9 Ocak 2017 Sayı 116
La Fontaine'in Unuttuğu Fabl; İrtica

 

 

 

İrtica kavramına Anadolu topraklarında yaşayan bir insan olarak pek de yabancı değiliz. Ancak kavramın tarihsel analizine ve semantik evrimine girecek ve politikada nereye tekabül ettiğine bakacak olursak istatistikler bize pek de ona yakın olduğumuzu söylemez. Ezber kalıplar, söylemler ve ifadeler bizim yakın siyasî geçmişimizin bir hülâsası olmuştur adeta.

 

İrtica söylemi; II. Meşrutiyetle beraber özellikle 31 Mart Vak’ası’nda ortaya çıkan bir kavram. Meşrutiyeti istemeyen halk takımının (güya) ayaklanması esnasında Abdülhamit dönemine geri dönmeyi daha da ötesi eski ihtişamlı günlere dönmeyi ifade eden bir kavram. Kelime analizi yapacak olursak da Arapçada R-C-‘A kök harfinin istif’al babından gelen bu kelime “geriye dönüşü istemek” gibi bir anlam taşıyor. Her ne kadar batıda bu kavramın karşılığı kelime olarak “reaction” olsa da soğuk savaş döneminden itibaren daha çok “fundamentalizm”  kelimesi medyada kullanıldı.

Fakat irtica’ kavramına sadece laik-bürokratik çevrelerde değil doğucu-İslamcı halk cephesinde de rastlıyoruz. Nitekim Volkan Gazetesi yazarlarından Derviş Vahdetî de asıl mürtecilerin karşı taraf olduğunu iddia ediyor ve irtica kompleksini farklı bir yöne çeviriyor. Ancak bu tarihte pek yer bulmuyor. Çünkü tarihsel arkaplanı buna müsait değil.  Buna mukabil Mehmet Akif’in “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu / İrtica’ın lehçenizdeki manası bu mu ?” diyerek direkt olarak okları İslamcı-Muhalif kanadın üzerine çektiğini görüyoruz. Abdullah Yıldız son kitabıyla -İktidar Kavgaları ve Sanal İrtica- olayları derinlemesine ele almış.  Biz ise bu daireden yola çıkarak darbe analizi yapma derdinde değiliz. Sadece bir ülkeden yola çıkarak meselenin köküne inerek orada bir Medeniyet meselesi olduğunu ortaya koyacağız.

 

Türkiye tarihine görüldüğü üzere bazı kesimler ne zaman yönetimde İslamcı düşüncenin muhalefetiyle karşı karşıya kalsa “İrtica hortladı” der. Ve muasır medeniyetler seviyesi ülküsü önünde bir engel teşkil edildiğini ifade eder. Ancak işin ilginç yani sadece bir kelime olan ve geriye tarihin o ihtişamlı sayfalarına bakmak olan bu kavram nedense toplum psikolojisine bir “öcü refleksi” ya da “ödipkompleksi” olarak yerleşmiştir. Mesela Said Nursî’nin Divan-ı Harb-i Örfî’de İrtica’ suçlamasıyla yargılanırken söylediği sözlere bir bakalım. “Siyaseti dinsizliğe alet yapan bazı adamlar, kabahatlerini setr için başkalarını irtica ile ve dinini siyasete alet yapmakla ittiham ederler.” (Tarihçe-i Hayat s. 54)

Dinin siyasete alet olması… Demirel’in 28 Şubat sürecinde ve öncesinde de bayraklaştırdığı bir slogan: Din siyasete alet olmaz olamaz. Zaten buna evvela İslâmî düşünce karşı çıkar. Ama din bir düzen ve sistem demekse elbette ki devlet düzenden sistemden hâlî kalacak da değildir. İrtica iktidarın kendisini korumak için, altına sığındığı bir kavramdır. Devlet psikolojisinin tamamen yoğunlaştığı bir söylem. Eğer devlet halk için varsa ve olacaksa halkın benimsediği düşünce neden İrtica olarak algılanıyor. İrtica, evvelde de soğuk savaş dönemine dair yaptığımız açıklamayla da gösteriyor ki sadece bu millete has bir kavram değil bütün dünyanın İslam’ın geneline açmış olduğu bir bayrak, “fundamentalizm” söylemi ve ardından gelişen islamofobi de beraberinde.

Bunların hepsini alt alta toplayıp ulaştığınız nokta meselenin laik-antilaik, mürteci-çağdaş vs. kavgası değil bunun bir üst çatısı olan doğu-batı meselesidir. 28 Şubat bunun en iyi örneğidir. Artık o dönemdeki İslamcıların çağdaş olmayan (çağdaş-modern ayrımı önemli) ne vardı hangi kurumun karşısındaydılar. İrtica denilen tehlike nedir? Batı Çalışma Grubu olan örgütlenme medya ve asker eliyle ne yapmaya çalıştı o dönemde? 28 Şubat’ın aslında 31 Mart Vak’ası ve II. Meşrutiyet’e benzeyen yönü budur.

 

Sorumuza dönecek olursak; İrtica denilen şey III. Binyıl medeniyetini doğuya kaptırmama sevdasından öte bir şey değil. Bu mesele sadece bir devlet içerisindeki devlet-din, bürokrasi-esnaf, elit-halk çekişmesi değil, bu sahte örtülere bürünen bir medeniyet çekişmesidir. Yoksa “28 Şubat 1000 yıl sürecek” sözünü anlayamayız. Her medeniyet ortalama 1000 yıl ömür sürer 1500 lü yıllardan başlayarak Avrupa medeniyetinin filizlenerek yükseldiği ve şahlandığı dönemler artık yavaş yavaş yerini İslam’a/Doğu uygarlığına bırakıyor. Batı teknolojide ilerleme kaydederken, doğu da hukukta gelişme gösterir. Her daim batı medeniyetleri üretim araçlarını geliştirirken doğu bu araçlarla ortaya konan ürünün adil paylaşımını sağlar. Ve bugün teknolojide bir numara olan dünya artık yepyeni bir hukuka muhtaç ama bu hukuk ne?

Bu hukuk tarihin herhangi bir devresinin bugüne kopyasıyla mümkün olmaz. Ama kendiliğinden de oluşamaz bugünün hukuku kutsal kitaplarla kurulacak, özellikle de Kur’an ile. Çünkü diğer kutsal metinlerin hepsi tarihseldir. Sadece maksadı itibariyle örnek olur. Kur’an ise her kelimesi binlerce mana içermesinden ötürü bin yıllara hukuk kaynağı teşkil edebilecek mükemmelliktedir. Ancak müsteşriklerin batı yanlısı kültürel faaliyeti olan “tarihsellik”, siyasîlerin “irtica/yerelde, fundamentalizm/alemde”, sermayedarların “global sermaye, küreselleşen dünya”, din adamlarının da diyalogsuz bir şekilde yürüttükleri diyalog medeniyetin önümüzdeki binyılda doğuya kaymasını önlemek için yapılan faaliyetler ve söylenilen söylemlerdir.

İrtica, fundamentalizm ve İslamofobi sadece bu kitabı diğer metinlerle bir gören ve görmek isteyen ve bunlardan kaçmak için oluşturulan sun’î kavramlardır. Eğer bugün La Fontaine yaşasa ve Ezop Masallarını yeniden yazsa muhtemelen intak sanatını tüm kainat üzerinde yapar ve varlıkları “İrtica” diye konuştururdu.