. Makroda kanunlar vardır. Mikroda tesadüfler vardır. Bilinemez.

Gazaliyine Kur’an’a dayanarak demiştir ki; bizim için tesadüf olan Allah için tesadüf değildir. İhtimaliyat hesabının bulunması ve hata kanunları hep insan için söz konusu olacaktır. İrade Allah’ın iradesi içinde geçerlidir.

D) Filozoflara göre Allah’ın dışında Allah’ın da zorunlu olarak bağlı olduğu kanunlar vardır. İyi ve kötü olanı da bunlar ortaya koyarlar.

Gazali’ye göreAllah’ın dışında her şey yaratılmıştır. Aklı yaratan da O’dur. Akla o kanunları öğreten O’dur. O bir şeye iyi dediği için iyi olmuştur, kötü dediği için kötü olmuştur. Bugünkü dönem müsbet ilim dönemidir. Akıl varsayımlar üzerinde düşünür. Akıl varsayımları varedemez, varsayımları sezer. Bir varsayıma göre iyi olan başka varsayıma göre kötüdür. Varsayımların doğruluğu bizi istediğimiz sonuca götürüp götürmemesine bağlıdır. Denemeye dayanmayan aklın doğruluğu iddia edilemez.

E) Filozoflar Kâinat’ı hamur ve hamurun aldığı biçimle açıklarlar.

Kelamcılarise Kâinat’ı parçacıklar ve parçacıklarla örülen yapılar olarak görürler.

İşte bu tartışma atom ve dalga teorisi olarak günümüze kadar sürmüştür. 20. yüzyılda fizik ve biyolojide her şeyin atomlardan oluştuğu öğrenilmiştir. Zaman ve mekân da atomlardan oluşur. Böylece zafer kelamcıların yanında sona ermiştir.

Hâsılı, kelamcılar felsefeyi Kur’an’a dayalı varsayımlarla kurarak yepyeni bir dünya görüşünü getirdiler. Bu durum İslâm âlemindeki karışıklığa son verdi. İnsanlar aynı doğrultuda düşünmeye başladılar. Yunan felsefesini mezara gömdüler. Avrupa’yı uyandırdılar. Gazali’yi izleyen Dekart (Descartes) Avrupa Uygarlığı’nın oluşması usullerini ortaya koydu. 20. yüzyıl ise kelamcıların zaferi ile son buldu.

Kelamcıların üstadıda Gazali olmuştur.

İbni Rüşt Endülüs Uygarlığı’nı tarihten silen düşünceler içine gömülmüştür. İnsanlık eğer Gazali’nin değil de İbni Rüşd’ün arkasından gitseydi; şimdi -kendi tabirleri ile- Ortaçağ karanlıklarında olurdu.

Burada bir hususa işaret etmekte yarar görüyoruz.

Gazalifilozofları cerhetmektedir. Burada tamamen haklıdır.

Sonuç olarak bugünkü ilimler Gazali’yi onaylamıştır. Gazali bu arada filozofları tekfir etmiş ve cehennemlik yapmıştır. Bu görüşü doğru değildir. Onların çoğu samimi idiler. Hata yaptılar. Ama kasden yanlış bir şeyi iddia etmediler. Allah’a ve âhirete inandılar. Dolayısıyla mü’mindirler ve cennete gidebileceklerdir. Gazali burada yanılıyor. Tabiî ki Gazali de hata yapıyor, küfrü düşünmüyor.

Biz hepsi için dua ederiz.

Amabizim üstadımız Gazali’dir.