9 Ocak 2017 Sayı 116
Kadim Bir Paranoya; Güç İstenci Çağdaş Mitleri; Para ve Medya

Dünyayı yöneten güçler nelerdir? İnsanoğlu ne uğruna bu kadar kendisini yorar, çalışır ve savaşır? İnsanın temel güdüsü nedir? Ve makroinsan diye tabir edebileceğimiz dünyanın temel yönetici istemi nedir? Gibi sorularla başlar düşünce hayatımız bunun da ötesinde aslında ilk soru fonksiyonumuz olan “insan nedir?” sorusuyla başlar ve üstte sorduğumuz sorular ise bunun sadece bir türevidir.

Fakat ne ilginçtir ki insana dair olan sorularda her düşünür sadece tek bir parametreyle konuşmuş ve tek bir değişken üzerinden problemimizi(fonksiyonumuzu) çözümlemişlerdir. Fakat çözüm olsa bile bunlar hayalî olmaktan öteye tek bir adım bile atamamışlardır. Bu cevapların hepsi ama hepsi bir yönüyle ütopik olmuşlardır.

Ama ne ilginçtir ki bu ütopik sözler her zaman günlük konuşma dilimizde hitabetimizi süsleyen sözler olmuş kısacası var olduğumuz günden bu güne ya hayallerle yaşamışız ya da kendimizi bilmeden yaşamışız. Kendimizi bilmeden yaşadığımıza dair Sokrates bir çok yerde buna atıfta bulunmuş ve hatta “kendini bil!” cümlesiyle tarihimize mal olmuştur. Fakat daha Sokrates’te bu uyarı başlarken insanı tek bir parametreyle tanımlayıp ilk defa ütopik bir insan toplumu kurmakta öğrencisi Platon’a nasip olmuştur. İkinci yargımızın Sokrates’ten bu yana genel bir kanı olduğu düşüncesini söyledik. Peki ya ilk yargı yani insanın hayaller yaşadığı daha açık bir kavramsallaştırmayla “fantazma dünyası” nda seyahat ettiği olgusu ne olmuş…

Bugün biz de filozoflarımızın “ceteris paribus” teoremine uyarak yine tek bir değişken üzerinden insanın nasıl incelendiğine bakacağız. Ama bir farkla biz son yüzyılda felsefe nehrinin yönünü değiştiren ve çok farklı bir şekilde fonksiyonların türevini değil de integralini alan Frederich Wilhelm Neitzche’nin çözümlemesiyle başlayacağız.

Neitzche, çözümlemesini yapmadan evvel Schophenauer ve bir takım yunan düşünürlerinin dünyayı tek ve mutlak bir gücün yönettiği savından hareket ederek bir anoloji yapar. Ve makro insan olan kâinatı mikrokainat olan insanı karşılaştırarak insan denilen varlığın da temelin de tek bir tözün var olduğunu ve insanlığın da bununla var olduğunu öne sürer. Ve insanların aslında hayatı boyunca faydalının ve yararlının değil de güç ve iktidar peşinde koştuğunu öne sürer. Ve aslında ortaya atılan tüm fikirlerde iktidarı meşrulaştırmak ya da iktidarın el değiştirmesine yönelik fikirlerdir kısaca bir tez antitez savaşı. Hatta hristiyanlığın Roma’da kabulunü bile köleleri susturabilmek adına kabul edilmiş bir silah olarak görmek mümkün. Ezilmiş toplumların bir gün huzura erişeceğini bunun için metafizik öğeler ve ritüellerle beklenmesi gerektiği türden hristiyan öğretileriyle halk yığınları sus(turul)muştur. Bu noktada Karl Marx’ın “din afyondur” sözü yabana atılmayacak derecede incelenmeye layıktır. Hint dünyasında reenkarnasyon gibi inanışlarda aslında bu meselenin ve bakış açısının bir yönüdür. Öz olarak zayıflar güçlülerden nefret etmiyor tam tersi onlara hayranlık duyuyor. Çünkü gücün sisili perdesi hakkı gizlemekte.

Tarih boyunca hep bu şekilde insanların ezilmişliği, yıpranmışlığı belli bir grubun iktidarı uğruna görmezden gelinmiştir. Fakat ne hazindir ki halk yığınlarından olanlar da hakkın değil aynı gücün derdiyle yanmışlardır. Bunun sebebi insanlığın meseleye sadece teknoloji, üretim araçları ve üretim gözüyle bakması esaslı probleminin bunlarda olduğunu teknoloji kimin elindeyse medeniyetinde o elde olduğunu iddia etmesindendir. Son zamanlarda İslam Dünyasının teknoloji boyutunda batıyı geçtiğini iddia eden İslamcı yazarların türemesi gibi(bkz. İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi Mehmet Bayraktar). Bu tarz iddialar “işte güç aslen bizdeydi ve bu yüzden hak bizdik” gibi bir handikaptan öte bir şey değildir. Zaten bu tip aşağılanma kompleksleri de azgın azınlığın(oligarşi ya da aristokrasi denilebilir) istediği bir durum. Asıl ve esaslı mesele üretim değil paylaşımdır. Bu mesele ayrı bir yazının konusu biz bu yazı ve başlık muvacehesinde anlatmaya devam edersek, ilk yargımızı açıklamış olduk aslında insan bilse de bilmese de gücün ve iktidarın peşinde işte Kadim bir Paranoya; Güç İstenci.

Eskiden güç odakları belliydi bunun başında din(ruhbânilik) kurumu ve ekonomi geliyordu. Kurumsal olarak aslında değişen bir şey yok hala bu paranoyanın tezahürlerini ortaya koyan kurumlar aynı fakat bu kurumların ma’şeri yönü çok farklı yani o zamanlar din adamları ve mal varlığı toplumda bunun meşruiyetini gösterirken bugün medya ve para ortaya koyuyor. Medya yaptığı helvadan putunu öyle güzel gösteriyor ki artık insanlar ne kadar bu puta lanet yağdırsalar da onun için kurban edilen kurbanlıklar gibi önünde yere çöküyorlar ve güce iktidara sahip olanlarda helvadan yaptığı bu putları en sonunda afiyetle yiyorlar. Halbuki o puta İbrahim gibi akıl baltasını bir savursalar o putun ne kadar aciz ve bayağı olduğunu görecekler. Burada şu sorulabilir efendim aslında medya da sermaye sahiplerinin parayla kurduğu bir şey değil mi? Bu sebepten ötürüdür ki asıl mesele “para” meselesi değil mi? derseniz. Cevabımız; evet ama para birden çok fonksiyona haiz bir olgu medyaya destek olduğu gibi kendini el, medyayı maşa olarak kullandığı gibi kendisinin de direkt maşa olduğu durumlar var. Asıl el; iktidar ve güç odaklarıdır.

Para dediğimiz ise tarihte kullanılan altın şu yada bu değil. Bizim bahsettiğimiz para 1929 Bunalımında J. M. Keynes tarafından Genel Teori adlı eseriyle bunalıma çözüm üretmek üzere talep yaratmak maksadıyla çıkarılan karşılığı olmayan paradır. Karşılıksız çıkacak olan para piyasalarda bir talep yaratacak bu talebi karşılayacak arz içinde piyasa üretecek ve işsizlik bununla bir nebze de olsa durdurulacaktır. Fakat parayı kim çıkaracak? İşte bu soru ve gelen cevap aslında güç odağını da belirleyecektir. Parayı basan ve sermaye sahibi olan aristokrat yapı bu güç aracıyla da istediğini parasıyla yaptıracaktır. Zira tüm dünya paraya değer veren bir hukuk tanımıştır her ne kadar karşılıksız olsa da. Ama parayı basan güç sahibi gürûh bunun yol açtığı enflasyonu görmemiş ya da görmezden gelmiş ve karşılığında konulan faizle sosyal denge bozulmuş. Bu bozuk düzenle faizle para çalma, cebinde ki parayı kaybetme sermaye sahiplerinde değil geniş halk tabakasında meydana gelmiştir. Yani bu sayede paranın gücü, enflasyon, faiz ve bunları ortaya koyan güç bunlarla istediği zaman halkın nabzıyla oynamış ve hatta iktidarları bile değiştirmişlerdir. Aslında parayı basan devlet olsa da altında ki gizli bir eldir. Bu arada devletin parayı elinde bulundurması kapitalizmin olmadığını daha da öte bir devlet sosyalizminin bugün dünyada hakim olduğunu gösterir. Bu da aslında bir yönüyle Marx’ı haklı çıkarır. Yani dünya, kapitalist değil sosyalist bir dünya. Fakat devlet sosyalizmini de dikkatle inceleyip baktığımızda bir devlet oligarşisinin(-ki devleti yöneten gürûh aslında aristokrat tabakadır, halk değil) olduğunu bunun da bir yönüyle kapitalizm olduğunu müşahede ediyoruz. Buradan şu sonuçta çıkar ki kapitalizm ve sosyalizm(ileriki aşamasıyla komunizm) ikiz kardeştir.

Peki ya ne olacak? Gelecekte hala bu güç odaklarıyla devam mı edilecek? Eğer böyleyse biz Müslümanlarda devletin başına geçip parayı ve bununla medyamızı kurup halka yön vermek istemiyormuyuz? Bunların hepsi demokratik ülkelerde de sürüyorsa o zaman demokrasi bir zümrenin hükümranlığımı?

Bu soruların hepsi çöken bir sistemi anlatıyor. Zira demokrasi görünen itibarıyle bu azınlığın yok olması çoğunluğun hakim olmasıdır. 51’in 49’a hakimiyetinin meşrulaşmasıdır demokrasi. Demokrasi halk için sadece bir demokahresi denilen meretten öte bir şey değil. Müslümanlara gelince bir Yahudi ile Müslüman arasında ki tek fark HZ. Muhammed’e inanması ve son dini sadece kabul etmesi tasdik değil. Peki ya Müslümanlık nedir? İşte İslam demokrasinin ta kendisidir ama görünen değil ideal demokrasi.

İslam merkezden değil yerinden yönetim ister bu da ancak ve ancak mahalle, ilçe ve il yönetimlerinin seçilmesi ile olur şöyleki her mahalle kendi başkanını seçer o başkan ilçe de yönetim kurulu üyesi olur. O üyeler ilçe başkanlarını seçer ilçe başkanları da il de yönetim kurulu üyesi olur onlarda il başkanlarını seçerler ta ki insanlığın liderlerini seçene kadar ve her sosyal kuruluş ahlakî, ilmî, meslekî ve siyasî dayanışma gruplarını kurar ve orada dayanışma(sigorta) ortaklığıyla işlemlerini sürdürür. Eğer tabanda bir sorun olursa halk kendi başkanından biatını çeker. İşte bu sebeple her an devrilme korkusu yaşayan lider en uygun(Salih) kararı vermek zorundadır. Para meselesinde ise parayı devlet değil halk basar. Yani işletmeler ürettikleri ürün karşılığında senet basar ki bu sayede para denilen tedavül aracı değişimi sağlayacaktır sadece. Ve emek-ücret değil emek-ortaklık sistemi kurulacak ve enflasyonun ezikliği ile halk ezilmeyecek istediği paya gelir üzerinden ortak olup emeği ile ortak olacak ve payını alacaktır. Medya ise ülke için ülke ahlakî dayanışma ortaklığı yerine göre yerel yerlerde ki ortaklıklarla denetlenecektir. İşte bu sayılan özetin özeti bile denilemeyecek birkaç cümleden de anlaşılacak olan “hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı ve bir o kadarda eşsiz zulümler işlediği” o çağ son bulacaktır.

O halde siz yeni bir dünyaya hazırmısınız? Ve yeni bir çağda ki rolunuz nedir?