9 Ocak 2017 Sayı 116
Nâif Atuf Bey; Maârifimiz Hakkında I - Muallim -

MAÂRİFİMİZ HAKKINDA[1]

Yazan: Nâfî Atuf (Kansu)[2]
Transkripsiyon: Abdulkadir Altınhan 

İrfan ve terbiye bir memleketin bütün müessesâtı ile alakadardır. Teşkilat-ı Maârif bir itibarla Teşkilat-ı İktisâdiye, Teşkilat-ı Askeriye, Teşkilat-ı Siyasiye ve Adliye vs. demektir. Memleketin siyaseti, kuvveti, iktisadı vs. hep mektebe bağlıdır. Çocukluğun, gençliğin terbiye ve talim tarzına bakarak atiyi keşfedebilmek pek mümkündür.

Nihayet anlaşıldı ki mektepten gaye talim değil bizzat hayattır. Türkiye gibi içtimai inkılabının henüz basamağında bulunan bir devlet bütün ümitlerini mekteplerine bağlamak mecburiyetindedir. Çünkü ancak buralardadır ki muasır bir Türk Milleti yetiştirmek kabil olacaktır. Bizde mektep, yalnız terbiye-i zihniye temini ile iktifa edemez (yetinemez). Bu suretle devam edersek garp ile aramızda ki açıklığı doldurmaya hiç muvaffak olamayız. Mekteplerimiz, muasır bir Türk enmuzecini (örneğini) muhayyilesinde yaşatmalı ve bütün vesait ve mesaisini sarf ederek çocuklarının ve gençlerinin kuvve ve kabiliyetini buna göre idare ve tespit eylemelidir.

“Türk Yurdu” mecmuası memleketin terbiye ve irfanı ile pek ziyade alakadar olduğunu müteaddit (sayılan/iddia edilen) nüshalarında yazılarıyla gösterdi. Ben memlekette mektep ve terbiye simasında en bariz görünen hutuvatı (adımları) çizerek muhterem yurda ufak bir hizmet yapmak istedim. Memleketin terbiye ve irfan sahasında bir tarif ve tavsifini yapmakta ki müşkülatı itiraf ederim; fakat gördüklerimi ve bildiklerimi birleştirerek bazı cereyanlar ve hatlar bulabildiğimi zannediyorum.

Mektep denilince muallim, talebe, program ve vasat-ı talim ve terbiyenin (eğitim öğretim araçları) heyet-i mecmuası anlaşılır. Binaenaleyh mektepler hakkında malumatımı ve müşahedatımı telhis ederken bu dört unsurun hal-i sabıkını, şimdiki vaziyetini mümkün olduğu kadar izaha çalışacağım.

1.       Bölüm: Muallim Üzerine

Muallimin hem keyfiyeti (niteliği) hem de kemiyeti (niceliği) ayrı ayrı düşünülecek meseledir. Eski devirde muallimlerin keyfiyeti hemen hiç nazar-ı dikkate alınmazdı. Tek muallimli Dârü’l-Muallimîn-i İptidailerde üç dört ayak bir devre-i talimiye vardı. Biraz din dersleri, kıraat, imla, hesap, hüsn-i hat (güzel yazı) gösteriliyordu; meslek dersleri ve meslek terbiyesi denilen şey meçhuldü. Hemen okumayı yazmayı biraz becerebilen herkes muallim olurdu. İlan hürriyeti müteakip muallimlerin keyfiyeti meselesi ile iştigale başlandı. H. 1327’de Dârü’l-Muallimlerin devre-i tahsilesi üç seneye iblağ olunduğu gibi terbiye-i meslekiyeye de ehemmiyet verilmişti. Taşralarda Dârü’l Muallimîn-i İptidailer açılmakla beraber İstanbul’da ki Dârü’l Muallimin-i âliye de hemen yeniden tesis olunuyordu. H. 1329’da Dârü’l Mualliminler daha ziyade tevsi’ olundu; meslek terbiyesi daha ziyade düşünüldü; 23 Eylül 1329 H. tarihinde irade-i saniyeye iktiran eden tedrisat-ı ibtidaiye kanun muvakkati muallimliği bir meslek haline sokmak istemiştir. Mezkûr kanunun 42, 43, 44, 45. Maddeleri kimlerin muallim, olabileceklerini izah ediyor. Muallimlik ve mürebbilik gibi nazik bir sanat mutlaka mesleki mükemmel bir terbiyeye muhtaçtır. Binaenaleyh Dârü’l-Mualliminlerin taaddüdünü istemekle beraber, oralarda mükemmel mesleki terbiyede verilebilmesi imkânının her şeyden evvel düşünülmesini de istemekte pek haklıyız. Dârü’l Mualliminlerde[3] müddet-i tahsil dört senedir, Dârü’l Muallimatlarda[4] da 5 senedir. Terbiye-i Meslekiye daha ziyade son iki sınıfta verilir. Tatbikat son sınıflara mahsustur. İlk seneler terbiye-i umumiyeye mahsus gibidir. Fakat bazı Dârü’l Mualliminler inzibat ve idaresinde ki esaslar ile terbiye-i meslekiyeyi daha ilk senelerde talebeye öğretmeğe muvaffak oluyorlar.

Mevut iptidai muallimlerin ekseriyetini ehliyetnameli muallimler teşkil eder. Bilhassa kız mekteplerimizde Dârü’l Muallimat mezunesi muallime bulmak güçtür. Fakat vakit vakit verilen konferanslar, tatbikat dersleri ile mesleki terbiyesi hakkında malumat verilmekte olduğu gibi usul-i talimde (eğitim metodolojisi) öğretilmektedir. Maârif Nezareti birçok derslerinde usul-i tedrisleri hakkında risaleler neşretti.[5]

Muallimler aynı zamanda terbiye ile de mükelleftirler. “Mekâtib-i İbtidaiye-i Umumiye Talimatnamesi” nin 40. Maddesinde “ Mekâtib-i İbtidaiye talebesinin emr-i terbiyesi mekatib-i ibtidaiye muallimlerine mevdu’ olup mekatib-i leyliyeden maada mekteplerde ayrıca mürebbilere lüzum yoktur.” Denilmektedir. Bu güzel esasın layıkıyla tatbik olunabilmesi için sınıf muallimliği ve mürebbiliği usulunun kabul edilmesi lazımdır. Birçok mektepler, bilhassa numune mektepleri dersleri grup grup ayırarak ihtisas muallimleri yetiştirmek istediği için muallimlerin emr-i terbiye ile layıkıyla uğraşmaları o kadar mümkün olmuyor. Hâlbuki ibtidailerde talim yalnız bir gayeye masruftur: Terbiye-i umumiyenin bir cüzü olabilmek.

Zihni terbiye de henüz hafıza eski ehemmiyetini kaybetmedi. Atanın tarifini ezberleten, vatanı bir klişe ile talebesinin zihnine sokuşturmak isteyen mekteplerimiz henüz pek çoktur. Usul-i İstikrâi/ Tümevarım ile Usul-i A’yanî/Sezgisel Metot, Usul-i İstidlâlî / Tümdengelim ve Usul-i Takriri / Açıklayıcı Metodun mevkiini iştigal edemedi. Ve derslerin takımlara ayrılması keyfiyeti malumat arasında imtizaçlığı çok arttırdı. Mesela kıraatin başka, sarfın başka, coğrafyanın başka, ulum-i tabiiyenin başka ellerde bulunması esasta bir olan ve aralarında pek çok temas noktaları bulunan bu dersleri adeta birbirine yabancı bir hale soktu.

Siyaset-i Maârifte merkez sıkleti (ağırlığı) tedrisat-ı ibtidaiye teşkil ediyor.[6] Ve 1331’de neşrolunan Dârü’l Muallimin ve Dârü’l Muallimat nizamnamesiyle mekatib-i taliyede Dârü’l Mualliminlere muavin oluyor. Kemiyet itibariyle memleket bu suretle çok muallim bulabilecektir; yalnız mezkûr nizamnamenin 16. Maddesi muallimlerin keyfiyeti meselesine verilmek istenilen ehemmiyetle bir tezat teşkil ediyor gibidir. Hâlbuki muallimin keyfiyeti doğrudan doğruya terbiyenin keyfiyeti, hakkı istikbalinde keyfiyeti demektir.

Muallimler talebeye karşı daha az şedid ve serttir. Cismani işkencelerin envaını görmüyoruz; sırıklar, falakalar kalktı. Muallim, çocukta da yaşayan bir şahsiyetin bir izzet-i nefsin mevcut olduğunu teslim ediyor. Muallim ile talebe arasındaki müthiş uçurum epey doldu. Bütün bütüne kapanması için terbiyeyi telkin ile mükellef müesseselerin daha fazla faaliyette bulunması icap eder.

Nimet külfete göredir. Muallimlerin hisse-i faaliyet ve vezaifi (görevleri) çoğaldıkça millette onların saadetini düşünmektedir.  15 – 20 kuruş aylıkla muallimler görmüştüm. Şimdi tedrisat-ı ibtidaiyede kanunî asgarî maaş olarak 300 kuruş kabul etti. Aydın, Sivas gibi bazı vilayetler bu miktarı hatta 600’e çıkardılar. Ve hükümet yeni mektep planlarını tanzim ederken muallimler için mesken inşasını da unutmadı. (?) (?) eğer kanunun 15. Madde-i muaddilesiyle 67. Maddenin 11. Fıkrasında muallim süknaları (lojman) mesârif-i inşaiyyesi ile bedel icarını nahiyelere tahmil edilmektedir. İhtiram görmek için muhterem olmağa çalışmak lazımdır. Halkın terbiyesini cidden düşünen ve halkın tealisi için bîpayan (sonsuz) sa’y ve emel hazinesi taşıyan muallimlerimiz vardır. Muallimlik ve terbiyecilikte bir ocaktır (kariyer). Bu ocağın müntesipleri hakiki terbiyeyi hazm etmiş olmalıdırlar. İstemek yarı yapmaktır derler. Halkın terbiyesini isteyen muallimler er geç muvaffak olacaklardır. Bazı mekteplerde sezdiğim bedbini ve yesin umumi olmadığını görmekle mesudum. Türk milletinin içtimâî hayatı ve gelecek sene emin olan muallimler adedinin çoğalması ve her muallimin bu kanaatle işe girişmesi lazımdır. Kız mekteplerimiz her halde bizi daha ziyade ümitlendirecek haldedir. Muallimlerimizde muhabbet-i meslekiye daha ziyadedir. Hayat kız mekteplerinde daha temizdir, daha muntazamdır. Usul-i tedriste ki hatalardan dolayı hanımlarımızı mesul tutmakta hiç haklı değiliz; çünkü şimdiye kadar kadınlar için çok az düşündük ve çok az çalıştık.

Fichte’te, milli terbiye: “bütün vatandaşlardan aynı menafi’ ile yaşayan bir vücut teşkil etmektir” diye izah etmiştir.[7] Müderris Zühtü Bey “1331 H. senesi Türk iktisad-ı milliyesinin en büyük tahme-i âtım (büyük bir atılı, girişim) senesi, temel merasimi devresidir” diyor.[8] 1331 H. yılına Millî Terbiye yılı demekle beraber harbin muallimlerimizi talim ve terbiyede millete daha ziyade yaklaştırdığını söyleyebiliyorum. Bir çok muallimler, çocuklara bir milliyete, bir vatana mensup olduklarını anlatmak lazım olduğunu idrake başladılar. Geçen sene Anadolumuzun büyük bir şehrinde ibtidâî mekteplerini gezmiştik. Çocukların ancak %5’i milletini biliyordu. Çoğu millet yerine dinini veyahut doğduğu memleketi söylüyordu; payitahtı bilmeyen mekteplere de rastladık. Çocukları milliyet, vatan, din vahdetleri etrafında toplamak lazımdır. Edirne’de, Bursa’da İstanbul’da yapılan mektep bayramları daha iyi idare ve tertip olunmak şartıyla millî terbiyeye büyük faydalar dokunur. Mektep bayramlarının tarihçesi oldukça eskidir. Abdurrahman Şerif Bey’in tedrisat-ı iptidaiye mecmualarından birinde eskiden yapılan mektep bayramları hakkında bir makalesini görmüştüm. O zamanki şekli hiçte terbiyevî değilmiş; gittikçe daha terbiyevî ve müfid şekilde bayramlar tertip olunması lazımdır.

Muallimlerin kemiyeti meselesine gelince: Maarif Nezaretinin 1334 H. Senesinde çıkardığı ihsaiyat mecmuası (istatistik dergisi) bize kâfi malumat vermektedir. Bu ihsaiyat mecmuası maarif-i umumiyemizin 1328 – 1329 R. Seneleri ihsaiyatını ihtiva etmektedir. Müslim-i Mekâtib-i İptidaiye-i Umumiyemizin (Müslüman çocukların eğitim gördüğü ilkokullar) miktarı erkek ve kız beraber olmak şartıyla 10.786’dır. Bu mektepleri idare eden heyet-i talimiye (öğretim kadrosu) 13.483’ü erkek olmak üzere mecmuan (toplam) 14.649 muallim ve muallimedir. Mekteplerin miktarı ile muallimlerin adedini (sayısını) mukayese edince (karşılaştırınca) her mektebe ancak bir muallim düşüyor.

Dârü’l-Mualliminlerde 141, Mekâtib-i Sultaniye de 1842, Mekâtib-i Âliyemizde 368 muallim bulunduğuna nazaran memleketin irfan ordusu 17.000 kişiden ibarettir.

Muallimlerin vatanımız dahilinde suret-i tevziinde büyük farklar vardır. Nüfusuna nispetle mualllimleri en çok olan yerlerimiz Edirne Vilayeti ile Aydın, Bilecik, Isparta, Adana, Harput havalisidir (çevresidir). Burada 301 – 800 erkek nüfusa bir muallim isabet etmektedir.

Muallimelerin (Bayan Öğretmen) miktarı çok daha azdır. Edirne, Aydın, Çanakkale, İstanbul, Adana, Akka[9] gibi bazı havalide 1000 – 4000 kadın nüfusa bir muallime isabet ediyor. Diğer mahallerde ise bu nüfusa bir muallime bile düşmemektedir.

Şu rakamları da ufak bir mukayese yapılması için koyuyorum:
Bursa’da 1906’da Mekâtib-i İptidaiye-i Umumiye muallimlerinin adedi 84.980, muallimelerin adedi ise 17.784 idi; tedricen muallimelerin adedi artmaktadır. Cemâhir-i Müttehide-i Amerika’da (Amerika Birleşik Devletleri) muallimelerin adedi muallimlerin adedinin üçü nispetinde fazladır.



[1] Bu metin Nâfî Atuf Bey’in Türk Yurdu Mecmuası adlı dergide çıkan eğitim yazılarından biridir. Abdülkadir ALTINHAN tarafından transkript edilmiştir. Türk Yurdu Mecmuası, Cilt 10, Sayı 110, 19 Mayıs 1332 (1916)

[2] Nâfî Atuf Kansu (1890, Mekke - 1949, Ankara) Türk siyasetçi ve eğitimci. TBMM eski üyesi.

1890 Mekke'de doğan Kansu; ilk, orta ve lise tahsilini Edirne'de tamamladı. Edirne Mülki İdadisinden 1906 yılında mezun olan Nâfî Bey aynı yıl giriş sınavını kazanarak İstanbul'da Mülkiye Mektebi'ne (Siyasal Bilgiler Fakültesi) kaydoldu ve Mülkiye'yi 1910 yılında pekiyi derece ile bitirdikten sonra Edirne'ye Maiyet Memuru olarak tayin olundu. Bu vazife ile birlikte tayin edildiği Edirne Nimet-i Hürriyet Mektebinde (İttihat Terakki Mektebi) müdürlük ve öğretmenlik görevine de devam etti.

1914 yılında İstanbul Darüşşafaka'da Müdür Yardımcılığı ve öğretmenlik yapmaya başladıktan sonra aynı yıl Bursa Öğretmen Okulu'na müdür olarak tayin edildi.

1915 yılında İstanbul'da, İstanbul Erkek Öğretmen Okulu Müdür yardımcılığı Bursa'da, Kız Sanayi Darüleytamında Müdür, 1918 yılından İstanbul'un işgaline kadar İstanbul Kadıköy Erkek Darüleytam (Öksüz Yurdu) Müdürlük yaptı. Milli Mücadeleye katılmak üzere 1921 yılının ilk günlerinde Ankara'ya geldi.

Ankara'da Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Yazı İşleri Müdürlüğü ile başlayan görevlerine genelde mücadelenin eğitim cephesinde yoğunlaşan Nâfî Atuf Kansu, Ankara Atatürk Lisesi ve Kayseri Lisesi Müdürlüğü, Orta Öğretim Genel Müdürlüğü ve 1924'den itibaren üstlendiği Maarif Vekâleti (Milli Eğitim Bakanlığı) Müsteşarlığı ile devam etti. 1924 ve 1927 yılları arasında ifa ettiği Maarif Müsteşarlığı, Cumhuriyet tarihinin ilk Eğitim Müsteşarlığı olarak önem arz etmektedir. 1927 seçimleri ile Maarif Vekaleti Müsteşarlığı'ndan siyasete geçen Kansu, TBMM’nin 8. Dönemi dahil olmak üzere aralıksız 22 yıl, 1949 yılında Kırklareli Milletvekili olarak vefatına kadar devam etmiştir. Sırasıyla 1927-1939 yılları arasında 3. 4. ve 5. Dönemlerde Erzurum, 6. Dönemde Giresun ve 7. ve 8. Dönemlerde ise Kırklareli’nden milletvekili olarak Meclis çalışmalarına katılmıştır. TBMM tarafından Nâfî Atuf Kansu'ya 1927 yılında "Mücadele-i Milliyede asari hamaset ve fedakarisinden" dolayı İstiklal Madalyası verildi.1928 yılında Atatürk tavsiyeleri ve himayelerinde kurulan Türk Maarif Cemiyeti'nin (Türk Eğitim Derneği) bizzat kuruluşunda çalışan Kansu, 1928 den 1935 yılına kadar 2 dönem bu derneğin Başkanlığını da yapmıştır. Nâfî Atuf Kansu, 28 Ekim 1949 tarihinde, 59 yaşında iken Ankara'da vefat etmiştir.

Bu yazı yayınlandığı sırada Nâfî Bey Müessesât-ı İlmiye-i Vakfiye Müfettişi olarak görev yapmaktadır.
(Hazırlayan: Abdulkadir ALTINHAN)

[3] “Dârü’l Muallimin” Erkek Öğretmen Okulu

[4] “Dârü’l Muallimat” Kız Öğretmen Okulu

[5] Şimdiye kadar neşir olunanlar: usul-i terbiye ve tedris talimatnamesi ve hendesenin, coğrafyanın, eşya derslerinin, resmen, el işlerinin, mektep temsillerinin usul tedrisleri.

[6] Türk Yurdu Dergisi, Yıl 1332, Sayı, 1, Sf. 3962, Satır 4.

[7] Le Volume Année 1910 – 1911 No.17

[8] Türk Yurdu, Yıl 1332, Sayı 1, Sf. 2958

[9] Akka: İsrail'in kuzeyinde Akdeniz kıyısında bir şehir.