9 Ocak 2017 Sayı 116
Ekonomi yaklaşımında insan

İnsan bazı özellikleriyle diğer varlıklardan ayrılır.

·         Birlikte üretir ferden tüketir.

·         İç içe topluluklar oluşturur.

·         Birbiri ile yarışan/savaşan topluluklar oluşturur.

·         Evrimleşen topluluklar oluşturur.

Ekonomi kitapları ise insanın bu genel özelliklerine farklı açılardan yaklaşarak onu tanımlarlar.  En başta yapılan bu tanımlar aslında birer ön kabuldür ve ekonomik sistem bu tanım esas alınarak inşa edilir. Gündelik hayatın bu şekilde akıp akmadığı başka bir sorundur. Bir sosyal bilim olarak bile ekonomi geleceği tahmin etmek ve inşa etmekle uğraşmaz. Varolanı açıklamak, anlamlandırmak gayeleri arasındadır. Kriz zamanlarında çözüm bulmak da bir amaç olarak sayılabilir, fakat şu anda tüm dünyada etkisi hissedilen krizde ne yapıldığına bakılarak bu soru yeniden cevaplanabilir.

Günümüzde yaşanan ekonomik krize dair çözümlemeler hep ‘nasıl’ sorusu etrafında yoğunlaşıyor. Nasıl başladığı, nereden başladığı konusunda defalarca yazıldı, çizildi. Sebepler ise hala yarı karanlıkta duruyor. Ekonomik sisteme, finans piyasalarının yapısına yöneltilen eleştiriler genel olarak yüzeysel kaldı.

Tüm haşmetiyle ekonomik sistem büyük bir okyanus ve bizler de o okyanustaki planktonlarız, kimsenin bu düzenin köklü bir değişme uğraması gerektiğini söyleyememesi gayet normal olmalı. Fakat acaba karada da bir hayat mümkün olabilir mi?

Sovyetler’in çözülmesiyle beraber tüm dünya tek boyutlu bir algı ile şekillendi. Hiçbir zaman herkes aynı hizada durmadı, buna gönüllü de olmadı, evet, fakat genel bir kabul oluştuğunu da kabul etmek gerekir. Sosyalizmden çıkan ülkelerin özelleştirme, demokratikleşme çabaları övgüyle karşılandı. Piyasa ekonomisine dayalı sistem kısa vadede parlak bir kariyer de sergiledi. Geldiğimiz noktada ekonominin temel sorunlarına cevap verme şekilleri açısından genel bir benzerlik söz konusudur. Esas olan piyasanın kabulüdür, ve piyasa tercihleri bize meşru bir yol çizecektir. Oysa bugün piyasa krizlerle sarsılmaktadır. Mesele piyasanın veya merkezi planlamanın varlığı şeklindeki klasik bir kapitalist-komünist tercih değildir. Daha gerçekçi bir şekilde yapının sağlıklı ve adaletli olup olmadığı meselesidir.

Ulusal ve küresel bazda ekonomik ve politik düzensizlikler herkes tarafından kabul ediliyor. Buna karşın hayatın bir gerçeği olarak insanlar yaşamak ve çalışmak zorundalar. Hayata alışageldikleri şekilde devam etmek dışında bir seçenek göremiyorlar. Farklı bir öneri de zaten yok. Yapılabilecek tek şey var, katlanmak. Evet, sabretmek değil katlanmak. Marx’ın bahsettiği afyon bugün pek çok yolla çoğaltılarak servis edilmek zorunda, zira doz giderek yetersiz hale geliyor.

Konuyu edebi bir boyuta taşımaksızın ekonomik ve politik adaletin eksikliğini teslim edebiliriz.

Ekonomik olarak karşı karşıya bulunduğumuz tablo kaba hatlarıyla şöyle:

Sermaye bankalar aracılığıyla girişimcilere kredi olarak veriliyor. Süreç şirketlerin büyümesi yönünde işliyor, küçük işletmeler sermaye yetersizliği ve bu yetersizliğin getirdiği rekabet sorunları nedeniyle kapanıyor. Bankalar alacaklarını faizleriyle beraber doğrudan veya haciz yoluyla tahsil etmeye devam ediyorlar. Bu süreçte tüm işletmeler bir ülkenin kendi halkına ait olmaktan ya tamamen çıkıyor ya da ancak kısıtlı miktarda varolabiliyor. Yasal olarak bir engel olmamasına rağmen, ekonomik sistem bu şekilde işliyor.

Küçük bir işletmede patronu ile kişisel bağı olan işçiler büyük işletmelerde sadece işlerine ve kendilerine değil aynı zamanda çevrelerine de yabancılaşıyorlar. Ve kar maksimizasyonunu esas alan bir sistemde ilk tasarruf kalemi haline geliyorlar.

Bütün dünyanın işçi olduğu bir ekonomik düzen nasıl ayakta durabilir? Faizin sürekli olarak insanlığın ortak varlığını haksız bir biçimde küçük bir kesime aktardığı bir ekonomik düzen nasıl ayakta durabilir?

Ekonomi ve maliye politikaları ile periyodik değişimler gösterse de bu düzen bu şekilde devam ettikçe tekelleşen sermaye, borç mülklü emek üzerinde hakim olacak ve zulmedecektir. İnsanlığın ortak varlığı ile beraber insanın manevi varlığı da söz konusudur.

Çözüm her bir bireyin kendi varlığı ile üretim ve paylaşım sürecine ortak olarak katılmasıdır. Ancak bu sayede fiyatlardaki bir düşüş veya kardaki azalış neticesinde işletmeler çalışmaya devam ederler. Kazanç düştüğünde bundan herkes etkilenir. Sadece işverenin etkilendiği bir durumda işten çıkarmalar kaçınılmazdır. Eğer emek sahibinin, tesis sahibinin ve diğer ortakların gelirlerinde de bir azalma varsa burada kayıp herkes tarafından bölüşülmüş demektir. Dolayısıyla azalmanın etkisi daha makul bir seviyede gerçekleşecektir. Aynı durum kazanç artışında da yaşanacaktır.

Ortalık olarak sunulan çözüm önerisi aslında insana ve topluma bugünken farklı bir bakışı ifade ediyor. Ekonomi ancak teorik ön kabuller ile pratik uygulamaların eş zamanlı değişmesiyle değişebilir. Bu yüzden ortaklık konusunun teorik ve pratik açılardan incelenmesi, anlatılması gereklidir.