9 Ocak 2017 Sayı 116
BİR İNKILAB VE ÖZGÜRLÜK PEYGAMBERİ OLARAK HZ. MUHAMMED (AS.)


HER DEVRİMCİNİN RÜYASINDAKİ GERÇEK

BİR İNKILAB ADAMI VE ÖZGÜRLÜK PEYGAMBERİ OLARAK HZ. MUHAMMED (AS.)

   İnsanlığın efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.) her türlü güzelliğe sahipti. O, bir aşk adamı, vefa abidesiydi. Biz o vefa sultanından gördük vefa izlerini. O, merhamet pınarının membaıydı. O, sevginin vazgeçilmeyen bir eşiydi. Ama ondaki bu sevgi Hıristiyan akidesindeki gibi değil, gerçek sevgiydi. Eğer Hıristiyan akidesindeki gibi olsaydı, Hıristiyanlığın üzerine yeni bir peygamber olarak gelmezdi. Ondaki bu özellikleri ortaya çıkaran da o dönemdeki bu vasıfların hiçbir insanda olmayışıydı.

   Tarih, o dönemde çalkantılar içerisinde bu vasıfları, bu özellikleri dünyaya getirecek bir “üsve-i hasene” (psikolojik tabirle prototip)’yi arıyordu. Bu yönleri toparlayan en önemli yönü ise Hz. Muhammed (s.a.v.)’in düşünce ve duygu yoksunu dünyayı değiştiren ve o dünyaya sevgiyi, rahmeti, aşkı, cesareti ve doğruluğu getiren; bunların zıddını ise deviren bir inkılab adamı olmasıydı. İşte bu yüzden başlığımız ve konumuz budur. Her devrimcinin, özgürlük arayanın rüyalarını süsleyen bu olguları tarihe yaşatmıştır Hz. Muhammed (s.a.v.).

   Peki neden o dönemde bu kavramlar silinmeye yüz tutmuş ya da gerçek anlamını kaybetmişti? Çünkü insanlar insanlığını unutmuş; din adamları din üzerinden, insan tacirleri insan üzerinden geçinmeye başlamıştı. Hal böyle olunca elbette ki insanlık kendine özgü kavramları unutacaktı.

   Biz biliyoruz ki din üzerinden ve insanın sırtından rant sağlamak, geçinmek kadim bir paranoyadır. Hala o paranoyanın çağdaş tezahürlerini yaşamaktayız. Bunun en mühim örneklerini ise altı yüzlü yılların dünyasında görmekteyiz. Cahiliye Arapları putlarından büyük bir gelir elde ediyorlardı. Bizanslılar ise kendilerine ait olan Bizantizm kavramını üretmiş ve Hristiyan-Kilise üzerinden meşruiyet yoluyla halkı sömürüyordu. Sasani için de değişen bir şey yoktu. Fakat hepsinin meşruluk anlayışı belli bir olguya dayanıyordu. O olgu “Atalar Kültü” idi. “Atalar Kültü” yani ‘Doğrusu da babamın, yanlışı da. Ben onun yaptığından gayrısını yapamam.’ Yalanından başka bir şey değildi. Dünya tam anlamıyla düzen öncesi karmaşayı yaşıyordu. Düzen öncesi karmaşa yani kaos. Zaten tarih hep bu diyalektik (zıtlık) üzere vardı. Fakat Hz. Muhammed (s.a.v.)’in getirdiği doktrine kadar. Muhammed (s.a.v.) Öncesi (M.Ö.) tarih Hz. Muhammed (s.a.v.) ile büyük bir değişim yaşamıştı. Hz. Muhammed; hukuksuzluğun önünü kesmiş, sömürünün belini kırmış, özgürlüğün ta kendisini getirmişti. O, tarihin karanlık örtüsünü bir nur bıçağıyla kesen ve ona aydınlık bahşeden bir şahsiyet. Ahlaki çöküntüye karşı duran ve ahlakın “halq”(yaratılış) ın ayrılmaz bir parçası olduğunu söyleyen bir insan. Cahiliye karanlığını aydınlıkla ezen bir ümmi. Bir müsvedde haline gelmiş kalp sayfasının kara ve habîs yazılarını “lâ” silgisiyle silen bir özgürlük peygamberi. O, tarih boyunca çokça övülecek bir inkılab adamı olan Hz. Muhammed (s.a.v.).

   İşte dünyayı değiştirmişti. Bir değişim yaşatmıştı o dünyaya. Fakat bunun farkı neydi? Çünkü birçok değişim olmuştu tarihte. Peki, bunu büyük kılan neydi? Büyük medeniyetler gelmişti dünyaya ve bir yönüyle dünyayı kasıp kavurmuştu her medeniyet. O zaman Hz. Muhammed (s.a.v.)’in getirdiği “İslâm Medeniyeti”nin özelliği neydi?

   Onun özelliği kansız olmasıydı.  Doğru, dünya büyük inkılablara şahit oldu. Fakat tüm olanlar kan ve gözyaşıyla gelmişti dünyaya. Çünkü onlar “Gaye vasıtayı meşru kılar” mantığıyla hareket etmişler, iyiliğin huzurun gelmesi için huzurun kaçmasında, gözyaşının akmasında bir mahzur görmemişlerdi. Bilakis kendi kendilerini tarif eden ve aynı zamanda tahrif eden Neitzche’nin deyimiyle “Kanla yazılan yazılar yaşar” sözünü doğru bulmuşlardı kendilerine. Ama Hz. Muhammed (s.a.v)’in inkılabı farklıydı. Zaten, bu farklılığı insanlığı şaşırtmıştı. Çünkü onun mesajı evrenseldi, her ne kadar tarihsel bir şahsiyet olsa da. Merhum Muhammed Hamidullah’ın deyimiyle “O, yirmi üç sene boyunca ne kadar savaş yaptıysa ölen sayısı 470’i geçmemiştir”. Hal böyle iken bu medeniyet nasıl farklı olmasın? Zaten İslam, gözyaşını silmek için gelmişti, sildi de. Nasıl mı? İşte şöyle:

   1) Hz. Muhammed’in sancılarıyla: Her medeniyet bir ananın evladıdır. Ana sancı çekmeden, acı duymadan çocuk doğuramaz. İslam Medeniyeti de Hira mağarasında Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sancıları ile başladı. O küçük yer bir medeniyetin ana kucağıydı. Çünkü o ana, kendini insanlığın çirkefliğinden ilahi rahmanın döşeğine atıyor ve derin düşüncelere dalıyordu.

   2) Vahyin ilk emriyle: Vahiy Hz. Muhammed (s.a.v.)’in şahsında bireysel bir temizleme hazırlığı başlattı. Ona “Oku!” dedi.  ‘qarae’ fiilini kullanarak okumasını söyledi yani ‘oku, anla ve uygula’ aşamalarına soktu ve onu bir inkılab adamı portresi haline getirdi. Bireyden başlayarak bir medeniyet projesi oluşturdu. Aynı projeyi de zaten Hz. Peygamber Mekke’de Darü’l-Erkam’da, Medine’de Ashab-ı Suffa’da uyguladı.

   3) Vahiy ‘Atalar Kültü’nü reddetti: Burada şu soru sorulmalı: Niçin vahiy ‘Atalar Kültü’nü reddetti? Neden bunu bir sakınca olarak gördü? İşte bunun cevabı ikinci maddede gizli, ‘oku’ emrini görmekte. ‘Oku’ emriyle okuyan, Mekke’nin sosyal yapısını çok iyi idrak eden Hz. Muhammed (s.a.v.) o dönemde tüm dünya üzerinde insanlığı yiyip bitiren ve iliklerine kadar kurutan üç hastalık buldu. İşte vahiy bu hastalıkların çözümü için Hz. Muhammed (s.a.v.)’e yol gösterdi. Ve bu hastalıkların kökeninde de ganimet ve kabile anlayışları yatıyordu. Bunlar; 1) Sınıf ayrılıkları, 2) Adalet yoksunluğu, 3) Köleleştirme politikası, çağdaş tezahürüyle emperyalizm.

   Ganimet ve kabile anlayışlarında mevcut olan sakat düşünceler saydığımız üç hastalığı Mekke örneğinde görüldüğü gibi dünya genelindeki sosyal organizmaya bir illet gibi yapıştırıyordu. Cabirî’nin Arap kültürüne has olarak söylediği kabile ve ganimet söylemi aslında tüm dünya insanlığı için geçerli olan sosyal bir vakıa ya da bozukluktur. Zaten İbn Haldun da sadece “kabile” söylemini “asabiyet anlayışı” temelinde tüm dünya geneline hasretmişti.

   Peki, Hz. Muhammed bu üç büyük hastalığı, vahşeti nasıl ya da hangi usullerle yok etti? İşte şu üç panzehir bu zehirleri temizleyip Mekke İnkılabı’na zemin hazırladı ve Medine İslam Devleti’ni kurdurdu:

   1) İnsanları  bir arada ve birlik halinde, Allah ekseninde tutmak yani TEVHİD.

   2) Adaleti Kur’an ekseninde hak ehline verme düşüncesi;  doğal haklarda eşitlik, sonradan kazanılanlarda ise adalet, aynı zamanda emaneti ve ehliyeti gözetmek; kısacası ADALET.

   3) İnsanlara özgürlüklerini vermek ve özgürlüğün herkesin en doğal hakkı olduğunu savunmak; aynı zamanda yönetimi güçlü ve soylulara değil halka vermek, halkın da yönetimi ehline teslim etmesi yani MEŞVERET.

   İşte bu üçlü panzehire dayanamayan zehir yumağı olmuş Mekke aristokrat müşrikleri Hz. Muhammed (s.a.v.)’i Hicret’e zorladılar ve “HİCRET”. Peki Hicret bir tesadüf müydü? Tabii ki hayır! Niye mi? Buna kelamî bir cevap verip spekülatif bir söylemle İslam’da tesadüf yoktur demeyeceğim. Bunu en güzel şekilde açıklayan, Ali Şeriati’nin teorisinden bu soruya cevap vereceğim. HİCRET’İN SOSYOLOJİSİ. Evet, Hicret büyük medeniyetlerin oluşmasında en büyük etkenlerden bir tanesidir. Kavimler Göçü Avrupa’nın çehresini nasıl değiştirmişse, Türklerin Anadolu’ya göçü Anadolu’yu nasıl farklı bir hale sokmuşsa, Mekke’den Medine’ye hicret de dünya tarihini öyle hatta daha fazla etkilemiştir. Fakat Hicret’in bu yüzü ne yazık ki yüzyıllardır görülmemiştir. Ama İslam Medeniyeti’nin en önemli yüzü Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Hicret’i olmuştur.

   İlk üç kavram ve Hicret bir Medine İslam Devleti’nin kurulmasını sağlamıştır.  Bugün bir kısım İslam hukukçularının devlette esas ilkeleri TEVHİD, ADALET ve MEŞVERET düzlemine dayandırması bundandır; fakat bir farkla, bugün bunun Medine’de oluşturulduğunu; çünkü Medine İslam Devleti’nin ilk devlet olması yönünden, ilk uygulandığı yer bakımından bu devletin esaslarının Medine’de oluştuğunu söylerler. Ama Hz. Muhammed (s.a.v.) müthiş bir sabırla bu üçlü ilacın-/kavramın Mekke’de hazırlığını yapmıştır. Onu Mekke’de oluşturmuş ve müşriklere karşı uygulamıştır.

   Fakat inkılapçı yönüyle insanlığın dikkatini çeken Hz. Muhammed (s.a.v.) sadece bununla kalmamış Medine Sözleşmesi sayesinde Medine İslam Devleti’ni yeryüzünün ilk hukuk devleti haline getirmiştir. Çünkü hukuk devleti kanun devleti değil bilakis sözleşme ve ictihad devletidir. İlk etapta Yahudilerle yaptığı sözleşmede bunu yerine getiren Hz. Muhammed (s.a.v.) daha sonra ictihad anlayışıyla ‘Kanun Egemenliği’ne son vermiş ve bir hukuk reformuyla da ismini tarihin silinmez gönül sayfalarına altın kalemlerle yazdırmıştır.

   Bu yenilikler ve büyük inkılabların sonuncusu ise Mekke’de gerçekleştirilen silahsız, savaşsız, kansız bir fetihtir. Tevhid ilacı orada 360 zehrin etkisini kırmış ve ‘Atalar Kültü’nün gerçekten de o gün müşrikler tarafından bir efsane olduğu anlaşılmıştır.

   O günden bugüne kadar tarih, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in gerçek ve en mükemmel bir inkılabcı olduğunu sorgusuz ve sualsiz kabul etmiştir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.) Arap yarımadasının kalbi konumunda olan Kâbe'nin şehri Mekke’yi kansız ve savaşsız bir şekilde fethetmiştir. Dünyanın kalbi Kâbe’yi ve insanların gönül Kâbe’si olan kalplerini o gün fethetmişti büyük inkılab adamı Hz. Muhammed (s.a.v.). O günü Avrupalı düşünürler bile yıllar sonra ‘hümanizm’le tanışmalarına rağmen ağzı açık bir şekilde böyle bir medeniyet âbidesi olayını şaşırarak okumuş ve bazı müsteşrikler –önyargılarına rağmen- “Batıyı büyüleyen İslam” tabirini dillerinden düşürmemiş hatta Maxime Rodinson bu başlıkla bir kitap yazmıştır.

   İşte bu paragraflardan da anlaşılacağı üzere onun inkılab adamı olduğuna sadece bu aciz değil tüm dünya mümini-münkiri; herkes hayran olmuş, onu anlatan kitaplar yazmışlardır. Hala bu yazılar durmuyor her gün onun farklı bir etkisini yaşıyor ya da yaşatıyoruz.

   Selam olsun o büyük insana, selam olsun o büyük inkılab adamına, selam olsun özgürlük peygamberine, selam olsun âlemlerin ve gönüllerin sultanına...

   Allah sizi ve bizi onun yollarından ayırmasın… (âmin)