9 Ocak 2017 Sayı 116
15 Kasım 2010

Yaşatan ve çalıştıran Allah’ın adıyla…
Bahçe duvarını aşmadan, pencerelerini yoklamadan, kapısından içeri girmeden, ışıkta soyunmuş duvarları seyretmeden, tavana sinmiş sesleri duymadan bir sarayı anlatmak mümkün müdür? Öyle de, kâinatın anahtarı olan Kur’an’ı uzaktan bakarak anlatmak nasıl mümkün olabilir? Ne bir tefsir ne de fıkıh çalışması değildir, bu aciz kayıtlar; olması gerekenin yanında sözü edilmeye dahi değmeyecek basit karalamalardır, ancak.

Bugün belki de en büyük ihtiyacımız ilimdir. Bilgi güç demektir, diye öğrettiler bize okullarda, fakat mutluluk getirmediğini, ve onu elde etmenin yüksek bir bedeli olduğunu öğretmediler. Bir kulvarın içinde ne için koştuğunu bilmeyen tazılar gibi bir zil ve kapı sesi ile koşmaya başladık, durduğumuzda da koca bir anlamsızlığın içindeydik. Neden koştuk, neden durduk? Nerden başladık, nereye vardık? Hırçınlaşıp saldırganlaşmayalım diye hep belli araçlarla motive edildik ve güdüldük. Bizim için hazırlanmış profesyonel oyun ve eğlenceler vardı. Yatma vakti geldiğinde kimsenin bir şey söylemesine gerek yoktu, başlar kendiliğinden düşüveriyordu. Sızarak dalınan uykudan gene zil sesleri ile uyanıyorduk. Hayat bir imtihan diye öğretiliyordu, oysa biz daha çok görmediğimiz, tanımadığımız bir Pavlov’a itaat eder gibi yaşıyorduk. Şu kahrolası zil sesi!

İçinde bulunduğumuz bu büyük yanılgıdan çıkmak için ilme ihtiyacımız var. Hangi ilme, kimin ilmine diyerek başkalarına sınır çizmek yerine, kendimize hedef seçmek daha doğru.

Kur’an’da öyle ayetler var ki, sosyal bilimlerin bunca zamandır üzerinde çalıştığı ve birçok kuram geliştirdiği vak’a ve vakıaları apaçık görmek mümkün oluyor. Bu ayetleri sosyal bilimlerin verileriyle yeniden değerlendirmek gerekiyor. Bilimlerin İslamileştirilmesinden farklı bir yaklaşım benimsenebilir. Var olan herhangi bir bilgiyi Kur’an’da anlamak yerine belki de bilgi yükümüzle Kur’an’ı anlamak için yeniden gayret edebiliriz.

Öğrenilen ve yaşanılan her şey insana bir şeyler katar. Yeni bilgilerle anlamaya ve yaşamaya çalışmak bugün için asli bir ihtiyaçtır.

Tüm bu tablonun belki de en hazin yanı, tüm bu yazılanların bu anlatılan ihtiyaçların yanında son derece sönük, kifayetsiz kalmasıdır. Tefsir ya da fıkıh gibi ciddi bir disiplin içinde yoğrulmadan, bir gençlik hevesi gibi, ayetler üzerine notlar tutmak ne kadar gereklidir ki? Dahası ne ifade eder ki? Uzun seneler ayetlerin içinde geçmiş bir ömrün sonuna doğru belki verimli olabilirdi ya da derin bir bilgiyle hareket ediyor olsaydım. Hiç yoksa derin bir sadakat ve vicdan bile bu günlüğü tutmaya yeterli olurdu zannediyorum.

Meşru bir dayanak, büyük bir hedef olmadan göz ucuyla da olsa bu büyük mucizeye bakmaya, göz ucuyla temas etmeye nasıl cesaret edebilir insan? Sanırım cehalet yeterli…

(Müddesir 38) كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ
“Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir.” (Müddesir 38)

Yaşadığımız hayatın tek bir boyutu yok. Maddi ve manevi kazanımlarımız – ve elbette kayıplarımız – zaman içinde kim ve ne olduğumuzu belirliyor. Çiçek bahçesinde dolaşan birisi ile çöplükte dolaşan birisi aynı şekilde kokmuyor. Biri üzerine çiçekleri diğeri de çöpleri sürmüyor, fakat kimin nereden geldiğini anlamakta zorlanmıyoruz. Genelde maddi kazanımların zamanla insanı ele geçirdiğinden, mal hırsının insanları esir aldığından, ve bir süre de sahipliğin el değiştirdiğinden bahsediyoruz. Başlangıçta insanlar mallara sahipken zamanla mallar insanlara hükmeder hale geliyor. Arka planında manevi bir değişim olmadan böylesi bir değişmenin olması mümkün değildir. Nuray Mert başörtüsüne ilişkin bir yazısında bu konuya fikirler ve kıyafetler üzerine bir değine ile işaret etmişti. Başlarını açan kızlara “fikirleriniz değişmediği sürece kıyafetlerinizdeki değişiklik çok da önemli değildir” demek anlamsızdır, çünkü aslında maddi değişiklikler kabullenilmesi daha zor değişikliklerdir. Dolayısıyla dışarıda bir değişim yaşanıyorsa, manevi dünyada her şeyin aynı şekilde devam ettiğini iddia etmek anlamsızdır.

Kabullenmek kolay gözükmüyor, fakat söylediklerimiz, dinlediklerimiz, gördüklerimiz, baktıklarımız, yediklerimiz, içtiklerimiz, okuduklarımız, meşgul olduklarımız, terk ettiklerimiz, heves ettiklerimiz, peşinden koştuklarımız, dahil olduklarımız, haricinde kaldıklarımız… hasılı ne varsa temasta olduğumuz ve en açık ifade ile bizi biz kılan, varlığımız olarak kuşatıyor bizi. Bundan başka bir şey değil gibiyiz.

Bir gün ne olup ne bittiğini, doğruyu yanlışı, güzeli çirkini, faydalıyı faydasızı, iyiyi kötüyü ayırt etmek gerektiğinde de kendi varlığımız yeterli olacak:
(İsra 13) وَكُلَّ إِنسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ طَآئِرَهُ فِي عُنُقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنشُورًا
“Her insanın da kuşunu boynunda kendine takmışızdır ve onun için Kıyamet günü bir kitab çıkarırız ki neşrolunarak onu şöyle karşılar” (İsra 13)
(İsra 14) اقْرَأْ كَتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا
“Oku kitabını! Hesap görücü olarak bugün sana nefsin yeter!” (İsra 14)