27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
Medya Meydanı

 

Medya meydanı

Yargılanan ve işten atılan gazeteciler önemli bir gündem maddesi olmaya devam ediyor.

“Gazeteciler mi yargılanıyor yoksa yargılananlar mı gazeteci” sorusu belli ki dikkatlerden kaçıyor.

Bir de işten atılanlar var. Sendikal bir mücadele söz konusu değil, bir yazarın yazısı yayınlanmadığında yazarı okumayan birçok insan sosyal medyada bunu yoğun bir biçimde sorguluyor. Cahilin sorgusu ne ifade eder bilinmez, ama görünen o ki gürültülü oluyor.

Türkiye’de köşe yazarlığı diye bir meslek var. Bazı uzmanlar kendi alanlarında birikimleri ile bir disiplin çerçevesinde yorumlar yaparken birçoğu da hemen her konuda Allah ne verdiyse yazarak mesleğini icra ediyor. Bir profesör de ne sanatçısı olduğu belli olmayan birileri de köşe yazarı olabiliyor. Elbette kabul gören bazı özellikler vardır, işin erbabı bunlara vakıftır. Ama sıradan bir okuryazarı ilgilendirmiyor bunlar.

Gazetecilik yaptığı için bir insanın yargılanması yanlıştır, kabul edilemez. Bir insanın da mesleğinin ardına saklanarak kanunsuz işler yapması yanlıştır, kabul edilemez.

Fakat işten çıkarmalarda garip bir durum var. Mehmet Altan Star gazetesi ile yollarını ayırdığında sosyal bilimci bir dostum bu olayın Mehmet Altan’dan bir şey eksiltmeyeceğini yazıyordu. Canlı yayında açıklamalarını dinlediğim Mehmet Altan da bu olayı kişisel bir şövalyelik olarak sunmak, ajite etmek niyetinde değildi. Gündemle ilgili açıklamalar yaptıktan sonra bu konuya sadece kısaca değindi. Şık bir tutumdu.

En son Nuray Mert’in Milliyet’te yazısının yayınlanmaması mesele oldu. Ne oldu, kovuldu mu, istifa mı etti, bilmiyorum. Mehmet Altan, Ece Temelkuran, Nuray Mert gibi yazarlar işlerinden oluyorsa bunu siyaset – medya, medya – serbest Pazar ilişkileri içinde değerlendirmek elbette mümkündür. Fakat bu, meselenin sadece bir yönü. Bugün yazarlar sosyal medyada yer gün birkaç yazıdan daha fazla açıklamada bulunuyorlar. Verdikleri mesajlar doğrudan kendilerini takip eden insanlara ulaşıyor ve aynı kanalla okuyucu tepkileri de görülebiliyor. Dolayısıyla matbu gazeteden ve gazetenin internet sayfasından daha hızlı ve sağlıklı bir bilgi/yorum paylaşma süreci mümkün oluyor.

Her işletme herkese iş verece veya çalışanlarını çıkarmayacakmış gibi yapanlar medyadaki sendikal sorunlarla ilgili bir gündeme sahip değiller. Medya patronları ve üst düzey yöneticileri sosyal demokratlıktan dem vururken çalışanların hangi şartlarda çalıştığına kimse dikkat etmiyor. İşten çıkarılmanın maddi boyutu yokmuş gibi yapılıyor da köşe yazarları ne kadar para kazanıyor bu sorgulanmıyor. Milletvekilinin, genelkurmay başkanın veya herhangi bir memurun maaşını kolaylıkla tartışıyoruz da söz konusu medya olunca sadece Acun Ilıcalı’yı takdir etmek ve kıskanmakla yetiniyoruz. Geriye kalanlar sanki babalarının hayrına yapıyorlar bu işi. Soyunan insanları eleştirmek ile yazan insanları eleştirmek arasında çok büyük bir uçurum varmış gibi. Oysa ikisi de beğeni kazanmak, takdir kazanmak üstüne kurulu. Ve dikkat edin, bilgi değil rağbet görmüyor.

Velev ki mesele siyasi muhalefettir; sıkı durun, büyük bir müjde vereceğim: internet diye bir şey icat edildi ve bu sayede bilgi tekelinin dışına çıkılabiliyor. İkinci büyük müjdem de şu: internet medyası denilen bir şey icat edildi ve giderek güç kazanıyor. Hatta mevcut medya kuruluşları bile geleceği internette görerek planlarını buna göre yapıyorlar.

Bir gazeteyi almak, yazan tüm yazarları okumak ve tümünü desteklemek demek değildir. 70 milyon sizi okumuyor. Aslan kadar aslan öldürün anlaşalım.

Kimsenin aç kalmasına da gerek yok, abonelik sistemi ile hizmet veren bir internet sitesi üzerinden yazılar yayınlanır. Okumak isteyen abone olur. Hem görüşler dile getirilir hem de insanlar hayatlarına devam ederler.

Siyasi erkin insan hayatlarına müdahale etmesi yanlıştır. Ancak aydınlar içinde Osmanlı’dan beri devlete şantaj yapmış/yapan bir güruh da vardır. Sezar’ın hakkını Sezar’a verdikten sonra şeriat parmak kesilecek diyorsa buna da bir kulp bulmaya gerek yok.