9 Ocak 2017 Sayı 116
Kur'an'ı Seküler Anlayışla Yorumlamak

"Her toplum bir kitaba dayanır: Ramayana, Neşideler neşidesi veya Kur'an: Senin kitabın hangisi?" CEMİL MERİÇ Sözde de ifade edildiği gibi her topluluğun kitabı var ama niye? Ve kitab dediğimiz şey ne? Kitabsız bir topluluk mümkün değil mi? Mümkünse meşruluğu nedir? Ve kitabın olması neyi getirir? Gibi sorular ve cevab karmaşaları insan zihninde dolanır. Fakat bu sözü anlamada ki zorluk sözün büyüklüğünden ya da iddiasından değil daha çok ana kavramı yeniden bir tanıma tabi tutma korkusu ve eski tanımlara tapma duygusundan öte geliyor. Kitab kelimesi bugün, özellikle sekülerizmin hamurunda yoğrulan modern toplumlarda yanlış bir anlayışa ötelenmiş durumda. Kitab, insanların zihninde içi metafizik öge dolu, öte dünyaya ait, dünyaya ait bir değer yargısı olmayan hukuktan ziyade ahlaka yönelik, toplumdan ziyade bireye dönük mistik bir özellik taşımaktadır (burada kitab derken kastımız ilahi kitablardır.). İşte bu sebepten ötürü her topluluğun bir kitabının olması zihin dünyamızda bir göç meydana getiriyor. Fakat bunun böyle olmayışı da özellikle yeniliğiyle eskimiş şu dünyadaki kavram kargaşasından kaynaklanıyor. Yani eski dünyanın tanımları tarıma dayalı toplumların tanımı olduğu için bugünki sanayi toplumunun tanımlarıyla uyuşmuyor. O zaman sorunları gidermek için kavramları, tanımları yeniden okumalı ve yorumlamalıyız. Bu sebeble kitab kelimesine baktığımızda kökünün yazmak fiiline haiz olduğu كتب fiilinden türediğini görürürüz. Bu fiil; anlam doğuran kelimeleri sözcükleri yanayana sıralayıp bir hükme kavuş(tur)manın ifadesidir. Haliyle bu fiilin eseri olan kitab da “kodifikasyon” anlamını taşıyacaktır. Bu durumda kitabın tanımı da eski tanımın tam tersine fizik olan, yaşanılan ana hüküm getiren ve bireyden ziyade topluma yönelen bir anlama haiz olacaktır. Fakat biz bir müslüman olarak zaten ilâhi kitabımız olan Kur’anın geçmişte fıkıh (usulü) denilen bir bilim dalıyla (-ki batı da bu ilim hukuk ve sosyoloji olarak bilinir.-) bu tanım zaten ispatlanmış ve hatta yaşanmış olduğunu biliyoruz fakat bunu diğer kitablarla birlikte sorgulamak niye? derseniz. Şöyle deriz kitabı olan toplumlar daha çok doğu toplumlarıdır. Ve bu yüzden aslında doğuda kutsal diye bilinen her kitab batıda bu sebeble itelenmiş ve reddedilme temayülüyle karşılanmıştır. Fakat bu kutsal denilen kitablar aslında sekülerdir. Mesela Zend-Avesta metinleri ahlakı bireye değil topluma yükler yani kurumsallaştırır. Ve o günkü tarım toplumuna dair öğütlerde ve hükümlerde bulunur hatta o yörede ki insanların geçim kaynağı tarım olduğu için tarıma ait övgülerde bulunur. Hatta tanrı Ahura-mazda (Hürmüz) nın tarım işçilerini daha çok sevdiğini ifade eden cümlelerde sarf eder. Kısacası Zerdüşt’ün başlıca amacı, ekonomik düzen olan bir plan gütmektedir. Ona göre, Hürmüz’ün bakışı her zaman çalışkan çiftçinin üstündedir. Gerçek dindarlık, oruçla ve tapınmayla değil, tarım çalışmalarıyla elde edilir. Bacası tüten, içi tarım hayvanları ve çocuklarla dolu bir çiftçi evini seyretmek kadar Hürmüz’ü sevindiren hiçbir şey yoktur. Zend Avesta, tarım hayvanlarına iyi bakılması, toprağın iyi sürülmesi üstüne öğütlerle doludur (bkz. Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, s.41). Hindistan da ineklerin Upanişad ve Ramayanalarda övgüye sahip olması o toplumun ekonomik yapısında ineğin oynadığı ehemmiyetli roldü. İşte bu kutsal kitablarda aslen seküler olan daha doğrusu dünyevî olan kitablardı. Yani tarih boyunca kitab aslında bir hukuk eseri ve anayasa olarak algılanmıştı. Ya da anayasaya kaynaklık eden bir eser. Bu durumda tüm kutsal kitablarda dünya ile alakalı eserlerde karşımıza birkaç soru çıkıyor. Kutsal kitab ve ilâhi kitab arasında bir fark var mı? Ve Kur’anın bu kitablardan farkı nedir? İlk sorunun cevabı olarak şunları diyebiliriz. Kutsal olan ile ilâhi olan arasında ki fark birinin insanın yaşadığı hali meşrulaştırmak adına insanların ona yüklediği dokunulmazlık ve değerdir. Yani her kutsal kitab aslında içindeki toplumun ekonomik yapısını meşrulaştırmak adına o topluluğa mensup insanların ortaya çıkardığı eserlerdir. Yukarıda Uzakdoğu dinlerinin kutsal eserlerinde verdiğimiz örnekler bunu ispatlar sadettedir. Fakat ilâhi kitab ise içinde bulunduğu zaman ve mekana ait değil o zamana ve mekanın sorunlarına dair ilmî çözümler getiren dönemin sahip olduğu gelenekselleşmiş yapısını yeni fikirlerle sorgulayan ve geldiği dönemde çözüm ürettiği gibi o günden asırlar sonrasında bile yine çözüm üreten ve mevcut olan kainatın ilmî verilerine ters düşmeyen kitablardır. İşte bu noktada sosyal bilim(ci)lerin kutsalı dışlaması meselesinde bizde aynı kanaati paylaşıyoruz. O sosyal bilimcilerin yaptığı gibi kendi hevalarını da kutsal edinmiyor ve hepsinin yerine işte tanımını verdiğimiz ilâhi kitabları ikâme ediyoruz. Çünkü kutsal içinde bulunduğumuz çağa çözüm getirmiyor daha da ötesi bunu meşrulaştırıyor. Ama aynı şekilde ideolojikleşmiş ilimde kutsalı dışlarken kendi putunu alıyor ve o da dünyevîlik(sekülerlik) adı altında çözüm getireceğine daha çok sorun çıkarıyor fakat biz ise bunlar yerine ilâhi kitabı içinde bulunduğumuz ortamda yeniden okuyor ve günün bilimsel verilerine gitmede ki hızına uymaya çalışıp dünyanın mevcut sorunlarına ilimden çözüm üretmeye gayret ediyoruz fakat bunu yapan Kur’anî Müslümanlar bizim gibi oturduğu yerden fetva satanlar değildir. Kur’anın bugünün ilmî verileriyle beraber gittiği artık su götürmez bir gerçek fakat Müslüman olduğunu söyleyen hemen 1 milyara yakın İslam alemi hala Kur’anı 1000 senelik düşüncelerle okuyor ondan da öte bu düşüncelerden de sapıyor başta verdiğimiz kitabın yanlış anlaşılmasında büyük bir rol oynuyor adeta kitabı metafizik hapishaneler olmaya namzet olmuş mabedlere özgü bir kitab olarak görüyorlar. Onu bu dünyaya değil öte dünyaya ait bu dünyada değil öte dünya da bizi kurtaracak bir kaynak olarak görüyorlar. Bu son 300 yıllık bunalımı aslında “kitabı anlama bunalımı” diye tesmiye etsek haksızlık etmiş olmayız. Bunun başlıca sebebi yükselişimizin çok parlak oluşudur çünkü ilk devir ve orta devir ilim adamlarımız kitabı öyle okumuşlar ki adeta onu ters yatırıp içerisinde bilgi bırakmayacakmışcasına silkelemiş ve düşünce üretmişler. Ardından gelen talebeler bu hedefleri aşamayacaklarını sanmış bir de tasavvufun verdiği o “üstat aşılamaz” kültürüyle gitgide anlamlar daralmış ilim donmuş ve medeniyet dimağımız dumura uğramıştır. Ve hepsinden sonra da ictihad kapısı kapanmış ve kitab lafzın manaya delaleti olan yazılı metin değil de lafzıyla ya da manasıyla ön plana çıkarılmaya çalışılan kelâmî tartışmaların kurbanı olmuş. En sonunda bugünde olduğu gibi Kur’an sadece ve sadece ahlakî öğüt ve vaaz kitabı olmuştur. Ve mistisizmin(tasavvuf) getirdiği bu kültür batının materyalist ve kapitalist zihnine hizmet etmiştir ama farkında olarak ama olmayarak. Çünkü vahşi kapitalizmin açtığı yaraları temizleyememiş olan vaizler de “bu düzen içerisinde siz ahlaklı olursanız kurtulursunuz diğerlerinin zulmü sizi bağlamaz” diye söze başlamış ve bunların sonucu olarak ta dünyanın yarısı ve bunların da ekserisi İslam aleminde olmak üzere kan ile boğuluyor. Neden? Çünkü İbrahim gibi putları kırmaya kalkmadık ya da Hazreti Muhammed gibi çıkıp “bizim düzenimiz (dinimiz) bu, kitabımız(anayasa kaynağımız) bu ve böyle yaşıyoruz varın siz kiminle yaşamaya razıysanız yaşayın ama biz sizin düzeninizi kabul edecek dilsiz şeytanlar değiliz” demedik. Alternatif bir düzen kuramadık. Ya da kurmamak için kendimize engel olduk ya da biraz düşünenimiz kabahati Kur’ana kesip onu tarihsellikle suçladı. Biraz okuyanımız onu nasih ve mensuhla gördü ve bundan çözüm değil öğüt olur dedi. Ve yetimler itip kakıldı, hırsızlar kollandı ve hatta devlet yönetti, azıcık açlık korkusu duyan çocuğunu Mekke’lilerin diri diri toprağa gömmesi gibi anne karnın da iken aldırdı. Ardından bir Ramazan günü camii de imamın okuduğu Tekvir suresinde ki “diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğu zaman …” ayetini huşu ile dinlediğini sandı. Çünkü kitabın ne dediğinin farkında değildi. Bir başka molla da bankada faizli işlem yaptı ve Cuma namazında yüzsüzce “Allah alışverişi helal faizi ise haram kıldı.” Ayetini okudu ve hiç yüzü kızarmadı çünkü bu kitab vaaz kitabıydı yani kamillerin kitabı onun için düzen Kapitalizmdi. İşte Protestan ahlakı budur başka bir şey değil bunun İran da ki tezahürü ya da Suudi Arabistan da ki tezahürü Katolik aldatmacasıdır. Peki Seküler okuyuş ne? İşte seküler okuyuş ilahiyaçılatımızın bahsettiği gibi onu hiçe saymak ve onu dışlamak değil tam tersi bu ayetleri okuduğumuz ve yaşadığımız gibi her kelimesini laik ve dünyevî bir tarz ile anlamaya çalışmaktır. الحمد لله derken “rant toplumundur” diye haykırmak. اطيع الله و الرسول derken “seçmiş olduğunuz başkanınıza ve içinde olduğunuz toplumun yasalarına uyun demektir”. Hal böyleyken hangisi tehlikeli Kur’anı sadece ve sadece ahlaki bir kitab olarak okumak mı yoksa ondan siyasi, ilmi, iktisadi ve ahlaki yanlarını bulup ortaya çıkarıp alternatif bir düzen ortaya koymak mı? Hangisi zülüm; günahsız sabiyi diri diri toprağa gömmek mi? Yoksa ona helal rızık yedirmek için Adil bir Düzen kurmak mı? Hangisi dindışı davranış; faizli işlem yapıp ardından kıldığımız namazda faizin haram olduğu ayeti okumak mı? Yoksa faizsiz i,şlem için tedayün ayetini okuyup selem sisteminin matematiğini kurmak mı? Hangisi günah; Kapitalizmin öğrettiği fikirle koşturmak ve yetimi görmemek ve namaz üstüne namaz ve yetimin hakkıyla hacc ve umre yapmak mı? Yoksa yetimlere yetişebilmek için namazın farzını kılıp aynı davaya gönül verip toplantı yapmayı namaz olarak algılayan anlayış mı? Hangisi kitabı çarpıtmak ve ondan rant çıkarmak; Kur’an okutmak adına vakıf, kurs kurup gözyaşlarıyla cüzdanları boşaltıp muhasebe tutmamak ve ayn çatlatarak tedayün ayetini mi okumak yoksa tedayün ayetinin tecvitini görmeden bu ayet muhasebeden bahsediyor “az da olsa çokta olsa yazın diyor” ben niye duruyorum o halde muhasebe çalışmalıyım demek m? Hangisi kafirlik; Kur’anı tasavvufî bir dille okuyup padişah sofralarında din pazarlamak mı? Yoksa onu dünyanın kavramlarına çözüm üreten seküler bir kafayla okuyup fakir sofrasında dert dinlemek mi? Dinleyin ey hocalarım! okuyun ey kardaşlarım! Dünyamızın karanlık kubbesi çatlıyor mazlumların çığlıklarıyla. Ellerinde kitabla sizden hesap soracak bir nesil geliyor. Karanlığın en zifirî vakitleridir. O halde gün doğuyor. Şafak sökecek ve zulüm dağılacak. Hakikat inkışâf edecek. Rant sahiplerinin tahtı sarsılıyor. “ Ve siz ey yeşil sarıklı ulu hocalarım bunu bana öğretmediniz Bu kesik dansa karşı nasıl duracağımı bana söylemediniz” alacağınız olsun. . . Fîemânillah yeni bir medeniyette buluşmak üzere . . .