9 Ocak 2017 Sayı 116
"Yeniden Düşünebilmek" Hikayelerine Giriş - II

 

               
Modern Dünyada Tanrı ve Kader Algısı
 
 “… tanrıların ölümünü bir üstlenen çıkınca
ama neler olup bittiğini hiç bir ayetten
hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı
 
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin”
İsmet ÖZEL / Üç Frenk Havası             
 
                 Modern dünyanın ne menem şey olduğunu basit bir şekilde tatil, boş zamanların değerlendirilmesi, kültür ve kurban ibadeti üzerinden değerlendirmiştik. Modern insan ile geleneksel ya da kutsal topluma mensup insanı ayıran temel algının toprak ve makine olduğunu söylemek pekte büyük bir genelleme sayılmasa gerek. Çünkü sanayi inkılabının getirdiği değişiklik neticesinde ortaya çıkan olgulardan kısaca bahsetmiştik.
                Bu sefer ise bakış açımızı kültürden imana çevireceğiz. Cemil Meriç’in kültürden irfana kitabından bize düşen bir ilhamla açalım fikirlerimizi. Evet insanlığın inanç biçimini şekillendiren en önemli etkenlerden birisi de ekonomik hayattır. Tarım toplumu toprağa dayalı bir toplum olması sebebiyle hayatlarında ki zaman algısı bugünkünden çok farklı ve beklentilerde haliyle bir hayli farklıydı.
               İnsanlar, ekip biçtikleri için topraklarının güneşe, yağmura, yeterli miktarda suya ihtiyaçları vardı ve bu ihtiyaçlar ürünün daha iyi olması verimli olması içindi. Bu gereksinimlerin hepsi de insanın kendi yed-i kudretinde olmayıp kainatı yaratan yüce bir yaratıcının otoritesi ile mümkündü. Bu otorite, güneşi doğudan doğurup batıdan batıran, yağmur yağdıran, suyu veren Allah’tır / Tanrı’dır.  Ve bu ancak onun dilemesiyle olur. Bu dilemeye İslam ilahiyatında meşîet-i ilâhî denir. Bu noktada insan için her şey kader yani Allah’ın takdiri ile olur düşüncesi insanoğluna hakim olmuştu. Artık insan ona kayıtsız ve şartsız yönelecekti. Bu noktada antropolojik incelemeler dahi Tarım toplumunda muvahhitlerin olduğunu ortaya koyar.  Tevhid dininin bu dönemde neş’et ettiğini söylerler bu doğru ya da yanlıştır bilinmez ancak bilinen bir şey var ki Adem ilk insan olarak toprak ile meşgul idi. Ondan önce insana benzeyen “beşer” ise henüz onun kadar uygarlaşmamıştı ki akıl mefhumunun bile Âdem ile ortaya çıktığı Kur’anî bir gerçektir.
               Konumuza dönecek olursak, “İnsan” toprağın kaderini elinde bulunduran yaratıcıya tek ve yegâne otorite olarak inanmanın yanında güvende duyuyordu. Ona olan imanı “kader” dediğimiz ilahî olaylarla tabiat kanunları ile sıkı sıkıya bir ilişkiydi. Bu sebepten geçmişe bakıldığı vakit hiçbir topluluğun ya da bireyin Tanrı’yı inkar ettiği görülmemiştir. Her topluluk Tanrı’yı kabul etmiş kainat nizamının düzenleyicisi olarak görmüştür ve bu kainat nizamını ise ve üzerinde ki tasarrufları ise “kader” diye nitelemiştir. İlahî dinlerde bu inanışın yegane otoritenin sosyal hayatta da Tanrının istediği eksende olmasını savunmuşlardır. Ancak 19. Yüzyıldan bugüne gelindiğinde ise Tanrı’yı inkar baş göstermiş, kader mevzusu bir safsata olarak nitelenmiş ve sosyal hayatta Tanrı’nın insan için buyurdukları değil insan zevki ve nefsinin istedikleri hakim olmuştur. Neden ?
               Çünkü toprağında onu verimli kılan her türlü fonksiyonunda yetkisi Allah’nın elindeydi. Allah’ın temsilcisi / halife insan emeğini verir, gerisini Allah’a bırakırdı. Bu sebepten onu kabul ve tasdik ederdi.(bu noktada İbrahim’in Allah arayışı Kur’an’dan incelenebilir) Ancak, Sanayi Inkılabıyla makine ve modern insanın esarete bulaşan hâkimiyeti vücud bulunca Tanrı’yı yok sayma başladı. Bunun yolu da kader ile açıldı. Çünkü makine dişlisi güneş, ay, yağmur gibi tabiat olayları ile değil zaman ve insanın verdiği emekle orantılıydı ve artık insan zamana da sahip olabilmenin yarışını güdüyor ve gücünü, emeğini kat be kat arttırmanın yarışına düşüyordu.  Bu sebepten artık ekonomik ve sosyal hayatın belirleyicisi Yüce otorite / Tanrı değil insan, insan gücü idi. Ekonomik belirleyicisi ise doğa olayları değil emek ve sermaye idi. Önce elinde olmayan ekonomik belirleyiciler eline geçti ve artık kader algısı yerle bir oldu. İnsan bundan böyle nasibim bu kadarmış yerine, kazanabildiğim bu kadarmış dedi. İnsan bundan böyle havalar iyi giderse ürün şöyle verimli olur yerine makinem ve insan sayım fazla olursa ürünüm şu kadar ve şöyle olur kabilinden sözlerin hatibi oldu ve tarihte muhatabı. Nietzche’nin diliyle “Tanrı Öldü” bu söyleyenin temennisi değil kendi toplum için ifade ettiği gerçeklikti.
               Kader algısı yıkılan insanın ona dayalı Tanrı düşüncesi de bundan böyle gereksiz kaldı. Artık nazarı itibarda teizm değil ateizm olacaktı. Artık hayat teosantrik / dine dayalı biçimden hümaniter / bireye dayalı bir biçime yöneldi. Dinler ekonomik hayatın belirleyicilerini tanımlayamadılar. Kendilerini anlatamadılar. Elbette bunun sebepleri var. Bunlardan bir tanesi dinlrin değişen yaşamı kuşatan ve insanın sounlarına genel perspektif çizen çözümlerinin tarihin geniş çerçevesi içerisinde durağanlaşmasıydı. Yani sıkıntılar içerisinde çıkan dinamik din geniş yelpazede çözüm ürettiği hayatın kenarında durağanlaştı. Yeni bir sorunla karşılaşınca dinler çözümlerini üretemediler çünkü üretecek bir çözüm üretme mekanizması yoktu. Ve buradan itibaren yeni bir dinî söylem çıktı “tarihsellik” artık kutsal kitaplar ve dinler bu soruna cevap veremeyince kendilerine tarihsel dendi ve ötelendi. Modern dünya kendine artık dinî alandan da bir kapı bulmuştu. Peki bu noktada İslama ne oldu?
               Üstte aktardığımız tarihsel süreç tüm dinleri ve Müslümanları anlatmakta genel bir ifade ancak Müslümanlık ile İslam ayrılmalı zira modern dönemin kıskacına giren İslam dini değil mensubu olan Müslümanlar. Müslümanlar öncelikle kader gibi belirleyici ekonomik hadiselerin ortasında bir cevaba yeltendiler. Bu cevabın asıl cephesini karşısında bulunduğu modern hayata bir cevap verebilmek gayreti oluştururken görünen cevap ise “tarihsel” yönden geldi. Cevap şu idi; kader meselesi ne kitapta ne de hadiste geçer bu Emevîlerin yalanıdır.
               Bu cevap tarihi olarak doğru da olabilir ancak kitap ve hadiste kadere müteallık yerlerde vardı. Bunlar görmezden gelindi ihtilaflı mevzular kabul edilerek atıldı. Ancak arkasında yatan sebep dünya hayatına entegre olabilmek için sırtımızda ki yükleri atmak gerekliliği idi. Bu yükler kendilerince atıldı. Hâlbuki İslam’ın çözüm üretme mekanizması “ictihad” varken. İctihad, tarihsel hiçbir zemine kapı aralamazdı ve İslam bu sayede modern dünyaya cevap getirerek belli insanların tekelinde ki hümaniter yapıyı kıracak ve modern dünyanın emperyal söylemlerini altüst edecekti. Bu görülmedi bize sunulan kafes içerisinde özgürlük aradık tarihsellik perdesiyle İslam güneşinin evimize gireceğini sandık ama nafile. Artık olan oldu Müslümanlarda İslam’ın kendisinden ürettiği mekanizmalardan ulaşarak modernitenin sunduğu kalıplarla yenileme, yeniden İslam’ı düşünmek zırvalarına kapıldı dünya. Eğer böyle giderse “kader” i reddeden Müslüman dünya yarın ilerleyecek ve Tanrı’yı inkar edecek çünkü buna mecbur bırakıldı.
               Peki modern dünyaya “kader” ve Tanrı cevabımız nasıl olacak?
               Elbette kader insanların ekonomik ve sosyal hayatıyla içiçedir. Bu sebepten kaderi bugün bize açıklayan şey dün ile aynı çözüme sahip olmalıdır. Hayatı yansıtmalıdır. Bu perspektiften kelimenin kök anlamına da bakarak şunu söyleyebiliriz. “Kader” ölçme, takdir etme, planlamadır. Bir mağazanın senelik siparişini planlamasıdır. Fabrika senelik planlamasını yapmasıdır. Toplumun kendi senelik muhasebesini yapıp bir ileriki sene için plan ve projesini ortaya koymasıdır. Ve bunu da kaderin tayin gecesi “Kadir Gecesi” nde yapmalıdır. Ve bunu Allah’tan güç, kuvvet ve sıhhat isteyerek ölüm olmadığı takdirde yapacağına sağlam bir imanla istemelidir. Kader imanın bir şartıdır ve vardır.
               Tarım toplumunda yağmurun yağması, güneşin açması ise sanayi toplumunda da “planlama, ölçme, takdir etme” dir.
               Peki ya postmodern dünya, onun da dini söylemleri aynı mı olacak acaba?