9 Ocak 2017 Sayı 116
Bir Medeniyeti Gözyaşlarıyla Bekleyen Adam; Mehmet Akif

“Oku şayet sana hisli bir yürek lazımsa

                                                                           Oku zira onu yazdım bir iki söz yazdımsa”  

                                                                                                                          Mehmet Akif...

Tarih; koskoca bir imparatorluğun yıkılma sürecine girdiğini gösteren yıllar

Mekân; o imparatorluğun, fethiyle yeni bir çağ açtıran İstanbul ve hak medeniyetin o şehirde sembolü konumuna gelmiş olan Fatih…

Vakıa; ıslah edilmesi gereken ve yeniliği esas alıp çağına çözümler sunması gereken bir din anlayışı, kurtarılması gereken bir devlet ve kurulması gereken bir siyaset, saf dışı edilmesi gereken bir alimûn sınıfı(dikkat edin ulema değil),halka ulaştırılması gereken bir kitab etrafında gerçekleşen mücadelelerden ibaret olan bir medeniyet sorunu…

Ve bunları gören , halka anlatıp hakkı bulma mücadelesi gösteren namuslu bir insan hem din hem de fikir adamı olan safahatinde bu serencamı safha safha dile getiren bir aydın Mehmed Akif Ersoy….

Şu bir gerçek ki tarih hep iki taraflı bir medeniyet silsilesine şahit olmuştur tıpkı kur’an-ı hakimde “biz her şeyden iki çift yarattık” sırrına mukabil medeniyetleri de genel kıyaslama da çift yaratmış Hak ve Batıl gibi iki kutubla kainata bir denge sunmuştur ve bunları 1000’er yıl olarak var etmiş ve bu medeniyetlerin birisi bir 500 yılda ivme kazanırken bir diğeri aynı devre arasında ivme kaybetmeye mahkum olmuştur işte tam da bu noktada 1500’lü yıllarda hız kazanmış fakat o dönemlere gelindiğinde ise hızını kaybetmiş bir batı uygarlığı görüyoruz öyle bir uygarlık ki coğrafi keşiflerle hız kazanmış sanayi inkılabıyla doruk noktasına çıktığı gibi getirdiği sömürüyle zirveye çıktığı yerden düşmeye başlayan bir uygarlık. Çünkü bir bütünü parçalarıyla ele alan doktrinler artık dünyaya bilim değil zulüm üretmişler bu da onların sonunu hazırlamıştır. Bu arada islam medeniyeti hazırlığa geçmek için belini yavaş yavaş doğrultmaya başlamıştır lakin bu medeniyeti temsil eden devlet yıkılma sürecindedir artık.

Peki, nasıl olacak  bu devasa imparatorluğu kurtarmanın yolu nedir. İşte aydınlar tam bu noktada tartışmaya oturmuş çözüm üretmeye çalışmışlar. Lakin bu çözümler nedir nasıl olmalıdır ve neye dayanarak olmalıdır. Bu çözümler genel olarak üç kategori de sınıflandırılabilir fakat bu üç maddeden ilk ikisi daha çok Penelopun örgüsü gibi bir şeyi oluşturup tekrardan yıkmanın tezahüründen başka bir şey değildir. Ancak bizim muhterem(!) milletimiz ve düşünürlerimiz sanki üçüncü çözüm yolunu bilmezmiş gibi yüzyıldır bu iki madde üzerinde durup teori üretmekten başka bir şey yapmamışlardır. Şimdi o maddeleri sıralayalım. 

1)Yıkılan bir imparatorluğu yine yıkılan bir uygarlıktan yardım alarak mı kurtarmak.

2)Geleneği kutsayarak ondan medet ummak 

3)Bizi biz yapan kitaba dönüp ilhamı ondan almak        

Önceki satırlarda belirttiğimiz gibi rûşen-fikrlerimiz(!)in birçoğu ilk ikisini kabul etmiş. Ancak olayın vukûfiyetinde olan bir ictihadcı azınlıkta(kemmiyet itibarıyla azınlık keyfiyet değil) bize yakışan son kısmı kabul etmiş ve bunu halka anlatmıştır. Lakin bu dönemde bu medeniyeti anlatan ictihadcı yalnız efelerimiz sadece his ve fikir alanında  bu düşüncelerin ilk  semerelerini vermiştir. Tabi ki, buranın his yönünü en iyi anlatan ise safahat  sahibi  mahzun medeniyet şairi olmuştur ve şiirlerinde bu  şiarı hep anlatmış ve sonraki nesillere de yaşatmıştır. Nasıl mı?        

Asım adlı bölümde üstad tamamiyle gelecek kuşağa seslenmiş ve yeni nesilden bir kıprıntı beklemiş ve kendi neslinin de kendisini hüzne ve kedere boğduğunu hemen her bölümde dillendirmiştir 

“Farz et senin Asya’n yedi yüz milyonmuş:

Ne çıkar? davranamaz hiç ki, serapa donmuş

Vakıa biz bir avuç unsuruz amma boğarız                                                                                            

Kimi dünyada görürsek hareketsiz, cansız”

İşte üstadın ‘asım’ adlı bölümde doğuda ki dünyaya serzenişi ki bu serzenişin belki de en hafif geçtiği bölümdür. Kocakarı ile Ömer bölümünde üstad bir devlet adamının nasıl olması gerektiğini sanki dönemin siyasilerinin kafasına vurur gibi anlatıyor.

 “Kenar-ı dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu

   Gelir de adl-i ilahi Ömer’den sorar onu”…

Bu mısralardan da anlaşılacağı üzere Akif’in sert bir tabiata da sahip olduğunu görüyoruz. Bu satırlar daha çok, üstadın siyasi ve sosyal vak’aların tahlilinden küçük birer örnek bir de üstadda hissi mısralar da görüyoruz lakin bu his basit bir anlayışla gözyaşına boğularak kederlenmek değil. Gözündeki yaşları mürekkebi ile buluşturarak hür tefekkürün kalesinde ki naraları ritme sokarak islam âlemine sorunları anlatıp çözüm bulmaya davettir. Bunu da ‘Safahat’ın mukaddime niteliği taşıyan birkaç mısraıyla gösterelim.                                        

“Bana sor sevgili kari sana ben söyleyeyim                                                                           

Ne hüviyette karşında duran eş’arı                                                                                                                                                                                       

Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri                                                                    

Ne tasannu bilirim çünkü ne sanatkârım                                                                              

Şi’r için gözyaşı derler onu bilmem yalnız                                                                  

Aczimin giryesidir bence bütün asarım                                                                    

Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem                                                          

Dili yok kalbimin işte bundan bizarım                                                                                           

Oku şayet sana hisli bir yürek lazımsa                                                                                    

Oku zira onu yazdım bir iki söz yazdımsa”

Ama demiştik ya bu dönemde medeniyetimiz mevzuunda sadece din ve ilim sahasında tartışmalar yoğunluk kazanmakta peki ya diğer mevzular, işte bu mevzulara da üstad yeri geldikçe dillendiriyor. Peki, nedir bunlar?

İşte bu soruya cevap vermek için bizim kabul ettiğimiz hak medeniyeti tanımak gerekir hak medeniyet; his, fikir, irade ve ünsiyetin kurumlarını İslami bir perspektifte ele alınıp işlenmesidir bu kurumlar;

HİS    +   FİKİR   +   İRADE   +   ÜNSİYET=DOĞUŞTAN İNSANIN SAHİP OLDUKLARI

DİN   +   İLİM     +   SİYASET   +   İKTİSAD=BİR MEDENİYETTE GEREKLİ OLANLAR

(oruç)   (namaz)  (hacc)     (zekât)=fıkhi tarif                       

HÂKİMİYET     +   MÜLKİYET    =  MEDENİYET

Hâkimiyet bölümü gerçekten de iyi işlenmiştir ‘Safahat’ta. Ama Akif’in iktisadın ehemmiyetini belirten mısralarda mevcuttur işte onlardan biri;

İctihadi galeyanlar da mühimdir ya, asıl,                                                                           

İktisadi cereyanlardır olan müstahsil.                                                                               

Bunu te’min edemezlerse nihayet hocalar,                                                              

İskolastikle sanayi’ yola gelmez bocalar…

Peki, o dönemin Akifleri, Mahmud Esadları, Bediüzzamanları dini ve ilmi tanıttı anlattı siyaseti ve iktisadı bugünün asımları tanıtacak ve anlatacaktır eğer bugünün gençleri olan bizler bunun için çalışmazsak Akif’in şahsında tüm ümmet-i muhammedin elleri yakamızda ruz-i mahşerde bize hesap soracaktır. Ve gerçekten de o zaman matem Akif’in hakkı olacak bülbülün olmayacaktır. Ey gençler Akif işte bu medeniyet uğrunda acı çekmiş hüzne boğulmuştur birilerinin dediği gibi o bir kahve şairi değil medeniyet şairidir. Ve şair de hisseden demektir o bunu hissetmişti: “…Ey gençler hissetmeyi bize unutturan dünyaya inat biz de Akif gibi bu medeniyeti iliklerimize kadar hissetmeliyiz bilmeliyiz…”

“ Ey şebab-ı latif her şey dest-i teshirindedir

Unutma!!! İnsanlık ilahi rabbin sihrindedir”…

Abdülkadir ALTINHAN