9 Ocak 2017 Sayı 116
Câbirî; “Felsefî Mirasımız ve Biz” in Eleştirel Analizi Mağrib mi? Meşrik mi? Yoksa…

 

 
   İlk olarak  üçlü tasnifin modern babası ya da çağdaş Kuşeyri  diye tanımlayacağımız Câbirî’den Entelektüel  Arap- İslam Tarihine farklı bir bakış diye ifade edeceğimiz  bu eser için  çok değerli bölümlerinin olduğu kadar reddedilmesi kaçınılmaz bölümler olduğunu söylemeyi bir sorumluluk biliyorum zîra Câbirî çağımızın büyük bir problemine el atarak Müslüman dünyada makamı güzel bir ses,  göz kamaştırıcı bir görüntü oluşturmuş ve bu konuya temas edenler korosunda bir ahenk yakalamıştır Lakin aşırı batılı bir paradigmayla da bu koroda tiz bir ses olarak ahengi bozmuştur niye mi?...
     Malum mağribli yazarımız Arab-İslam Tarihini ayrı ayrı dört cilt olarak ortaya koymuş ilk ikisinde oluşumu ve yapıyı anlatmış üçüncü kitab olan ‘Siyasal Akıl’ da İslam Kelamının özgünlüğünü ve arkaplanında ki siyasal ve ekonomik olayları ustaca incelemiştir. Dördüncü kitab olan ’Felsefî Mirasımız ve Biz’ de ise faslı yazarımız; felsefenin islam dünyasına girişini ve bunu sağlayan filozofların eserlerini ve epistemolojilerini dönemin tarihsel verilerini de ortaya koyarak incelemiştir.     Lakin bu kitabın diğer üç kitab gibi mahzâ değer taşıdığını söylemek oldukça zor.
Çünkü bu eserinde araştırmacımız;
1)İdeolojik yaklaşmış
2)Çelişkiler had safhada öyle ki aynı sayfada hatta ard arda gelen paragraflarda mevcud
3)Tanım(lama)lar yerine oturmamış ve gereksiz açılımlarla okuyucuyu boğmuş…
Amma velakin bu kadar hatanın yanında üstadın bir ehemmiyeti var ki şu an çökmekte olan kuvvet uygarlığı olan batı düşüncesinin yerini islama bırakacak olan bir hakk medeniyeti hissetmiş amma bunun oluşumunu söylerken biraz milliyetçi duygular ve nostalji bunalımı ile bu yeni medeniyeti mağrib ekolüne hamletmiş. Sanki ilk İslam Medeniyetinin mimarları da onlarmış gibi.  
     Bu meseleyi şöyle isimlendirebiliriz BİR MEDENİYET PROBLEMİ VE GELECEĞİN DÜNYASINDA İSLAM DÜZENİNİN ALACAĞI ROL.
    İşte söylediğimiz gibi yeni oluşacak İslam Medeniyetinin bizzat kendisi  yazarın dediği gibi  Mağribî düşünceden ( mahzâ rasyonalite)mi çıkacak? Meşrîki-hikmet(hermetik) düşüncesinden mi çıkacak? Yoksa….
    Bu noktada Câbirî ilk sınıfı esas almış ve eserini bu düşüncesini kanıtlamak üzere oluşturmuştur aynen Seyyid Hüseyn Nasr’ın eserlerini meşriki düşüncenin bu medeniyeti meydana getireceğini düşünerek   oluşturması gibi . Zira üstad bunu yaparken çok kurnaz davranmış önce ikinci grup olan doğu irfanının çelişkilerini tespit etmiştir ve bunun için de İbn-i Sîna yı yerden yere vurmuştur. Gazzali’yi gerçekten felsefeyi iyi anlayan fakat felsefeyi yıkmaya çalışırken ideolojik davranan ve başarılı olan bir dahi olarak lanse eder. Mağrib içinde bu toplumun zirvesi olarak İbn-i Rüşdü görmüş lâkin çözümü ve kendisini yeniden değerlendirme projesini İbn-i Haldun’a tevdi  etmiştir. Şimdi yazarın kitab incelemesine geçip oradan kendi çözüm önerisini sunduktan sonra biz kendi çözümümüzü sunalım.
“Arab-İslam toplumunda felsefenin tarihi bu toplumun bilincinde yer eden iki lahzanın tarihidir diyebiliriz. Birinci merhale epistemolojik açıdan sudur metafiziği sistemine dayanılarak kurulmuş ideolojik açıdan  ise dinin felsefeye sokulması esasına istinâd edilmiştir . İkinci merhale ; epistemolojik açıdan İbn-i Hazm ve İbn-i Tumert ‘in eleştirelliğini esas almış ; ideolojik açıdan ise dini dünyaya , dünyayı da dine sokan tek hilâfet  devletiyle , varoluşu dahi dinde birliğin çerçevesi korunmasına rağmen dünyada egemenliğin birden fazla olabileceğini teyit eden  Mağrib ve Endülüs  devleti arasında ki siyasi kavgayı esas almıştır.”(bkz.sf.37 4. Par.)bu paragrafta da ifade edildiği gibi
1)İslam toplumunda felsefenin tarihi diye başlıyor..  Yani İslam felsefesinin tarihi değil bu da gösteriyor ki Felsefe bu  topluma özgün bir ürün  değil .Zaten yazar 28. ve 29.  sayfalarda  felsefenin zuhurunu bir kültür devrimi olarak değil bir karşı devrimi engellemek adına  yükselen Fars aristokrasisini durdurmak adına ortaya atılan yunan felsefesinin bir tercemesinden başka bir şey değildir adeta demekten de imtina etmemiştir.Evet bu noktada yazarı eleştiremeyiz zira bu tarihsel bir realitedir zaten bunu sadece mağribli yazar değil tüm islam tarihçileri anlatıyor lakin bir farkla onlar bu olaylara rağmen  bu vakayı  bir kültür devrimi olarak ele almışlar sanki Emevî yandaşı bir rol üstlenmişlerdir  neden acaba ??? 
Evet bu noktada  yazarımızı eleştiremeyiz dedik  ama şimdilik çünki bu paragrafın altında ki paragrafın ikinci cümlesinde yazarın bu yorumun tam zıddını teşkil eden bir yorumu göze çarpmakta ….
2)Dinin felsefeye ve felsefenin dine sokulması ,idhal edilmesi mevzuu… Bu noktada yazarın din tanımı oldukça dar ve felsefe tanımı ise felsefeyi aşacak şekilde geniş.  Haliyle siz 300 cm3 lük bir kutuyu nasıl 30 cm3 lük bir kutuya yerleştiremezseniz yazara göre de felsefeyi dinin içine sokamazsınız. Peki çözüm ne? Çözüm belli dinin ve felsefenin yeniden tanımlanması zira yazar burada hepimizin yaptığı gibi felsefeyi epistemoloji ve ontolojiden ibaret saymıyor. Ya  ne yapıyor? Felsefenin içine bilimi de katıyor ve  haliyle bilimsel düşünceyle  dinî(takva anl. Zira yazar dini böyle anlıyor ama dinin tanımı bunuda kapsayan çok farklı bir manayı ihtiva ediyor)düşünceyi dengeleyen doğu düşüncesini tabiri caiz ise düşünce yoksunu ve yoksulu olarak tabir ediyor. Ne kadarı doğru sizin tercihiniz???
     Şimdi gelelim Câbirî’den okuduğumuz ilk paragraftan çıkarsadığımız tezi eleştirmek için  hemen bir alttaki paragrafta ki yazıyı okumaya 
      “…. İşte Müslümanlığın doğu ve batıda ki felsefî düşüncesinin problematiğine ait derin ve geniş boyutlu macera budur. O halde ister burada(=batı) isterse orada (=doğu) olsun. Arab-İslam toplumunda felsefe hiçbir zaman yabancı bir meta olmamıştır. Tersine, bu toplumdan çıkmış ve yine bu topluma dönmüştür. Buranın problem ve acılarını yansıtmış yine buranın rüya ve emellerini taşımıştır.”
       Evet burada ki şu cümle “…Arab-İslam toplumunda felsefe hiçbir zaman yabancı bir meta olmamıştır.”bu cümle yazarın ilk paragraflarından yola çıkarak ortaya koyduğumuz teze taban tabana zıd bir nitelik taşımaktadır. Hatta bu cümle bu kitabın tüm bölümlerinde uyandırdığı izlenimlerle hafî bir şekilde çelişmekle beraber yazarın 27.28.29. sayfalarda bizzat kendisinin ortaya koyduğu tezle celî bir şekilde çelişmektedir.
     Bunlardan sonra yazar filozoflarımıza geçer ve onları ince eleyip sık dokuduktan sonra hepsinin temel verilerini eleştirel bir süzgeçten geçirerek bugün bizim işimize yarayanları söyler lakin doğu düşüncesine dair yazar iki isme bölüm açmış ve üç ismi de satır aralarında eleştirmekten imtina etmemiştir .  Mesela Fârâbi’ye ayrılan bölümde yazar en insaflı ona davranmış ve birçok eserinin içinde sadece EL-MEDİNET’ÜL FADILA adlı eserini bugünün insanı için değerlendirmeye layık bulmuştur. Dini ve felsefeyi ilk buluşturanlardan biri olması hasebiyle onu yermiştir ama sonunda her şeyi dönemin siyasi kavgalarına hamletmiş ve onu münzevî bir yıldız olarak toplumunun dertlerine çözüm arayan bir filozof olarakta nitelemiştir
     Ama ne yazık ki aynı şeyi İbn-i Sina için söyleyemeyeceğiz . Yazarımız sözü Şeyhu’rreise  getirdiğinde onu kafası karışık bir filozof olarak bölüm sonunda söyler ve onu felsefe adına Gazzalî’den daha tehlikeli bulur çünkü o felsefeyi içten içe hermetik kültürle yıkmıştır yazar burada haksız sayılmaz hatta çokta haklıdır çünki yüzyıllardan beri felsefe yıkımını islam tarihinde başlatan adam olarak Gazzali’yi bilirdik buna mukabil İbn-i Sina’yı da felsefeyi Fârâbi’den sonra geliştirip Aristo’yu bize ilk anlatan bir aydın ve filozof kimliği ile tanıyorduk özelliklede Kitabüş’şifa  adlı ansiklopediyi görünce . Fakat burada şu sorulabilir felsefenin dibine baltayı vuran iki kişi birbirini niye eleştirsin(Gazali’nin İbn-i Sina yı eleştirdiğini hatırlayın)? İşte yazar buna mükemmel bir yerden yaklaşıyor .  Özetle; İbn-i Sina felsefe ile hermetizmi(tasavvuf) birleştirmeye çalıştı ve harrani kültürün felsefi açıklarını kapatmakta zorlandı ve bunlara girift cevablar verdi ve felsefi kültürü iyi seviyede olan Gazzali de El-iktisad fi’l itikad kitabında Şeyhur’reisle felsefeye öldürücü darbeleri indirdi ve bu açıkları bırakan  bu cinayetin büyük zanlıları arasına girdi. Aslında yazar doğuda ki hermetik kültürün eleştirisini çok iyi bir şekilde yapmakta ama aynı zamanda pireye kızıp yorgan da yakmıyor değil…
       Mağribli yazarımız önce de söylediğimiz gibi üç ismi de satır aralarında eleştirmekte bunlar Gazzali, Sühreverdi, İhvan-ı safa. Bunları ideolojik gören ve hepsini bu minvalde ilim için değil siyasal devamlılık için ya da birilerini devirmek ve devrim ruhunun epistemolojik boyutunu üstlenen kimseler olarak görmüştür(bu satırlar daha çok ihvan-ı safanın muhalif kimliğini anlatmakta). Gazzali meselesinde de özellikle  meşhur 20 eleştri mevcuddur bunlar Gazzali’nin filozofların kuran ile çatıştığı ve mantık ilmiyle çatıştığı noktalardır. Zaten Gazzali’nin bir özelliği de yunan kültür mirasından gelen felsefeyi yine aynı kültürün ürettiği mantıkla yıkmıştır. Her ne kadar İbn-i Rüşd sağlam delillerle Gazzali’nin temellendirmelerini yıkmak için tehafütün tehafütünü kaleme alsa da pek başarılı olduğu söylenemez  ama faslı yazarımız bunu kabul etmez ve İbn-i Rüşd’ün 5 meselede yıkıcı darbelerini indirdiğini söyler ve bunlar daha çok varlık bilimi(ontoloji) ile ilgili mevzulardır
1)HUDUS VE KIDEM
2)NİHAYET VE EN’LA NİHAYET
3)MÜMKİN VE VACİP
4)FEYZ YAHUT BİRDEN ÇOĞN TÜREYİŞİ
5)İLİM KAVRAMI
İşte bu noktalarda Câbirî’nin deyimiyle kurtuba filozofu mükemmel bir matematiksel deha ile bu mevzuları çözmüştür. Lakin Gazzali’nin  ortaya koyduğu 15 mesele hala açıkta kalmakta peki bunlara ne oldu???
    Evet faslı yazar Endülüs düşüncesinin zuhurunu İbn-i Bacce ile başlatır ve okumalarını Tedbîr-ul Mütevahhid üzerine başlatıp Endülüs namına İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinde bitirecektir . yazarın mukaddimeyi derin bir şekilde ve objektifliğe biraz daha yakın bir şekilde incelemesi ise takdîre şayan bir olaydır bana göre çünkü bugün kendi dünyamızı sosyolojik olarak bizden çıkan bir sosyoloji eseri tanımamızın yöntemini verecektir bugün hala Müslüman dünya da bu eseri aşan bir sosyoloji eseri yayınlanmamıştır(bir kısım batılı araştırmacılar ise bunu dünya geneline hamleder).ama yazarımız bunca mevzunun ardından bugün kapısında bulunduğumuz medeniyetin felsefî bir mirastan çıkacağını ve buna elverişli yerin de mağrib olduğunu söylemekten imtina etmemiştir. Doğru meşrikî düşüncenin bize medeniyet noktasında yarar söylemesi beklenemez ama bu mağribin felsefî açımlı içinde böyledir. Zira bu  felsefe de batı kuvvet uygarlığının ürettiği ideolojik bir felsefeden başka bir şey değildir yani Ernest Renan’ın tabiri ile “…yunan efsanesi koca bir palavra” peki hala bu palavranın peşinde koşup bu medeniyeti orada mı arayacağız? Tabiî ki hayır .peki çözüm ne???
   İşte çözüm FIQH MEDENİYETİ nasıl ilk Kuran medeniyeti bu isimle anılmışsa bugünde bu medeniyet de bizim temel  düşüncelerimizle hatta bu fıqhın usuluyle de bize gelen bilgilerin sınıflandırılması ve her ilmî disiplinin de kendi fıqhını ya da usulunü kurarak bu alanlarda ilerlemeyi kendi paradigmam açısından doğru buluyor ve bugün İslam coğrafyasında bunun oluşacağı mekanı da Seyyid Hüseyin Nasr misali ‘hermetik- doğu’da görmediğim gibi Câbirî misali ‘mağrib’de de bulmuyorum zira orası da doğu irfanının getirdiği kültürle harmanlanmış ve oluşmuştur o zaman o da meşrikiliğin mağribleşmiş ahvalinden başka bir şey değildir zaten siyasi konjonktür olarakta müsait değil aynı şekilde Bağdat ya da Harran ekolü de ilki hem epistemolojik hem de siyasî olarak mümkün değildir.ikincisi ise epistemolojik açıdan aynı çıkmazları taşımaktadır peki neresi???
    O yer der- saadet  İstanbul’dan başkası olamaz hem usul-i fıqhda  Molla Hüsrev gibi bu işin ehli adamlar yetiştirmiş hem de son dönem İslamcılığın siyasal versiyonu olarak usulun değerini bilen Akif gibi  Mahmud Es’ad(Seydişehirli) , Seyyid Bey vs. gibi kaliteli insanlara ev sahipliği yapmıştır. jeopolitik olarakta burası mühim ve rahat nefes almayı sağlayan bir mekan olma özelliğini taşımaktadır .
       Sonuç ;  yeni hemde yepyeni bir medeniyet . 
       Yazarımızın da belirttiği gibi temelde bir medeniyet problemi ve kültürel mirasın bu mevzuda değerlendirilmesi(usul ya da felsefe) ve İSTANBUL DA HEM MAĞRİBİ HEM MEŞRİKİ KUCAKLAYAN BİR MEDENİYETİN HAZIRLIĞININ YAPILMASI . Son olarak muhterem yazarımız Prof. Dr. M.Abid el Câbirî de iki sene evvel İstanbul’a geldiği konferansta  İstanbul’un Endülüs ve Bağdat arasında bir köprü konumunda olacağını belirtmiş görüşlerinin  1980 yılından bu yana biraz daha yumuşadığı izlenimini vermiş ama fıqh meselesini ıskalamıştır. Demek ki Mevla bu meseleyi de ondan sonra gelen gençlerin ifade etmesini takdir etmiştir ne diyelim takdir-î  ilahi.