27 Şubat 2018 Sayı 117 Sayı 117
Hasan Ali; İlim Düşmanlığı

 

Mihrab, yıl 1, S. 10, s.308- 310, 1 Nisan 1340

 

Memlekette, vesile bulup da meydana çıkamayan bir telakki var. O kadar bedihi ve umumi bir akideye tekabül ediyor ki şifahi surette dudakları arasından çıkan bu itirafı neşre, iddiaya hiç kimse cesaret edemiyor. Milletin irfan hayatındaki noksanları hummalı bir faaliyetle itmama çalışılırken ona zıt olan nokta-i nazarların alenen serdine elbette imkan olamayacaktır. Fakat şimdi arz edeceğim şekilde böyle menfi bir telakki vardır ve münevverlerin bundan haberdar olması; ona göre hatalarını tashih, doğru cihetlerini müdafaa etmesi lazımdır.

Deniliyor ki:

“Hayatta muvaffak olmak için elbette kara cahil olmamak icap eder. Fakat cehlin izale edilebileceği öyle bir nokta vardır ki onun öbür tarafına geçiş kara kaplı kitapların içerisine dalmak insanı harekatında şüpheli, müvesvis ve iradesiz yapar. İradesizlik insan için en büyük zaaftır. Bunun neticesinde muhakeme hastalanır, seri kararlar vermek mümkün olmaz; böyle olan insan da hayatta hiçbir iş yapamaz.

Fazla ilim madem ki bizi hakiki hayattan tecrit ediyor; o halde muvaffakiyet için bundan kendimizi kurtarmalıyız. Zeka ve zekaya meyar olmak için bize kuru ve kitabi malumat lazım değil, sadece aklı selim kafidir. Fikirlerini ta’mik eden, onların en ince rabıtalarını bulmaya çalışan bir adamın hayat için muktezi her vasıtadan mahrum olması bir zarurettir. Böyle insanların akıbeti, yaşamak vesilesi bulamadığından dolayı sürünmek ve ölmektir. Biz nesli hazırı bu akıbetten münezzeh görmek istiyoruz. Mesnedimiz kitap değil, akl-ı selimdir. Az okumak, faydalı okumak. Az bilmek çok yapmak!..”

“Sizde bu fikirde misiniz?” diye umumi bir istimzaç yapılması zann ediyorum ki bu cazip davaya çoğumuz bilakayd ve şart-ı müspet cevabı vereceğiz. Çünkü her hangi bir meseleyi ta’mik etmek, üzerinde hayatını ifnaya mecbur olmak elbette bir fedakarlıktır. Rahatından, huzurundan mahrum olmak için her şeyden evvel sevk-i tabiilerimizin muhalefetine maruz kalacağız. O bize diyecek ki “niçin bu kadar çalışıyorsun; alnındaki çizgilerin adedi gün geçtikçe artıyor. Gözlerinin etrafında hasıl olan gölgelerin altı, kendin gibi sekiz on biçaren alil ruhunu barındıracak kadar çoğaldı. Şakaklarındaki kemikleri aynaya bakıp da ne hale gelmiş, bir görsen… Seninle konuşmak dertleşmek isteyen hayat arkadaşın, kitabın üstüne eğilen başını saadeti için bir kaf dağı addediyor. Sevişmek, eğlenmek dururken nedir bu dalmak… Dimağının sarf edeceği kanı kazanmaktan aciz bir zavallı olduğunu unutuyor musun; bu kadar çalışmaya bu çürük vücut kifayet eder mi? Öleceksin; vazgeç bu sevdadan yemeye, içmeye bak!...”

Bu nasihatler hayatımızın esasını, bünyeleri teşkil eden tabii sevklerin, azizelerimizin şikayetidir. En çok itaat ettiğimiz sevki tabiilerdir ki bizi bu fikri faaliyet badiresinden kurtarmaya çalışıyor. Bu sesleri duyup da ona münkad olmayanlar hali hazırda ve tarihte ancak adedi mahdud mümtaz simalara münhasır değil midir? O halde bu emirlere ekserimiz ittiba’ edeceğimiz ve bu tehlikeli faaliyet yolundan vaz geçeceğiz…

***

İşte izhar edilmeyen telakki ve onun canlı delilleri!... Şimdi bu davanın doğru ve yanlış cihetlerini aramak lazım gelir. Çünkü mesele alelade bir gün meselesi değil, memleketin bütün hayatına sârî ve tesiri pek keskin bir tasammum/zehirleme hadisesidir. Eğer bu iddiadan maksat, maarifimizde mevcut olan maraz, yani hayatın irfanla olan alakasızlığı ise hakikaten bu noktada memleketin münevverleri endişe ile düşünmeye mecburdur. Bunun yeni kurulmuş bir şekli devlette tahkiki ahz amalimiz ola bir mefkurenin devamını istiyorsak peşinen kabul etmeliyiz ki maarif müessatımız müstakbel nesle bu ruhu verebilecek halde değildir. Bizde hükümet, turfanda meyve yetiştiren bir (sera)’dır. Coğrafya okuturuz; memleketimizi bilmeden… Tarih okuturuz; kendi tarihimiz henüz meçhuldür. Edebiyat okuturuz; esersiz… Kimya okuturuz; tatbikatsız. Nebatat okuturuz; maydanozu tanıtamayız. Hayvanat okuturuz; evimizdeki kedinin kaç sene yaşadığını bilmeyiz… ilh… Yalan mı? Mekteplerimizden çıkıp da on beş senelik medid bir tahsil esnasında bir ecnebi lisanını –hariçteki sa’yi zatisi inzam etemden- öğrenmiş aramızda kaç kişi var? Makale makale hendese davalarını okuyanlarımız arasında komşunun bahçesini mesahe edebilecek çok adam tanımıyorum.

Talim hususunda hal böyle de terbiye meselesi daha mı düzgün? Bunun irfan-ı memleketi idare salahiyeti fiilen, fikren, kalemen kendisinde görenlerin kaçı, muayyen bir terbiye-i mefkuresinin daussılasını duyuyor? Garp medeniyetinin temsili lazım geldiğini söyleyenler acaba tayin etmişler mi ki Almanlar gibi, İngilizler gibi, Fransızlar gibi mi olacağız. Yahut bunların hiç birisine benzemeyeceğiz; ancak kendimiz gibi olacağız- … O halde (kendimiz) neyiz? Bugün Anadolu’nun etnografyasını bilmiyoruz, coğrafyasını bilmiyoruz; tarihi meçhul; hele milletimizin ruhiyat ve içtimaiyatı hakkında tek fikrimiz yok! Bilinmeyen bir şeyin ıslahına imkan var mıdır?

Eğer (ilme düşmanlık)tan maksat bu türlü faydasız, ilimsiz, tatbikatsız, bir kelime ile, hayatsız ilme ise ben de ilim düşmanıyım. Elbette iradesi zaafa uğramamış bir insan, kitap farelerinden daha kıymetli bir vücuttur. Fakat hakiki ilim bu değil, hakiki talim ve terbiye bu değildir. Akl-ı selim, ancak umur-u adediye bir mi’yar olabilir. Her zeki adam, bir devlet bütçesi yapamaz; her akl-ı selim sahibi insan mesela bir maarif programı vücuda getiremez; her iradeli adam bir orduyu sevk ve idare edemez. Şimdiye kadar edilmiş tecrübeleri tekrar tecrübe etmek hamaket olur. Bundan kurtulmak için ancak bir yol vardır: bilmek…

Öyle bilmek ki o bilgiyle hayatından çıksın ve hayatına girebilsin. Hissiyatı amme ve akl-ı selim ancak bu sayede inkişaf edebilir. Alelitlak ilim düşmanlığı; hayat düşmanlığı ve ölüm düşmanlığıdır. İlim, sadece okumak, yazmak değildir. İlim hadisatı görebilmek, aralarındaki kanunları keşfetmek ve o hadiselerin mevzuu olan maddeleri bu suretle zabt ve tasrih etmektir. Milletimizi mesud etmek istiyorsak; milletimizi mazisiyle, haliyle tanımak lazımdır. Meçhulün saadeti için çalışmak, havanda su dövmek gibidir. Hali hazırdaki ilim düşmanlığını, hayatta müfid olmayan bilgilere karşı bir asklülamel addediyorum. Bu aksülamellerden istifade ise ancak hakiki ilmi tesisi ve ihya ile olur. Yüzümüzü kızartarak itiraf edelim ki bu türlü ilim, memleketimizde henüz doğmamış bir rüşeym halindedir. Tevellüt emarelerini ancak hakiki ilim müntesiplerini –şarlatanları değil- himaye ve sıyanet etmek suretiyle tahakkuk ettirebileceğiz.

 

Eserin Künyesi: İlim Düşmanları / Hasan Ali.-- İstanbul, 1340 [1924].Mihrab,cilt: I, sayı: 10, sayfa: 308-310